| |

"Yılın en iyi basın fotoğrafı ödülü (1996 / Francesco Zizola ) -
Angola'daki iç savaşta öldürülen ve şok içinde yaşayan küçük çocuklar."
Yıllardır tanık olduğumuz sıcak gündemler uluslararası barış
düşüncesini her geçen gün biraz daha derinlerine gömüyor
hayallerimizin. Savaş mağduru gözlerden akan her gözyaşı ister
istemez aynı soruyu getiriyor akıllarımıza: "Böylesi bir nefret
ve saldırganlık insan doğasının bir parçası olabilir mi?"
Evrildiği süreç içerisinde üst düzey bilişsel yetiler kazanan
insanoğlunu, bu yetileri öldürmeye programlanmış teknolojik
silahlar ve bombalar üretmeye iten güç doğadaki biricik amaç
olan hayatta kalma çabasını aşıyor gibi. Böylesi bir hırsın
nedenlerine inebilmek, insanın nefret ve saldırganlığını
anlayabilmek kolay değil. Zira insanın biyolojik ve psikolojik
sistemlerinin etkileşimli karmaşıklığı bu konuda da set örüyor
kuramların önüne. Hormonların, güdülerin, dürtülerin,
deneyimlerin, sosyal koşullanmaların, bilişsel işleyişlerin
doğurduğu bir etkileşim sözünü ettiğimiz. Kimi zaman en güçlü
aşk ve sevgiye, kimi zamansa vahşetle noktalanan nefret ve
saldırganlığa salık verebilen güçlü bir etkileşim.
Gruplaşma ve
"taraf" oluşumu
İnsanı anlayabilmek, ona dair bir soruya yanıt verebilmek
için öncelikle insanın dünyayı nasıl algıladığını ve anlamaya
çalıştığını incelemek gerekiyor kuşkusuz. Dış dünyanın insan
zihnindeki temsilinin nasıl olduğu sorusuysa bizi binlerce
yıllık bir felsefe birikimine, daha sonrasındaysa yarım asrı
aşan deneysel psikoloji tarihine çağırıyor. Bu geniş bilgi
dağarcığı ve bulgular öyle gösteriyor ki dış dünyayı, nesneleri
belli sınıf ve gruplara yerleştirerek algılıyoruz. Bu nedenle de
yeni bir nesne örneğiyle karşılaştığımızda, onu anlamamız ve
algılamamız belli bir süre alıyor; ta ki onu da bir gruba dâhil
edene dek. İşte, kendi sosyal kimliğimizi ve diğerlerini de
zihnimizde gruplandırmalar yaparak anlamlandırıyoruz.

İnsanın doğasında
dünyayı siyah-beyaz keskinliğinde
"biz" ve "onlar" olarak ikiye ayırma eğilimi çok güçlü.
Doğamızda dünyayı siyah-beyaz keskinliğinde "biz" ve "onlar"
olarak ikiye ayırma eğilimi öyle güçlü ki, bilim dünyası
yıllarca bunun biyolojik bir gereksinim olup olmadığını
tartışageliyor. 1970'lerde ise, Tajfel ve Turner önyargılara
dair literatürdeki en güçlü kuramlardan birini ortaya atıyor:
"Sosyal Kimlik Kuramı". Bu kuram, insanların belli gruplara
dâhil olarak öz güvenlerini yüksek tuttuklarını, diğer gruplara
karşı ise önyargılar geliştirdiklerini savunuyor. Kuramın 3
çekirdek düşüncesi: Gruplandırma, kimlik belirleme ve sosyal
karşılaştırma. Gruplandırma, din, ırk, kültür, dil gibi sosyal
yapı öğeleri üzerinden yapılabileceği gibi, göz rengi, boy
uzunluğu gibi tamamen fiziksel özellikler temel alınarak da
gerçekleştirilebiliyor. Kişiler, yaptıkları gruplandırmalar
çerçevesinde kendilerini bir grubun üyesi olarak algılamaya
başladıktan sonra ise bu grubun içinde kendilerine kişisel ve
sosyal bir kimlik belirliyorlar. Ait oldukları grupla
özdeşleşecek davranışlarda bulunup, o grubun fikirlerini
benimsiyorlar. Örneğin, fanatik bir futbol takımı taraftarı
tuttuğu takımın kazandığı her maçı kendi başarısı gibi
benimseyebiliyor. Son aşama ise sosyal karşılaştırma. Gruplar,
kendilerini diğer gruplarla karşılaştırdıklarında, olumlu
özelliklerini ön plana çıkaracak alanlara yoğunlaşıp, öz
güvenlerini arttırıyorlar. Sosyal statü açısından daha düşük
gruplar ise kendilerinden daha iyi durumdaki gruplarla
aralarındaki açığı olduğundan küçük algılıyorlar. "Biz" ve
"onlar" ayrımındaki tutumlarımız için çok basit bir örnek
verelim: İçinde bulunduğumuz gruptan biri gözlük takıyorsa onun
zeki ve çok okuyan biri olduğunu düşünebiliriz; karşı gruptan
gözlüklü bir başkasını ise "çirkin" olarak yorumlayabiliriz.
İşte, nefrete, kavgalara ve savaşlara giden yolda atılan ilk
adımlar diyebiliriz bu gruplaşmalara. "Biz" ve "onlar"
ayrımından bahseden bu kuram, önyargıların oluşumunu kişilerin
farklı sosyal kimlikler içinde sınıflanarak "taraflı" algılar
geliştirmelerine bağlıyor.
Saldırganlık,
gerçekten de insan doğasına ait bir vazgeçilmez mi?
Çatışmaların taraflarını belirleyen grup oluşumlarına dair
"Sosyal Kimlik Kuramı"na kısaca bir göz attıktan sonra, konu
başlığımızın belki de en can alıcı noktasına geliyoruz:
"Saldırganlık". Saldırganlık, karşı taraftan herhangi bir
kışkırtma görmeksizin ilk saldırı hamlesini gerçekleştirme
olarak tanımlanıyor. Saldırganlığın insan doğasının bir parçası
mı, yoksa öğrenilmiş sosyal bir davranış mı olduğuna dair öne
sürülen fikirlerse farklı bakış açılarıyla çeşitleniyor.
İnsandaki saldırganlığı anlamaya yönelik 5 temel yaklaşım
bulunuyor. Bu yaklaşımlardan ilki, insanları hayvanlar âleminin
bir parçası olarak ele alıp saldırganlığın kökenini evrimsel
sınıflandırma çalışmaları ışığında arayan etolojik yaklaşım. Bu
yaklaşımın öncülerinden Konrad Lorenz'e göre saldırganlık,
canlıları hayatta tutmaya yönelik bir dürtü. En güçlüyü ayakta
tutup, genç nesilleri koruyarak türlerin doğadaki dağılım
dengesini sağlayan bir kuvvet. İçimizde sürekli bir birikim
halinde bulunan bu saldırganlık dürtüsü bir şekilde tatmin
arıyor. Lorenz, doğadaki etobur hayvanların, birbirlerine zarar
vermedikleri bir takım ritüel dövüşlerle bu enerjilerini
boşaltabildiklerini, insanların ise etobur hayvanlar ailesine
ait olmadıklarından söz konusu ritüel dövüşler gibi
saldırganlığı bastıran koruma mekanizmalarına sahip
olmadıklarını savunuyor. Oysa silah teknolojisindeki gelişim,
bizleri çelişkiye itiyor: Doğal yönden saldırganlık
dürtülerimizi inhibe edecek herhangi bir koruma mekanizmasından
yoksun bir durumdayken, elimizde herhangi bir etçilin öldürme
gücünden çok daha fazlasını bulunduruyoruz. Bu dengesiz durum,
bizi kendi türümüzdekilere zarar verme davranışına sürüklüyor.
Kısacası, doğada türlerin kendilerini korumaları için evrilmiş
olan saldırganlık dürtüsü, akıllı beyinlerinin ürettiği silah
teknolojisi dolayısıyla insan türünün kendi kendisine zarar
vermesine neden olan bir dürtü haline geliyor. Lorenz'e
yöneltilen en büyük eleştiriyse, saldırganlığı salt bir dürtü
olarak ele alıp, sosyal yapıyı göz ardı etmesine dair. Çünkü
insanları da içine alarak tüm hayvanlar âleminde, ihtiyaçları ve
çevreleri arasında köprü görevi gören sosyal bir yapının
varlığından söz ediliyor. Özellikle de içerdiği şiddet dozu
yüksek saldırganlıkların sosyal yapı incelenerek
çözümlenebileceği düşünülüyor.
Saldırganlığın nedenlerini ortaya koymaya yönelik ikinci
yaklaşımsa psikoterapisel yaklaşım. Psikoterapisel yaklaşım
kendi içinde de çeşitlenmeler gösteriyor. Sigmund Freud ve Erich
Fromm bu yaklaşımda adı geçen önemli temsilcilerden. Freud, tüm
canlıların birbiriyle yarışan iki temel içgüdü sahibi olduğunu
düşünüyor: Yaşam içgüdüsü (Eros) ve ölüm içgüdüsü (Thanatos).
Ölüm içgüdüsü canlının kendisini yok ederek hayatın getirdiği
rahatsızlıklardan kurtulmasına yönelik çalışıyorken yaşam
içgüdüsü, onu koruma görevi üstlenerek ölüm içgüdüsüyle
çatışıyor. Bu iç çatışma sonucunda yaşam içgüdüsüne yenik düşen
ölüm içgüdüsü kendisini dışa yönelik bir saldırganlık, yönetme
ve güç sahibi olma arzusu şeklinde yansıtıyor. Kısacası Freud'un
kuramında saldırganlık, her zaman olumsuz ve zarar verici bir
dürtü olarak yer alıyor. Davranışlarımızınsa ölüm ve yaşam
içgüdüleriyle yönlendirildiğine inanılıyor.

Freud'un kuramındaki ölüm iç
güdüsüne verdiği ad olan "Thanatos",
Yunan mitolojisinde ölümün kişileştirilmiş sureti.
İnsandaki saldırganlığın her zaman zararlı olmayabileceğini
vurgulayan Fromm ise, saldırganlığı zararlı ve zararsız olmak
üzere iki çeşide ayırarak Freud'dan farklı bir noktaya oturuyor.
Fromm, canlıların kendilerini korumaya yönelik dürtüsel olarak
doğalarında barındırdıkları saldırganlığı zararsız görüyor.
Ancak karaktere yerleşmiş ve insan arzularının bir sonucu olan
saldırganlığın zarar verici boyutlara ulaştığını düşünüyor.
Böylesi tehlikeli saldırganlıkların öç ya da haz almaya yönelik
sadistik (başkaları üzerinde kontrol sahibi olma arzusu) ya da
mazoşist (başkalarının egemenliği altına girme arzusu) formlarda
görülebileceğine de parmak basıyor.
Sosyal Yapı ve
Kültürün Saldırganlıktaki Payı
Saldırganlığı, canlının içinde sürekli birikerek
salınıvermesi için tatmin arayan bir akışkana benzeten Lorenz ve
Freud'un dürtü kuramlarının göz ardı ettiği sosyal etki, aslında
savaşların ardında yatan en büyük etmenlerden biri.
Saldırganlığın büyük ölçüde sosyal çevredeki koşullanmalar, ödül
ve cezalarla öğrenilmiş deneyimlerle tetiklenebileceğine dikkat
çeken ve adı Bandura ile anılan "Sosyal Öğrenme Kuramı"
saldırganlığa yönelik 3. temel yaklaşım. Bu yaklaşımda insanın
doğasına ait nefret ve saldırganlık hisleri inkâr edilmiyor olsa
da, bu hislerin davranışa dökülmesinde sosyal öğrenmelerin,
dolayısıyla da "dış" etmenlerin etkili olduğu savunuluyor. Gerek
kendi deneyimlerimizden elde ettiğimiz çıkarımlar gerekse
televizyon, sinema ya da diğer medya araçlarında
gözlemlediklerimiz, şiddet içeren davranışların sonunda
ödüllendirildiğini dikte ettiğinde saldırganlık, kendisini
sosyal yolla öğrenilmiş bir davranış olarak ister istemez
gösteriyor. Peki, yaşantısını hedefler
belirleyerek ve bu hedeflere ulaşmaya çalışarak düzene koyan
insanoğlu, bu yolda başarısızlığa uğrarsa, hayal kırıklığının
bedeli ne olur? Yanıt, saldırganlığa dair ortaya atılmış 4. ve
son zamanlarda en fazla tartışılagelen kurama götürüyor bizi:
"Engellenmişlik-Saldırganlık Kuramı". Yoksun bırakılmışlıklar,
eşitsizlikler ve istismarlar özellikle de sosyal statü ve
ekonomik gücü düşük gruplardaki şiddetin altında yatan nedenler
olarak görülüyor. Belli amaçlara ulaşmada güçlük çeken bu
gruplar, uğradıkları hayal kırıklığı ve engellenmişlik
dolayısıyla şiddet eğilimli hisler beslemeye başlıyorlar. Bugün,
sosyal servis programlarıyla da işte bu şiddetin kaynağını
kurutmaya yönelik sosyal eşitlik ve adalet programları
oluşturmak hedefleniyor. Gerek Sosyal Öğrenme Kuramı gerekse
Engellenmişlik-Saldırganlık Kuramı'nın bağlandığı tek bir düğüm
var gibi görünüyor: Kültür. Saldırganlığa dair yaklaşımların
sonuncusu olan kültürel yaklaşımda bilim adamları,
saldırganlığın tıpkı bir dil öğrenilir gibi kültürün içinde
yoğrularak öğrenildiğini savunuyor. Erkek çocuklara oyuncak
tabancalar alınıp, gelecekte karşıt cinsleriyle
karşılaştırıldıklarında daha saldırgan bir kişilik
geliştirmelerinin tetikleniyor oluşu kültürün bir etkisi olarak
ele alınabilir. Araştırmacıları bu fikre itense kimi kültürlerde
saldırgan davranışların daha fazla görülüp kimilerindeyse şiddet
eğilimine daha az rastlanıyor olması.

Çocukları şiddete yönlendiren en
önemli unsurlardan birisi de,
ebeveynlerin içinde bulundukları kültürün etkisiyle seçtikleri
oyuncaklar.
Nefret ve şiddet
İnsanlık tarihine kısaca göz atacak olursak yıllar süren
kanlı din savaşlarına, kültürel hegemoni yarışlarına ve ideoloji
çatışmalarına tanık oluyoruz. İnsan psikolojisinde çok büyük bir
yeri olan "çelişki çözme", uluslararası platformlarda da etkili
bir öğe. Psikolojik tüm işleyişlerimiz hayatımızdaki çelişkileri
çözmeye ve geleceğimizi tahmin edilebilir bir süreğenliğe
oturtmaya yönelik çalışıyor. Tıpkı algı mekanizmalarımızın da
yaptığı gibi; iki ağaçtan küçük olanının daha uzakta olduğunu
tahmin ederiz, daha açık renkteki elmanın daha fazla ışık
aldığını. Tüm bu çıkarımların hizmet ettiği amaç ortaktır:
Genellemelere giderek yorumlar yapmak, çevreyi anlamak ve
geleceğe dair beklentiler oluşturmak. İşte, sosyal, politik ve
ekonomik olarak dalgalanmalar yaşayan ve değişen şartlara çok
kısa zamanlarda uyum sağlamak zorunda kalan toplumlarda çelişki
bir vazgeçilmez oluyor. Bu çelişki de huzursuzluk yaratarak
saldırganlığa ve şiddete neden oluyor. Çünkü çelişkilerle
yaşamak insan doğasına aykırı bir durum. Norm, değer ve
beklentileri sabit toplumlar ise daha düşük şiddet oranlarına
sahip oluyor.
Öyle ya da böyle, şiddet toplumlarda artış göstermeye devam
ediyor. Dinamikler değiştikçe ve insan, zihnini kullanarak
doğaya yabancı teknolojiler üretmeye devam ettikçe, dozu sürekli
artan saldırganlıkları ve ardındaki nefreti anlamak da giderek
daha zor bir hal alıyor. Yukarıda saydığımız tüm kuramlar ise
tek tek analiz edilmektense, etkileşimli ve bütünsel bir model
içinde daha derin anlamlar kazanıyor.
Kaynaklar:
http://www.psychologytoday.com/articles/index.php?term=pto-20030501-000001&page=1
http://www.sjsu.edu/faculty/watkins/prospect.htm
http://psychology.anu.edu.au/groups/categorisation/socialidentity.php
http://www.hawaii.edu/powerkills/CIP.CHAP2.HTM
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
|
|