e-mail
    
    denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

  Bir Sınav Macerası
 
 

  Dikkat:   ÇOK ÖNEMLİ !!! 


AMATÖR YAT KAPTANLIĞI EHLİYETİ ALMAK,

BAŞLIBAŞINA BİR SERÜVEN!

Yok, istemem deseniz de anlatacağım, çünkü paylaşmak istiyorum!. Dertler paylaştıkça hafifler! Ben de hafiflemek istiyorum.. Çünkü serüven oldukça zorlu!.

Cıvıl cıvıl bir sabah kendimi o ‘mavi bina’ nın önünde buldum. Çok da aramadım doğrusu! Ben bir kişiye sordum, çevredeki herkes yanıtladı, bilmeyen yok! Oralarda pek meşhur bu bina.. Sağdaki bir kaç mermer merdiveni hafif tedirgin çıkarak, içeriye süzüldüm.


İçeride, Anadolu’nun bağrından kopamamış pos bıyıklı, yağız Türk evlatlarından oluşmuş memuran kadrosu, eski, tozlu, hani şu insanın ağzında paslı bir tat oluşturan devlet dairesi manzarasında, masaları evrakca pek de fakir, ama sohbetleri oldukça koyu, harıl harıl çalışmaktalar (!)..

Camlı bölmenin ardındaki memurlardan birini gözüme kestirip, dikkatini çekmeye çalıştıysam da nafile.. (Cazibemi kesinlikle kaybetmiş bulunuyorum, eşime duyurulur, yüreğini ferah tutsun!) Sonra büyük bir nezaketsizlik örneği göstererek, yüksek sesle amacımı özetleyen bir kaç kelimeyi üstlerine fırlattım.. Sanırım birine denk geldi..
 

Gri takım elbiseli memur yüzüme küçümseyen bir tavırla bakarak, “bu senin işine yaramaz ki, bu sadece tekne kullananlar için” dedi. “A aaaa, onunla otobüs kullanamayacak mıyım?” demedim tabii! “Yok, bi kayık var da, bi de ehliyet şey ediim dedim..” gibi abuk sabuk bir kaç kelime döküldü ağızımdan..

Sonra kendimi toparlayıp, adamın üstüne çullandım; “ben telefonla bir memur beyden öğrenmiştim, işte bakın, bütün evraklarım burada, hazır! Noterden tasdikli üniversite diploma fotokopisi, muhtardan ikametgah ve nüfus sureti, savcılıktan iyi hal kağıdı ve resimler de şurada...” deyip elimdeki kozları önüne açıverdim.. Ama düşman derhal taarruza geçti; ‘dilekçe yok!’ veee tarafımdan derhal püskürtüldü: ‘işte boş A4 kağıdım burada, dilekçeye yazmam gerekenleri bana söyleyebilir misiniz?’

“İstanbul Liman Başkanlığı’na; limanınızın düzenlemekte olduğu Amatör Yat Kaptanlığı ehliyeti sınavına girmek istiyorum. Gereğini saygılarımla arz ederim. İsim, imza ve adres..”
Saniyeler içinde dilekçeyi yazarak, memur daha tam arkasını dönmüş ve bıraktığı yerden sohbete katılacaktı ki, yakaladım. Melodik bir sesle ‘işte buyruuun’ deyip evrakları uzattım. (dikkat ederseniz cazibe konusunda ısrarlıyım, kim kayba bu kadar kolay razı olur ki?)
Ama heyhaaat, yine kötü muamele: “şefe imzalat!”

Ulu şef Manitu, beni fark et!..
Bu kez büyük camekanın ardındaki Türk evladına doğru yüzüme en sevimli gülücüğümü takarak uzandım: “evraklara imzanız gerekiyormuş efendim!” . Yüzüme bile bakmadan önünde bulunan yaklaşık 50 küsürüncü kurs diplomasını imzalamaya devam etti. Ben umutsuzca beklerken, meditasyon yapıyorum.. Ne de olsa cinayet işlemek tarzıma uymuyor!

Diplomalar bitti, ama bu kez şef onları tek tek saymaya kalkmaz mı!!. Şefin karşısındaki koltuğa oturarak (..) bekleme şerefine nail olmuş seçkin kişi, ‘sayma abi yaw, bak bayan ne kadar zamandır bekliyo’ dedi.. Muhabbetle kendisine baktım.. “say, sayma...” tartışması bir süre daha biraz dalaşarak, biraz gülüşerek sürdü ( ülkem insanının bu asalet dolu espri anlayışına hep hayranlık duymuşumdur!)


Sonunda şef, bu arada çoktan elinin altına itmiş olduğum evrakımı üstelik fark etmemiş gibi yaparak imzaladı.

İlk camekana dönüş! Yine kara kedi gibi aralarına girerek sohbetlerini böldüğüm memurlar, neyse ki bana fazla bozulmadılar.. Anlaşılan bugün keyifleri iyi!
 

Memur bey bir evrak doldurarak, bana hangi devlet hastanesinde işkence görmek istediğimi sordu (tam bu kelimelerle olmayabilir!.) Ben Kartal Devlet Hastanesini tercih ettiğimi söyledim ve elindeki kağıt ile tüm evrakları bana geri verdi..


“Yine başlıyor!” diye içimden geçirirken, “şimdi bunları alıp gidin, raporu alınca gelin” dedi.

Kulaklarıma inanamadım. O, dönüşü olmayan zorlu yoldan benim asla geri gelmeyeceğimi ummaya devam edebilir, ama ben kararlıyım, yine geleceğim!...

Ertesi gün ver elini Kartal Devlet Hastanesi. Eh sora sora Poliklinik bile bulunurmuş!
Hiç mi beyaz önlüklü biri dolaşmaz ortalıkta, ya da görevli kılığında biri.??.( renkte kesinlikle ısrarcı değilim!)

Ben hasta ve refakatçi yığınlarının arasında kendime yol açmaya çalışırken, bir yandan da sağlığımı nasıl koruyacağımı kara kara düşünmeye başladım. İki katı da baştan sona yürüyerek gezdim ama hala insan nereye başvurur, konulu hiç bir işaret yok, ne bir danışma, ne bir banko!!.. En sonunda umutsuz bir köşede ‘sağlık kurulu’ yazan bir kapı gördüm. Önünde birikmiş kimse de yok. Hemen çat kapı içerdeyim. Bir kaç masa ve bir kaç insan... İyi, güzel de, bu kişiler öleli çok olmuş da burada unutulmuşlar gibi...Ben artık devlet dairesi tecrübelisi olarak, sağlık kurulu raporuna olan derin ihtiyacımı öyle ulu orta dile getirdim.. Ama kimse beni farketmiş gibi davranmıyor. Tanrım, acaba birden görünmez mi oldum?!
 

Sonunda tacizlerimden bıkan bir memur, ‘git, başhekimden sevk getir’ dedi.
Yaşasın, artık görünüyorum!

Başhekim yardımcısının on metrekareden büyük olmayan odasında bulunan 30 a yakın sevkin ardından bir imza da ben almayı başardım. Sonra yine o meş’um oda!. Ama bu kez girmeyeyim diye kapıyı kitlemişler!.. Ama ben yılmadan bu kez sürgülü camdan çıkartma yaptım: “git vezneye para yatır ordan ne yapacağını söylerler’diyen bıkkın memur, sürgülü camı sertçe kapatarak benden kurtuldu!.


Vezneyi bulup, bu kuyruğu da alnımın akıyla sonlandırdıktan sonra, 42 milyon beşyüz bin liralık diyetimi ödeyerek, bir mazoşizm örneği daha sergilemiş oldum!! Kendime parayla işkence yaptırmak !!
Çok zevk alırım!

Veznedeki kız çocuğu, elime verdiği listedeki tüm bölümlerden muayene sonuçlarını almam gerektiğini söyledi. Kız umutsuzca, “yarına kalırsınız” dedi!. İşte bunu dememeliydin!..

Dahiliye, Nöroloji, Psikoloji, KBB, Göz, Röntgen, Genel Cerrahi, Laboratuvar yazıyordu kağıtta.. Ve her bir kapının önünde dev yılanlar oluşmuştu.. Bu kez çöktüm!!!
 

Dahiliye kapısına yaklaşmayı başarıp, çat kapı içeriye attım kendimi. (Yok başka çaresi! Burada ihtiyarlamak istemiyorum!) Ters ters bakan hemşireye bile tüm sevimliliğimi takınarak (ısrarcıyım ya!) niyetimi belirttim. “11 den sonra!” dedi. Oldukça acımasız!.. Bu kez şansımı Psikolojide denemeye karar verdim, ne de olsa kuyruk daha az.. (Yurdum insanı görünüşe göre ruhen pek sağlıklı hamd olsun!) Bir küçük kavga-dövüş ve 4 sağlık kurulcu olarak içeriye sızmayı başardık. Ama bu kez hemşire gerçekten çetindi.. Bizi sui-muamele ile (kötü muamele demek.. Buraya ancak bu laf yakıştı da!.) içeri soktu. Herhalde, hangi dozda çıldıracağımızı test ediyorlar! Ne de olsa psikoloji raporu alacağız ya.. Neyse ki, doktor sandalyesindeki kız çocuğu sadece elimdeki kağıtla ilgileniyordu, imzayı bastı ve ben çıktım.. Varan biiir!

Şimdi tüm poliklinikte deli danalar gibi turlamaktayım.. Bir punduna getirip içeri girebildiğim kapılardan inatla ’11 den’ sonra nidaları yükseliyor. Saat 10!
Üst katta röntgen denilen yere daldım, baktım kimse yok. Kapıdaki bayana evrakı gösterdim, ve loş odaya bir 15 dakika sonra girmeyi başardım. Röntgen çekildi, ‘kapıda bekle’ dediler.. 20 dakika sonra röntgenimde parmak izlerimi bırakmakla meşguldüm..

Sonra, departmanlar arası koşum saat muhalefetine rağmen devam etti, kah girdim, refüze oldum, kah kapıda ağaç oldum, sonunda saat 11 oldu. Aynı tempoya devam...Kuyruklar azalmadı, ama ben doktorlara ulaşma konusunda yalama oldum! Kimse muayene ile ilgilenmiyordu zaten, kimi kaptanlık ehliyeti olayını ti’ye aldı (sevk evrakımda yazıyor!) kimi hayranlıkla teknem olup olmadığını sordu, kimi de beni yok sayarak elimdeki evrakı muayene etmeyi uygun buldu!..

Saat 12.30 da laboratuvarın önündeki kuyrukta 40 kişiyi altetmeyi başardıktan sonra odaya alındım!.. Beni almakla kalmayıp kanımı ve hatta elimdeki evrakları da aldılar. Canımı zor kurtardım!
 

‘Takip eden Çarşamba günü saat 1.5 da kurula geleceksin’ sözü ile özgürlüğü yakaladım..
 

Başarmıştım, hem de bu gün!! Heh heee.. Duydun mu veznedeki kız çocuğu??

Çarşamba günü 1.5 dan tabii ki çok önce kapının önündeydim ama ben diyeyim 30 siz deyin 50 kişi daha var.. Üstelik kapı da kilitli.. Saat 2 ye doğru beyaz önlüklü bir kaç zat içeri girmeyi başardılar. Daha sonra isim çağırarak, bir evrak tutuşturdular elimize, ama hiç bir açıklama yok!. Yahu ne yapacağız şimdi? Neyse ki, tecrübeli bir vatandaş, kuyruk olup, aynı kapıdan heyet muayenesine gireceğimizi beyan edince durum anlaşıldı..

Heyet odasına beşer beşer alındık, doktorların çepeçevre sıralandığı bir masanın karşısına dizildik. Onlar birer kaşlarının altından bizi süzerken, biz de gözlerimizdeki soru işaretleri ile mukabele ediyoruz... Görevli oğlan, bana hadi çık sen, haftaya Çarşambaya gel, dedi. Yıkıldım! Ama neden? Ben ne yaptım onlara?!.. Vallahi de bütün bu olanları hiç kimseye anlatmayacağım!..

Görevli, ‘raporunu alacaksın’ diye fısıldadı. İçime sular serpildi. Hastane mesaimin 2. günü de tamamlanmıştı.

Bir hafta sonra Çarşamba günü tekrar aynı saatte, aynı odanın kapısındayım. İnsanların çoğu aynı ama sanki mutasyonla çoğalmışlar!!.. Artık kalabalıktan yoruldum!

Bir buçukta gelin, demelerine karşılık biri çeyrek geçe isimleri okumaya başlamışlar.. Okuma bitti, biz hala oradayız.. Adam ikinci turu yapmamakta ısrarlı. Yalvar yalkar olduk, adam, hayır, diyor! Bir ara elindeki rapor tomarında kendi resmimi gördüm, heey tanıdık biri! Eline saldırdım adamın ve raporuma yapıştım, bırakmamacasına!.

Ve işte, en sonunda rapor benim! Onu sadece almadım, savaşarak kazandım!.

Hastane şoku geçer geçmez yine o mavi binadayım. Bu kez öğlen yemeği rehaveti çökmüş arkadaşlar pek mahmur.. Bir görevliyi adeta kaynamış olduğu masasından kopararak camekana getirmeyi başarmakla kalmadım, evrakları da teslim ettim..
 

Bu arada yeni bir sürpriz de beni bekliyordu. Bir de sözlü sınav varmış.. Ayın ilk Çarşamba’sındaki sınavı takibeden ikinci Çarşamba, aynı yerde ve saatte.. Haydi buyrun!.

Şimdi tam sırası! Haydi cazibem, şansımı denemeliyim: ’a aaa, peki onda naapıcaklar??’ diye mahzunlaştım!! Adam bir koruyucu melek edasıyla ayağa kalktı, camekanın üzerinden bana doğru eğildi vee dedi ki: ‘aslında teknemiz olsa, yanaşma falan yaptırırlardı ama, yok. Bir harita açacaklar önünüze, oradan derinlikleri, fenerleri, kısaltma ve işaretleri falan soracaklar, haa bi de çatışmayı önleme tüzüğünden ışıkları ve Boğaz trafiğini sorarlar, hepsi bu’ dedi ve kopyayı vermenin huzuru ile yerine döndü.
İşte sonunda! Cazibem işe yaradı mı ne?!

HEYOO, SINAV GÜNÜ GELDİ

Çok sevinmiş gibi yapsam da heyecandandır, aldırmayın!.. Tabii ki 1.5 saat öncesinden oradayım, Eh ne de olsa sınava girmeyeli uzun zaman olmuş, acemilik çekiyorum..
 

Salon kapısında yoğun kalabalığın içinde tanıdık yüzler ilaç gibi geliyor.. Memo, beni Liman Başkanlığı önünde ineklerken fark ediyor..veee diğer denizciler... hepsi kapıda(*).. Ama herkes birbirine güveniyor biraz da! İşte size takım ruhu!!

Liman Lokantasının birinci katındaki “personel yemekhanesi” yazan kapıdan kitle halinde girdik.. Ben diyeyim 100, siz deyin 200 kişi..Masalar yetersiz.. Kaldık mı ayakta! Elimizi kağıdın altında tutarak yazma talimlerine zaman kaybetmeden başladık!
 

Ama galiba olanaksızı fark etmiş bulunan görevliler bizi liman lokantasının VIP salonuna aldılar.. Aman da ne güzel bir deniz manzarası, açık hava!.. Bu koşullarda ancak rakı içilir!.. Ama biz?? Korkunç bir paradoks!!

Yemek masaları işgal edildi.. Bir A4 kağıda elle yazılmış bir kaç sorudan ibaret bir fotokopi dağıtıldı.. Sorular inanılmaz kolay, hatta en temel bir kaç bilgi.. “Bu işte bir bit yeniği var!” diye düşündüm tabii. Kesin, sözlüde bizi dilimleyecekler!!
 

Her biri bir-iki kelimeden ibaret cevaplar, soruların aralarındaki boşluklara yazıldı. İlk kalkan bizim masa erkanı oldu, ama diğer masalardaki kardeşlerimizin derin düşünme seansında olduklarını hayretle gördük.. Yoksa soruları mı anlayamamıştık??
Gözlerimizde soru işaretleri ile binadan çıkıp, aynı hızla Güllüoğlu’na “Sütlü Nuriye tatlısı” eşliğinde “stres atmak” üzere yazıldık..

SÖZLÜ SINAV (da neymiş acaba??)

Ertesi hafta Çarşamba günü yine saat 14.00 ve ben o tarihi Liman Lokantası’nın önünde yığılı insan kitlesinin içinde bir noktayım.. Kaptan tavırlı ve sert görünüşlü bir bey (sanırım o hep gemide!!) kalabalığı yararak “önce hanımlarr!!” diye kükredi.. Boynu kıldan ince bir halde “personel lokantası”nın kapısından içeri süzüldük 10-15 bayan..

Sert görevli bazı isimler çağırdı, neyse ki ben yokum!..”Kesin kurşuna dizmeye götürülecekler” diye düşünürken, eller sıkıldı ve “geçtiniz tebrikler, baban nasıl? Selam söyle” biçiminde bir muhabbet bir muhabbet ve onlar kapıya uğurlandılar..
Dumura uğramış bir şekilde olayı izlerken, “sanırım bizler çaktık!!” diye de düşünmeden edemedim..

Aynı ses “3 hanım gelsin!” diye tekrar kükredi.. “ Sizler de geçtiniz” dediler onlara!..
Ben ikinci “3 hanım “ grubundaydım ve bu kez sert görevli önünde açık duran deniz haritasından bir fener göstererek bana anlamını sordu.. Ben derhal yanıtladım tabii, çünkü yeryüzünde bilmediğim fener işareti yok!! Sular seller gibi anlayacağınız.. “ Geçtin” dedi görevli bana!
Ben dumur şeklinde bakarken, o, masada oturan diğer iki görevliye “feneri bildi!!” diyerek durumu izah etti!
 

Üstünde resmim olan ve yazılı puanımı içeren (ne aldığımı söylemeye gerek var mı, VOLE!) kağıda 85 yazdı.. Benim dumur halim devam ediyor.... “Çık” dedi bana, veee çıktım.. Ama kapı ana baba günü.. Bekleyenlere, içeride sorulan onlarca soru (..) hakkında tiyolar vererek merdivenlerden indim..

Gelsin “Sütlü Nuriye”!!..
“Zorlu” bir sınav ve “başarmanın” dayanılmaz hafifliği!.. Hak etmedim mi???
(Bu arada biz hanımlardan ve ardından “torpilli beyler” den sonra salona alınan “sıradan” baylara bir kaç’dan bile fazla soru sorulmuş olduğu hakkında söylentileri duydum!!)

Geçmişler olsun cümlemize...
Yazan: İLDÜT (İsmi Lazım Değil, Üstelik Tehlikeli)

((*) İsimler bende gizli, belki zülfiyare dokunur!! Memo mu?? Yurdum insanının % 30’u böyle çağırılıyor ya!..)


                                                                             İldüt'e teşekkürlerimizle

 

                                                                        Denizce
                                                                            
                                                                                                                         19.07.2002