http://www.yankiyazgan.com
Orkestra durur, çalmayı bırakır. Kemancılar terlerini silerler,
viyolacılar nota kitapçığının sayfalarını çevirirler. Bütün
bunlar, başka bir sürü şey sahnede cereyan ederken,
dinleyicilerin yönünden tek bir ses gelir: Öhö,öhö! Hep bir
ağızdan boğazlar temizlenir, gıcıklar atılır. Her şey beş-on
saniyede olup biter. Müzik tekrar başlar. Ta ki, bir sonraki
kısa ara gelene kadar.
Ne
var bunda, hepimizin yaptığı bir iş değil mi? Öksürmenin bin bir
nedenlerine girecek değilim. Sessizliğin ve de zorunlu
suskunluğun öksürtücü etkilerinden söz ediyorum. Herkes şöyle
bir düşünse, kendi hayatından, hatta şu geçen birkaç günden bir
örnek bulabilir. Saygı duruşu, sınav sonuçlarının
açıklanmasından önceki saniyeler, tiyatroda ışıklar söndüğünde
daha perde açılmamışken geçiş dönemi... Herkesin bir başka
örneği vardır, ama sözü uzatmayalım ve mahut "öksürük" mesajını
bir irdeleyelim.
Tikleri olan çocukları (ve büyükleri) değerlendirirken, doktor
muayene odasında tiklerini görmek mümkün olmuyor. ‘Tik’
adını verdiğimiz denetlenemeyen hareket, seslerin nerede
olduğunu sorduğumuzda birçok kişi ağız birliği etmişçesine ‘kilise’,
diyor, ‘her Pazar’. Hele o herkesin içinden dua
mırıldanmaya başlayıp, papazın da mihrapta bir takım hazırlıklar
yaptığında... Bunda ne var denebilir, hangi çocuğa “şunu
yapma” deseniz, onu “yapmak” için yanıp
tutuşacağından en ufak bir kuşkunuz olmasın. Örneğin benim
tanıdığım böyle çocuklardan birisinin kilisede “efendi gibi
dur” der dendiğinde, tiklerini salıvereceği kesin (bu
yazının ilk şeklindeki çocuk Amerikalı olduğu için örnek,
kilise, o zamandan bu yana Türkiye’deki çocuklar durumun
evrensel olduğunu bana gösterdiler). Oysa aynı çocuk, tiklerini
gizlemeyi tercih ettiği kişilerin yanındayken, ne öksürüklerle
odayı dolduruyor, ne de olmayacak sesler ya da sözlerle anne
babasını papaz efendiye mahcup ettiği gibi ortalığı birbirine
katıyor. Kendisine sorulduğunda, “Evet, boğazımı temizleme ya
da elimi kolumu sallama arzumu geciktirebiliyorum”,
diyor. “Ama yine de bir noktada salıvermek istiyorum. Delice
aksırıp-tıksırmak, saçma-sapan konuşan birine s.. çekmek için
yanıp tutuşuyorum. Eh, bunu da ya o an yapabilirim, cümle aleme
rezil olma pahasına...”
Gıcık olma
Benim tiyatro-konserdeki öksürük örneğimi pek beğenmemiş...
“Bu öyle değil. Mutlaka yapmak zorundayım. Siz illa öksürüp,
boğazınızı temizlemek zorunda mısınız?” Dolayısıyla, o bir
fırsatını kollayıp ya tuvalet ya da kimsenin bulunmadığı bir
odaya girip tiklerini “hapşırıyor”: “Zıplıyorum, kafamı
çevirip, çenemi açıyorum... ta ki, içimdeki arzu sönene kadar!”
Yani, nasıl hapşırma süreci bir başladı mı, durdurmak nerdeyse
imkansız; ertelemek bir ölçüde mümkünse...
Oysa, ben öksürmemizin de bir tür tik olduğunu düşünüyorum.
Tümüyle denetlenemeyen, ama ertelenmesi mümkün olan birçok
fizyolojik süreç gibi. Üstelik Türkçe’nin “gıcık öksürüğü”
diyerek altını çizdiği duygusal bir ya da var. Sıkıntı, karşı
çıkma, “hiç de öyle değil”, “üf...”, “yetti",
hoşlanmama... Kısacası bir kısım “gıcık olma” deyimiyle
pek güzel (biraz kaba kaçsa da) karşılanan bu duygularla öksürük
arasında basbayağı bir ilişki var.
Tiklerin önemli bir bölümünün duygusal yoğunluklarla eşzamanlı
olduğu biliniyor. Sevinç bazen, öfke ve gerginlik sıklıkla
tiklerin tetiğini çekiyor. “Hayır,” diyor küçük hastam,
“tetik filan çekmiyor. Hani eski saatlerin zemberekleri
kurulmuş ya, onun gibi oluyor.” Ona göre tiyatrodakilerin
zembereklerini boşaltmaları keyfi bir şey (yani öksürmeleri),
oysa kendisi er ya da geç öksürmek, hoplamak, yüz-göz işaretleri
yapmak zorunda... ”Belki de benim tiklerimin bir çeşit
hastalık gibi olması şu 'gıcık olma' işine gelip-dayanıyor. Siz
gıcık olduğunuzda öksürüyor, boğaz temizliyorsunuz. Bu yetiyor.
Ama ben bütün vücudumla aksırıp-tıksırıyorum, gıcık olduğumda!”
Az
kaldı sosyal amaçlı bir öksürüğü unutuyordum: “Ben burdayım”
öksürüğü... Kapı tıkladığında çifte öksürük, az
ötenizdekiler sizin farkınıza varsın istediğinizde tek bir
öksürük. Bunların gıcık olmayla pek bir ilgisi yokmuş gibi,
dolayısıyla benim küçük hastanın da ilgi alanına girmiyor.
“Hem zaten,” diyor, “bu o sizin konser arası öksürüğü
gibi de değil. Siz öksürdünüz mü, yanınızdaki de öksürmeye
başlamıyor.” Yani... “Bir duygu paylaşılmıyor,
karşınızdakine, yanınızdakine yayılmıyor.” Biraz abarttığını
ve öksürük “teorimizi” falan ileri götürdüğünü söylüyorum.
Hafiften, sonra da şiddetle boğazını temizliyor: “Biliyor
musunuz, düşüncelerimi paylaşmayıp bir de böyle dalga
geçtiğinizde, size çok gıcık oluyorum.”