| |
"Şiddet"i neden anlamalıyız? Şiddetin yaşamımızdaki yerini, ortaya
çıkışının ardında yatan etkenlerin neler olduğunu, şiddetle yaşanan
yaşamın olumsuzluklarını, bu olumsuzlukla nasıl başedebileceğimizi
öğrenmek, bilmek, tartışmak için şiddeti incelemeli, tartışmalı,
yorumlamalıyız. Şiddetin önüne geçebilmek, şiddete karşı bir
duyarlılık geliştirmek, bir şiddet bilincine sahip olmakla
olanaklıdır. Şiddetin olduğu bir yaşam, mutsuzluğun, acının,
tutsaklığın, ezilmişliğin, kendini gerçekleştirememenin yaşandığı bir
yaşamdır. Böyle bir yaşamda insanlar sağlıklı düşünemezler,
algılayamazlar, tartışamazlar, sorgulayamazlar, dolayısıyla da bilim
yapamazlar, sanat etkinliğinde bulunamazlar, inançlarını yaşayamaz,
gönüllerindeki dünyayı gerçekleştiremezler. İşte ilk bakışta hemen
gözleyivereceğimiz böylesi bir olumsuz güce sahip şiddetin
kaynaklarını, etkilerini anlayabilmek amacıyla beş ayrı, ama zaman
zaman da örtüşen anlamlarının dile getirilmesi gerekir.
Doğada, evrende gördüğümüz, varoluşun
köklerinde bulunduğunu düşünebileceğimiz, adına da kozmik şiddet
diyebileceğimiz, şiddeti tanımakla başlayalım. Bakışımızı Dünya
Gezegeninin dışına, ötesine çevirdiğimizde görüyoruz: Evrende sürüp
giden bir devinim var, "yeni" gök cisimleri oluşuyor, "eskileri"
ortadan kalkıyor, dönüşüyor, dağılıyor; patlamalar, saçılmalar oluyor.
Bu uçsuz bucaksız evrende muazzam bir "kıpırtı", bir gerginlik, bir
"çatışma" var sanki. Bir yorumla söylersek, evrenin varlığında, ortaya
çıkışında "şiddet" var. Dünyaya dönüp, doğayı gözlediğinizde bu kozmik
şiddetin gezegenimizde de bir anlamda yaşandığını söyleyebiliriz.
Şiddetli depremler yaşıyoruz (Örneğin 7 şiddetinde !). Yağmur
şiddetini artırıyor. Şiddetli seller önüne kattığı cisimleri
sürüklüyor, ağaçları yerinden söküyor, canlıları yok ediyor; rüzgâr
şiddetini artırıyor, deniz üstündeki gemilerin, insanların,
kıyılardaki yerleşim bölgelerinin altını üstüne getiriyor; yangın
şiddetle örneğin bir ormanı sardığında, ormandaki canlıların yaşamını
etkiliyor. Yanardağ patlamalarının, salgın hastalıkların, büyük ve
etkili iklim değişikliklerinin, dünyaya düşebilecek bir gök taşının
yapacağı tahribatın, evrendeki şiddetin dünyadaki bir yansıması
olduğunu söyleyebiliriz. Doğadaki canlıların varolma, yaşama
uğraşında, sürüp giden savaşın, kavganın (yaşama kavgası!) da işaret
ettiği şiddet, bu kozmik şiddettir.
Demek ki şiddet evrenin bütününde, doğada hep vardı, hep var. Doğadaki
bu şiddeti, ilk dile getiren düşünürlerden biri Herakleitos'tur.
"Savaş, herşeyin babası, herşeyin kralıdır" diyor. Onun evren
anlayışında evren, sürekli çatışmaların, sorunların yaşandığı bir
yerdir. "Kavga herkes için ortak; adalet, bir çatışmadır". Adalet bile
onun gözünde kavgayla sağlanabilir. Şiddet doğaldır. Doğada vardır
şiddet, bir yanıyla parçası olan insanda da. Yalnız bu şiddet, belli
ilkeler, ölçüler içinde olur. Şiddet ölçüyü bozmaya çalışır, şiddet
ölçüsüzlükle birliktedir. Oysa, şiddetin ölçüsüzlüğünün de bir ölçüsü
vardır. Bu ölçü evrene egemen olan temel yasalardan gelir. Herakleitos
bu yasalardan oluşmuş temel ilkeye logos diyor. Batı dillerinde
"mantık", "bilim", "söylem" gibi anlamlara gelen bu sözcüğü, örneğin,
jeoloji, yerbilim teriminde, geo-logos (ge, yer anlamında), psikoloji,
ruh bilim teriminde, psükhe-logos (psükhe, ruh anlamında) olarak
görebiliriz. İşte bu ölçü, içinde çatışmalar, gerginlikler, gerilimler
taşıyan bir ölçüdür: Ölçüsüzlüğün ölçüsüdür. Herakleitos'un bu
yorumunda, şiddetle, yasa kavramlarının örtüştüğünü görüyoruz. Oysa,
on yedinci yüzyılın ünlü düşünürü Leibniz için evren bir uyumdan,
"harmonia"dan oluşmuştur. Evrenin varlıkları arasında önceden kurulmuş
bir uyum vardır. Uyum önceden kurulduğu için tanrının evrenin
işleyişine sık sık müdahalesine gerek kalmaz. Demek ki evrende, kozmik
bir şiddet bulunduğu görüşü "uyumcu" düşünürlerin kabul edebileceği
bir sav gibi görünmüyor.
Evrenin yapısında şiddet var mı? Bu sorunun yanıtı "şiddet'ten ne
anladığımıza bağlıdır: İnsana bağlıdır. Bu anlayışa göre, evrende,
doğada şiddet yoktur. Örneğin, doğadaki devinimlerin, dönüşümlerin,
değişimlerin, canlılar arasındaki yaşama kavgasının "şiddetle" ilgisi
yoktur: Birbirleriyle bir dişi için kıyasıya kavga eden erkeklerin
aldığı yaralar, bir zulüm, bir şiddet değildir, doğanın olağan akışı
içinde olup biten doğal olaylardır. Şiddet, insanın olup bitenleri
algılaması, değerlendirmesi, yorumlamasıyla ortaya çıkar. Doğa,
insanın onu değerlendirmesinden bağımsız olarak, kendi devinimini,
dönüşüm süreçlerini sürdürmektedir. İnsana zarar verdiğinde, onda acı
yarattığında, onu üzüp sıkıntıya soktuğunda şiddetten söz ediyoruz.
Yanardağ patlamasının bir şiddet olarak algılanabilir oluşu, püsküren
lavların, insan yaşamına, insanın değerli gördüğü varlıklara verdiği
zarardan geliyor! Başına gelen doğal âfetleri, sevdiği insanların
ölümünü, sahip olup, değerli gördüğü eşyanın yitimini kendisine
yöneltilmiş bir şiddet olarak algılayabiliyor. Kozmik şiddet onun
yazgısını belirliyor sanki, uğradığı "haksızlıkları" da şiddet olarak
yorumlayabiliyor.
Kozmik şiddetin adaleti var mıdır? Bu
soru, insanın başına gelen zorlukların, uğradığı doğal felâketlerin,
acısıyla yandığı kayıpların etkisiyle, mitolojilerde, dinsel
tartışmalarda, felsefede yüzlerce yıldan beri, değişik biçimlerde
kendine sorduğu bir sorudur. Neden fırtına evimi yıktı, hastalık
çocuklarımı öldürdü, yıldırım hayvanlarımı kül etti, sel tarladaki
ürünlerimi aldı götürdü? Adalet bu yaşamın neresinde? Bu soruya
verilen yanıtlar arasında, en dikkat çekici olanlardan biri de,
şiddetin yol açtığı acıyı akıl yardımıyla azaltma çabasını en fazla
gösteren düşünürlerden gelenleridir: Şiddetin bizim kavrayamadığımız
bir mantığı vardır. Karşılaşıldığında, bize "haksızlık", "saçmalık",
"anlamsızlık", "vahşet" gibi gelen şeyler, bizim bütünü, evrenin
tümünü göremeyişimizden kaynaklanıyor. Şiddete uğrayan kişi olarak
yalnız kendimizi gördüğümüz, şiddetin evrendeki diğer olaylarla
ilgisini kavrayamadığımız için, başımıza gelenler haksızlık gibi
görülüyor. Daha önce de tartıştığımız gibi evrende bir ölçü, bir
düzen, bir "logos" vardır. Her şey bu ölçüye göre olur. Doğanın,
evrenin kendi içinde şiddet taşıdığı yorumlarının karşısında,
"şiddet'in bir yaşantı olduğu, içimizde yaşadığı savı ileri
sürülebilir. İşte şiddetin ikinci anlamı burada ortaya çıkıyor.
Şiddetin bundan sonra kısaca dile getireceğimiz anlamlarının tümünde,
insanın içinde olduğunu göreceğiz: Şiddetin insanın yaşadığı yaşam
için, sahip olduğu inançlar ve deneyimler açısından bir anlam taşıdığı
anlaşılacaktır.
Şiddetin bir davranış biçimi olduğu, içinde hoşgörüsüzlük,
saldırganlık, öfke, hınç bulundurduğu görüşü, şiddetin ikinci anlamını
oluşturuyor. Bu anlamdaki şiddet, bir amaç içeren, önceden düşünülerek
planlanmış bir şiddet değildir. Apansız parlamaların, birdenbire
çılgınca davranışların ardında bulunur, onları tetikler. Elbetteki
bedenin fiziko-kimyası, sinir sisteminin işleyişi ile yakından ilgisi
vardır. "Cinnet getirme", adıyla tanınan saldırganlıklarda kişi hem
çevresindekileri, hem de kendini yok etmeye eğilim gösterebilir. "Kör
şiddet'tir bu, düşünmeyen, bilinçsiz şiddet. Bir anlamıyla içimizdeki
kozmik şiddetin dizginlenemeyerek, denetlenemeden, ölçülerini aşarak
patlayıvermesidir. Kozmik şiddeti, yeryüzündeki magmaya benzetirsek,
magma yer kabuğunun "zayıf" bölgelerinden, kendi akış dinamiği içinde
yeryüzüne çıkmaya çalışacaktır. Kimi insanlar, birey olarak böylesine
şiddete açık zayıf bölgeler taşıyorlarsa içlerinde, şiddet enerjisi,
oralardan, "dışarı" çıkacaktır. Benzer durumun tarih boyunca
toplumlarda da görüldüğünü söyleyebiliriz. Kendi kültürel geçmişleri
içinde, şiddet enerjisinin çıkış noktası bulabileceği zayıf noktalar;
şiddet çatlakları taşıyan toplumlar fazla direnç göstermeksizin
şiddetle sayılabiliyorlar (örneğin, Hitler Almanyası gibi!). Neden
şiddet çatlakları var? Neden kimi kişilerde, kimi toplumlarda şiddet
püskürmelerine (yanardağ püskürmeleri gibi) rastlıyoruz? İçimizdeki
şiddet enerjisini, kozmik şiddeti doğuran enerjiyi düzenleyemiyorsak,
bu enerjiyi, olumlu enerjilere dönüştüremiyorsak, "kabuklarımızda
çatlaklar oluşur ve kozmik şiddet bu çatlaklardan fışkırır!
İçimizdeki enerjiyi tanımak, kendimizi tanıyabilmekten geçiyor.
Bedenimizi, bedenimizin gereksinmelerini, duygularımızı, sevinç ve
üzüntülerimizi, bunların olası nedenlerini, düşüncelerimizi,
düşüncelerimizin dayandığı inançları, çevremizi, ilişkilerimizi,
toplumumuzu, geçmişimizi tanıyabilmeye çalışma, bunda istekli olmamız;
bize acı veren, bizi rahatsız eden olgu ve olayların farkına varmaya
çabalamamız, içimizdeki kozmik şiddetin hışmına uğramayı bir ölçüde
azaltabilir. Şiddet püskürten biriysem, çevremi, çevremdekileri,
duygusal, düşünsel açıdan yıprattığım gibi, onlara fiziksel olarak da
zarar verebilirim. İçimdeki şiddete direnebilmek, onu görmezden
gelmekle, körü körüne bastırmaya çalışmakla başarılamaz. Şiddeti,
dostluğa, sevgiye, beden eğitimine, müziğe, sanata, edebiyata, bilime
çevirebilirsek, şiddet enerjisinden yararlanmış olabiliriz. Böylesi
bir enerji dönüşümünü sağlayabilme bilgi ve becerisine şiddet
mühendisliği diyebiliriz. (Bir ölçüde, sosyal hizmet uzmanlarının,
eğitimcilerin, ruh bilimcilerinin, ruh hekimlerinin, din adamlarının,
insanın güzel bir dünyada yaşaması için şiddeti ortadan kaldırmaya
yönelik etkinliklere kendini adamış herkesin bu mühendisliği
başarabilmesi gerektiğini düşünüyorum.) Şiddet mühendisliği ya da daha
açık dile getirildiğinde, şiddeti önleme ve dönüştürme mühendisliği
çeşitli disiplinlerden, insanların bir araya gelerek gerçekleştirmesi
gereken bir çabadır.
Şiddetin üçüncü anlamı, kaba kuvvet kullanmayla ilgilidir. Şiddetin
"belli bir amaçla" uygulanması söz konusudur. Sıklıkla insanları
"eğitmek", "terbiye" etmek için başvurulan yoldur. Koca karısını ya da
karı kocasını biraz önce sözünü ettiğim şiddet püskürmesi ile
dövüyorsa, şiddetin ikinci anlamı iş başında demektir. Bu dövme işini
bir taraf diğerine, "eğitim" amacıyla, onu "adam" etmek için
gerçekleştiriyorsa, işte şiddetin yeni bir anlamı, üçüncü anlamı
ortaya çıkar. Belli bir şiddet bilinciyle yola çıkılıyor, burada.
Temel varsayım: İnsanlar şiddetle terbiye edilebilirler! Bu anlamdaki
şiddeti, anne çocuğuna, öğretmen öğrencisine, kolluk güçleri suçlulara
uygulayabiliyor. İyi niyetle uygulanan şiddet! Sanki "dört köşeli
üçgen" sözünü anımsatıyor bizlere: "İyi niyet'le "şiddet" hiç bağdaşır
mı? İyi niyetle şiddeti yan yana getirebilmenin, onları birarada
düşünebilmenin bile üzerimizde yarattığı şiddetten söz edebiliriz.
Gizli şiddet burada işe karışıyor. Değişik anlamlarını göz önüne
aldığımızda, her anlamın gizli bir bileşeni olduğunu söyleyebiliriz.
İnsanlar birbirine dokunmadan da, birbirlerine şiddet uygulayabilir.
Sözle, yazıyla, jestlerle, hatta severek de şiddet uygulanabilir.
Önemli olan, karşı tarafı ezmek, rahatsız etmek, onun iç dünyasını
(düşünce ve duygularını) ele geçirmektir. Düşüncelerimize, yüreğimize,
özümüze yapılan saldırı, uygulanan şiddet belki, salt bedene
yöneltilen şiddetten daha tehlikeli, daha ele geçirici, daha
şiddetlidir. Dördüncü anlamıyla şiddet, tam bilinçli şiddettir. İlk
anlamındaki şiddete kozmik şiddet, ikincisine püsküren şiddet,
üçüncüsüne eğiten şiddet, dördüncüsüne sindiren şiddet diyebiliriz.
Sindiren şiddete geçmeden önce, eğiten şiddetle olan ilişkimizle
ilgili bir saptamamı belirtmek istiyorum. Sözde eğitmek amacıyla,
şiddet uygulandığında, bizde "ters" tepkiler yaratabilir, eğitilmeyi
kabul etmeyebiliriz. Oysa, gördüğümüz, yaşadığımız her şiddetin
"kendiliğinden" bir öğreticiliği vardır: Dünyadaki olup bitenleri
şiddet gözlüğünden görerek öğreneceğimiz çok şey vardır. Bu açıdan,
şiddet kullanarak gerçekleştirilen eğitim yerine, yaşanan
şiddetlerden, onların olumsuz etkilerinden öğrenilerek
gerçekleştirilen eğitimi, bir şiddet karşıtı eğitimi, şiddeti önleme,
şiddete direnebilme, şiddetin üstesinden gelebilip, yaşamı daha
anlamlı, daha güzel kılma çabamızda onu olumlu yönlere dönüştürebilme
eğitimini oluşturabilmeliyiz. (Şiddetin, taşıdığı kozmik enerjiden
yaralanıp, zararlarından korunmak tıpkı bir bomba olabilecek nükleer
enerjiyi, hastalıkların tedavisinde kullanmak gibidir.)
Şiddetin en tehlikeli, en acımasız biçimi, bu yazımdaki dördüncü
anlamı, yıldırma, korkutma, sindirme, direncini kırma özellikleriyle
kendini gösteren şiddettir. Tarihte örneğine sık rastladığımız dikta
yönetimlerinde, baskı, zulüm, kıyım ve işkence ile, bilinçli "şiddetin
en şiddetli biçimi"nin uygulandığını görüyoruz. Zaman zaman "terör"
adını da verdiğimiz bu şiddet biçiminde, insanlar belli inançlar
doğrultusunda korkutulup, yıldırılarak, bu inançlara direnmelerinin
önü kesilmeye çalışılmaktadır. Üçüncü anlamdaki, sözde eğiten şiddetin
yanında burada da bir inanç kalıbı içine sokma, belli bir yaşam
biçimine zorlama söz konusudur. İlkinde sanki bir "iyi niyet (!)"
varmış gibi görünse de (döverek adam etmeye çalışan bir baba, çocuğunu
sindirdiğini, ona zulmettiğini aklına getirmiyordur pek) bu ikincisi,
sindiren şiddet, bir yok etme, ortadan kaldırma kaygısı taşır. Din
kavgalarında, ideoloji savaşlarında yok edilen, zulüm gören insanların
çoğunun uğradığı şiddet, sindiren şiddettir.
Sindiren şiddet, güç peşinde, iktidar tutkunu şiddettir. Bu şiddet
amacına erişmek için, iktidarına engel olduğunu düşündüğü bütün
güçleri kendine düşman sayar ve ortadan kaldırmayı planlar. Bunu her
zaman bilinçli, planlı yapmaz. Sindiren şiddet, savaşla, kavgayla,
huzursuzlukla, terörle var olan şiddettir. Şiddeti açık olarak,
fiziksel, toplumsal, siyasal, ruhsal şiddet olarak uygulayabildiği
gibi, örtük olarak, "aba altından sopa göstererek", değişik kılıklarda
da ortaya koyabilir. Bilimi, insan hakları, demokrasi, din
kavramlarını kullanabilir. Yapmamızı istediği şeyleri yapmadığımızı,
onun gibi düşünmemiz gerekenleri düşünmediğimizi anladığında, bunun
bilime, insan haklarına, demokrasiye ya da dine aykırı olduğunu
söyleyerek bize mânevi baskı uygulayabilir.
Sindiren şiddetle püsküren şiddet arasında kaldığını düşünebileceğimiz
bir şiddet türü de, soygun yapma, çıkar ya da haz elde amacıyla
uygulanan şiddettir. Bu şiddet bozuk toplumsal koşullarda bireyin,
bedeni, duyguları, düşünceleri ve çevresiyle bütünleşememesi sonucu
ortaya çıkar. Gasp, şantaj, ırza geçme gibi suçların oluşmasında
belirleyicidir. Bu şiddet bir amaç elde etmek için ortaya çıkan, belli
bir düşünce ve yaşama biçimini savunmak için uygulanan bir şiddet
değildir. Soygun yapma, haz elde etme de bir tür çıkar sayılabileceği
için bu şiddet türüne çıkarcı şiddet diyebiliriz.
Böylece, şiddeti, sırasıyla kozmik, püsküren, eğiten, sindiren ve
çıkarcı şiddet olarak beş ayrı anlamıyla gözden geçirdik. Şimdi,
dünyayı bize cehennem eden bu şiddetlerden nasıl kurtulabileceğimiz
sorununu irdeleyebiliriz.
Gerek bireysel gerekse toplum olarak, gerek açık gerekse örtük
biçimlerde, şiddet yoğun bir yaşam sürüyoruz çağımızda. Şiddet yoğun
yaşam, mutsuz insanların yaşadığı, bir yaşamdır. Şiddet, insandaki
güven, emniyet duygusunu sarsıyor; kendisiyle, diğer insanlarla
ilişkilerde çatlaklar yaratıyor. Şiddetin önlenmesi gerektiği
düşüncesinin kaynağı burada: Mutlu, güzel, huzurlu bir yaşam içinde
insan insan olur. Elbette, mutluluk sürekli olamaz, yaşam
sorunlarından tümüyle arınamaz. Şiddetin en büyük kötülüğü, insanın
kendi olanaklarını gerçekleştirmesini engellemesidir. Üzerindeki
baskıyla, insan, kendisi olamıyor, özgüveni eksik, kendini
geliştiremeyen, olabileceğini olamayan bir insan görünüşüyle çıkıyor
ortaya: Yorgun, aldırmaz, boş vermiş, vurdumduymaz, yılgın.... Şiddet
direncimizin artması, bizi yok etmeye çalışan şiddet güçlerini
tanımamızla, kendimiz ve çevreyle daha yoğun biçimde ilgilenmemizle
ilgili.
Şiddetin ortadan kalkmasının, ekonomik, toplumsal, kültürel, eğitsel
koşulları var. Bunlara dış koşullar diyebiliriz. Şiddet bir çevre
içinde ortaya çıkıyor. Bu çevre, içinde haksızlıklar, eşitsizlikler
yaşanan bir çevre ise, kolayca şiddet üreten çevreye dönüşebilir.
Orada, insanlar, kendilerini gerçekleştirebilecekleri, kendi
olabilecekleri olanakları oluşturabilirlerse, toplumsal ilişkiler,
şeffaf, dürüst, açık biçimde kurulabilirse, insanların gelir düzeyi en
azından kendi karınlarını doyuracak durumda ise, eğitimde sorunları
yoksa, o çevrede bulunan toplumun şiddet üretimini belli ölçüde
engelleyecek dış koşullar oluşmuş demektir.
İç koşullara gelince, kendine, diğer insanlara şiddet uygulaması için,
bir insanın (ya da bir toplumun) özüyle, kendisiyle etkileşimi olması
gerekir. Kendi özüyle, kendi düşünce ve duygularıyla yüzleşemeyen
insanlar, içlerindeki kozmik şiddetle başa çıkamazlar.
Eğer kişi (ya da toplum!) kendiyle barışık değilse, içtenlikle kendini
ortaya koyamıyor da, kendisiyle hesaplaşamıyorsa; bir başka deyimle
kişi kendini özgür biri olarak duymuyorsa, bu özgürlüğünü yaratıcı
etkinliklere dönüştüremiyorsa, kendi kararlarını verecek, bilgisi,
görgüsü ya da cesareti eksikse, sürekli birilerine bağlı, bağımlı
yaşadığı için, özerkliğini yitirmişse, gelecekten umudunu kesmiş,
sürekli yakınan, geçmişini, geleneğini, toplumun değerlerini değerli
bulmayan, özellikle yaşamanın, canlı kalmanın, bir can taşımanın
önemini takdirden uzaksa, şiddet kapımızda demektir. İki anlamıyla
kapımızda olacaktır; ya o, şiddeti diğer insanlara uygulayacak ya da
şiddet, diğer insanlar tarafından ona uygulanacaktır. Doğrusu, o,
insanların birbirleriyle ilişkilerinde, etkileşimlerinde karşılıklı
şiddet akışının sürüp gittiği bir dünyaya kapısını açmış olacaktır.
Ahmet İnam
Prof. Dr., ODTÜ Felsefe Bölümü
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Sayı: 399 Şubat-2001
Prof.Dr. Ahmet İnam'a teşekkürlerimizle
Denizce

|
|