| |
Dikkat: ÇOK ÖNEMLİ !!!
AMATÖR YAT KAPTANLIĞI EHLİYETİ ALMAK,
BAŞLIBAŞINA BİR SERÜVEN!
Yok, istemem deseniz de anlatacağım, çünkü paylaşmak istiyorum!.
Dertler paylaştıkça hafifler! Ben de hafiflemek istiyorum.. Çünkü
serüven oldukça zorlu!.
Cıvıl cıvıl bir sabah kendimi o ‘mavi bina’ nın önünde buldum. Çok da
aramadım doğrusu! Ben bir kişiye sordum, çevredeki herkes yanıtladı,
bilmeyen yok! Oralarda pek meşhur bu bina.. Sağdaki bir kaç mermer
merdiveni hafif tedirgin çıkarak, içeriye süzüldüm.
İçeride, Anadolu’nun bağrından kopamamış pos bıyıklı, yağız Türk
evlatlarından oluşmuş memuran kadrosu, eski, tozlu, hani şu insanın
ağzında paslı bir tat oluşturan devlet dairesi manzarasında, masaları
evrakca pek de fakir, ama sohbetleri oldukça koyu, harıl harıl
çalışmaktalar (!)..
Camlı bölmenin ardındaki memurlardan birini gözüme kestirip, dikkatini
çekmeye çalıştıysam da nafile.. (Cazibemi kesinlikle kaybetmiş
bulunuyorum, eşime duyurulur, yüreğini ferah tutsun!) Sonra büyük bir
nezaketsizlik örneği göstererek, yüksek sesle amacımı özetleyen bir
kaç kelimeyi üstlerine fırlattım.. Sanırım birine denk geldi..
Gri takım elbiseli memur yüzüme
küçümseyen bir tavırla bakarak, “bu senin işine yaramaz ki, bu sadece
tekne kullananlar için” dedi. “A aaaa, onunla otobüs kullanamayacak
mıyım?” demedim tabii! “Yok, bi kayık var da, bi de ehliyet şey ediim
dedim..” gibi abuk sabuk bir kaç kelime döküldü ağızımdan..
Sonra kendimi toparlayıp, adamın üstüne çullandım; “ben telefonla bir
memur beyden öğrenmiştim, işte bakın, bütün evraklarım burada, hazır!
Noterden tasdikli üniversite diploma fotokopisi, muhtardan ikametgah
ve nüfus sureti, savcılıktan iyi hal kağıdı ve resimler de şurada...”
deyip elimdeki kozları önüne açıverdim.. Ama düşman derhal taarruza
geçti; ‘dilekçe yok!’ veee tarafımdan derhal püskürtüldü: ‘işte boş A4
kağıdım burada, dilekçeye yazmam gerekenleri bana söyleyebilir
misiniz?’
“İstanbul Liman Başkanlığı’na; limanınızın düzenlemekte olduğu Amatör
Yat Kaptanlığı ehliyeti sınavına girmek istiyorum. Gereğini
saygılarımla arz ederim. İsim, imza ve adres..”
Saniyeler içinde dilekçeyi yazarak, memur daha tam arkasını dönmüş ve
bıraktığı yerden sohbete katılacaktı ki, yakaladım. Melodik bir sesle
‘işte buyruuun’ deyip evrakları uzattım. (dikkat ederseniz cazibe
konusunda ısrarlıyım, kim kayba bu kadar kolay razı olur ki?)
Ama heyhaaat, yine kötü muamele: “şefe imzalat!”
Ulu şef Manitu, beni fark et!..
Bu kez büyük camekanın ardındaki Türk evladına doğru yüzüme en sevimli
gülücüğümü takarak uzandım: “evraklara imzanız gerekiyormuş efendim!”
. Yüzüme bile bakmadan önünde bulunan yaklaşık 50 küsürüncü kurs
diplomasını imzalamaya devam etti. Ben umutsuzca beklerken, meditasyon
yapıyorum.. Ne de olsa cinayet işlemek tarzıma uymuyor!
Diplomalar bitti, ama bu kez şef onları tek tek saymaya kalkmaz mı!!.
Şefin karşısındaki koltuğa oturarak (..) bekleme şerefine nail olmuş
seçkin kişi, ‘sayma abi yaw, bak bayan ne kadar zamandır bekliyo’
dedi.. Muhabbetle kendisine baktım.. “say, sayma...” tartışması bir
süre daha biraz dalaşarak, biraz gülüşerek sürdü ( ülkem insanının bu
asalet dolu espri anlayışına hep hayranlık duymuşumdur!)
Sonunda şef, bu arada çoktan elinin altına itmiş olduğum evrakımı
üstelik fark etmemiş gibi yaparak imzaladı.
İlk camekana dönüş! Yine kara kedi gibi aralarına girerek sohbetlerini
böldüğüm memurlar, neyse ki bana fazla bozulmadılar.. Anlaşılan bugün
keyifleri iyi!
Memur bey bir evrak doldurarak, bana
hangi devlet hastanesinde işkence görmek istediğimi sordu (tam bu
kelimelerle olmayabilir!.) Ben Kartal Devlet Hastanesini tercih
ettiğimi söyledim ve elindeki kağıt ile tüm evrakları bana geri
verdi..
“Yine başlıyor!” diye içimden geçirirken, “şimdi bunları alıp gidin,
raporu alınca gelin” dedi.
Kulaklarıma inanamadım. O, dönüşü olmayan zorlu yoldan benim asla geri
gelmeyeceğimi ummaya devam edebilir, ama ben kararlıyım, yine
geleceğim!...
Ertesi gün ver elini Kartal Devlet Hastanesi. Eh sora sora Poliklinik
bile bulunurmuş!
Hiç mi beyaz önlüklü biri dolaşmaz ortalıkta, ya da görevli kılığında
biri.??.( renkte kesinlikle ısrarcı değilim!)
Ben hasta ve refakatçi yığınlarının arasında kendime yol açmaya
çalışırken, bir yandan da sağlığımı nasıl koruyacağımı kara kara
düşünmeye başladım. İki katı da baştan sona yürüyerek gezdim ama hala
insan nereye başvurur, konulu hiç bir işaret yok, ne bir danışma, ne
bir banko!!.. En sonunda umutsuz bir köşede ‘sağlık kurulu’ yazan bir
kapı gördüm. Önünde birikmiş kimse de yok. Hemen çat kapı içerdeyim.
Bir kaç masa ve bir kaç insan... İyi, güzel de, bu kişiler öleli çok
olmuş da burada unutulmuşlar gibi...Ben artık devlet dairesi
tecrübelisi olarak, sağlık kurulu raporuna olan derin ihtiyacımı öyle
ulu orta dile getirdim.. Ama kimse beni farketmiş gibi davranmıyor.
Tanrım, acaba birden görünmez mi oldum?!
Sonunda tacizlerimden bıkan bir memur,
‘git, başhekimden sevk getir’ dedi.
Yaşasın, artık görünüyorum!
Başhekim yardımcısının on metrekareden büyük olmayan odasında bulunan
30 a yakın sevkin ardından bir imza da ben almayı başardım. Sonra yine
o meş’um oda!. Ama bu kez girmeyeyim diye kapıyı kitlemişler!.. Ama
ben yılmadan bu kez sürgülü camdan çıkartma yaptım: “git vezneye para
yatır ordan ne yapacağını söylerler’diyen bıkkın memur, sürgülü camı
sertçe kapatarak benden kurtuldu!.
Vezneyi bulup, bu kuyruğu da alnımın akıyla sonlandırdıktan sonra, 42
milyon beşyüz bin liralık diyetimi ödeyerek, bir mazoşizm örneği daha
sergilemiş oldum!! Kendime parayla işkence yaptırmak !!
Çok zevk alırım!
Veznedeki kız çocuğu, elime verdiği listedeki tüm bölümlerden muayene
sonuçlarını almam gerektiğini söyledi. Kız umutsuzca, “yarına
kalırsınız” dedi!. İşte bunu dememeliydin!..
Dahiliye, Nöroloji, Psikoloji, KBB, Göz, Röntgen, Genel Cerrahi,
Laboratuvar yazıyordu kağıtta.. Ve her bir kapının önünde dev yılanlar
oluşmuştu.. Bu kez çöktüm!!!
Dahiliye kapısına yaklaşmayı başarıp,
çat kapı içeriye attım kendimi. (Yok başka çaresi! Burada ihtiyarlamak
istemiyorum!) Ters ters bakan hemşireye bile tüm sevimliliğimi
takınarak (ısrarcıyım ya!) niyetimi belirttim. “11 den sonra!” dedi.
Oldukça acımasız!.. Bu kez şansımı Psikolojide denemeye karar verdim,
ne de olsa kuyruk daha az.. (Yurdum insanı görünüşe göre ruhen pek
sağlıklı hamd olsun!) Bir küçük kavga-dövüş ve 4 sağlık kurulcu olarak
içeriye sızmayı başardık. Ama bu kez hemşire gerçekten çetindi.. Bizi
sui-muamele ile (kötü muamele demek.. Buraya ancak bu laf yakıştı
da!.) içeri soktu. Herhalde, hangi dozda çıldıracağımızı test
ediyorlar! Ne de olsa psikoloji raporu alacağız ya.. Neyse ki, doktor
sandalyesindeki kız çocuğu sadece elimdeki kağıtla ilgileniyordu,
imzayı bastı ve ben çıktım.. Varan biiir!
Şimdi tüm poliklinikte deli danalar gibi turlamaktayım.. Bir punduna
getirip içeri girebildiğim kapılardan inatla ’11 den’ sonra nidaları
yükseliyor. Saat 10!
Üst katta röntgen denilen yere daldım, baktım kimse yok. Kapıdaki
bayana evrakı gösterdim, ve loş odaya bir 15 dakika sonra girmeyi
başardım. Röntgen çekildi, ‘kapıda bekle’ dediler.. 20 dakika sonra
röntgenimde parmak izlerimi bırakmakla meşguldüm..
Sonra, departmanlar arası koşum saat muhalefetine rağmen devam etti,
kah girdim, refüze oldum, kah kapıda ağaç oldum, sonunda saat 11 oldu.
Aynı tempoya devam...Kuyruklar azalmadı, ama ben doktorlara ulaşma
konusunda yalama oldum! Kimse muayene ile ilgilenmiyordu zaten, kimi
kaptanlık ehliyeti olayını ti’ye aldı (sevk evrakımda yazıyor!) kimi
hayranlıkla teknem olup olmadığını sordu, kimi de beni yok sayarak
elimdeki evrakı muayene etmeyi uygun buldu!..
Saat 12.30 da laboratuvarın önündeki kuyrukta 40 kişiyi altetmeyi
başardıktan sonra odaya alındım!.. Beni almakla kalmayıp kanımı ve
hatta elimdeki evrakları da aldılar. Canımı zor kurtardım!
‘Takip eden Çarşamba günü saat 1.5 da
kurula geleceksin’ sözü ile özgürlüğü yakaladım..
Başarmıştım, hem de bu gün!! Heh heee..
Duydun mu veznedeki kız çocuğu??
Çarşamba günü 1.5 dan tabii ki çok önce kapının önündeydim ama ben
diyeyim 30 siz deyin 50 kişi daha var.. Üstelik kapı da kilitli.. Saat
2 ye doğru beyaz önlüklü bir kaç zat içeri girmeyi başardılar. Daha
sonra isim çağırarak, bir evrak tutuşturdular elimize, ama hiç bir
açıklama yok!. Yahu ne yapacağız şimdi? Neyse ki, tecrübeli bir
vatandaş, kuyruk olup, aynı kapıdan heyet muayenesine gireceğimizi
beyan edince durum anlaşıldı..
Heyet odasına beşer beşer alındık, doktorların çepeçevre sıralandığı
bir masanın karşısına dizildik. Onlar birer kaşlarının altından bizi
süzerken, biz de gözlerimizdeki soru işaretleri ile mukabele
ediyoruz... Görevli oğlan, bana hadi çık sen, haftaya Çarşambaya gel,
dedi. Yıkıldım! Ama neden? Ben ne yaptım onlara?!.. Vallahi de bütün
bu olanları hiç kimseye anlatmayacağım!..
Görevli, ‘raporunu alacaksın’ diye fısıldadı. İçime sular serpildi.
Hastane mesaimin 2. günü de tamamlanmıştı.
Bir hafta sonra Çarşamba günü tekrar aynı saatte, aynı odanın
kapısındayım. İnsanların çoğu aynı ama sanki mutasyonla
çoğalmışlar!!.. Artık kalabalıktan yoruldum!
Bir buçukta gelin, demelerine karşılık biri çeyrek geçe isimleri
okumaya başlamışlar.. Okuma bitti, biz hala oradayız.. Adam ikinci
turu yapmamakta ısrarlı. Yalvar yalkar olduk, adam, hayır, diyor! Bir
ara elindeki rapor tomarında kendi resmimi gördüm, heey tanıdık biri!
Eline saldırdım adamın ve raporuma yapıştım, bırakmamacasına!.
Ve işte, en sonunda rapor benim! Onu sadece almadım, savaşarak
kazandım!.
Hastane şoku geçer geçmez yine o mavi binadayım. Bu kez öğlen yemeği
rehaveti çökmüş arkadaşlar pek mahmur.. Bir görevliyi adeta kaynamış
olduğu masasından kopararak camekana getirmeyi başarmakla kalmadım,
evrakları da teslim ettim..
Bu arada yeni bir sürpriz de beni
bekliyordu. Bir de sözlü sınav varmış.. Ayın ilk Çarşamba’sındaki
sınavı takibeden ikinci Çarşamba, aynı yerde ve saatte.. Haydi buyrun!.
Şimdi tam sırası! Haydi cazibem, şansımı denemeliyim: ’a aaa, peki
onda naapıcaklar??’ diye mahzunlaştım!! Adam bir koruyucu melek
edasıyla ayağa kalktı, camekanın üzerinden bana doğru eğildi vee dedi
ki: ‘aslında teknemiz olsa, yanaşma falan yaptırırlardı ama, yok. Bir
harita açacaklar önünüze, oradan derinlikleri, fenerleri, kısaltma ve
işaretleri falan soracaklar, haa bi de çatışmayı önleme tüzüğünden
ışıkları ve Boğaz trafiğini sorarlar, hepsi bu’ dedi ve kopyayı
vermenin huzuru ile yerine döndü.
İşte sonunda! Cazibem işe yaradı mı ne?!
HEYOO, SINAV GÜNÜ GELDİ
Çok sevinmiş gibi yapsam da heyecandandır, aldırmayın!.. Tabii ki 1.5
saat öncesinden oradayım, Eh ne de olsa sınava girmeyeli uzun zaman
olmuş, acemilik çekiyorum..
Salon kapısında yoğun kalabalığın içinde
tanıdık yüzler ilaç gibi geliyor.. Memo, beni Liman Başkanlığı önünde
ineklerken fark ediyor..veee diğer denizciler... hepsi kapıda(*).. Ama
herkes birbirine güveniyor biraz da! İşte size takım ruhu!!
Liman Lokantasının birinci katındaki “personel yemekhanesi” yazan
kapıdan kitle halinde girdik.. Ben diyeyim 100, siz deyin 200
kişi..Masalar yetersiz.. Kaldık mı ayakta! Elimizi kağıdın altında
tutarak yazma talimlerine zaman kaybetmeden başladık!
Ama galiba olanaksızı fark etmiş bulunan
görevliler bizi liman lokantasının VIP salonuna aldılar.. Aman da ne
güzel bir deniz manzarası, açık hava!.. Bu koşullarda ancak rakı
içilir!.. Ama biz?? Korkunç bir paradoks!!
Yemek masaları işgal edildi.. Bir A4 kağıda elle yazılmış bir kaç
sorudan ibaret bir fotokopi dağıtıldı.. Sorular inanılmaz kolay, hatta
en temel bir kaç bilgi.. “Bu işte bir bit yeniği var!” diye düşündüm
tabii. Kesin, sözlüde bizi dilimleyecekler!!
Her biri bir-iki kelimeden ibaret
cevaplar, soruların aralarındaki boşluklara yazıldı. İlk kalkan bizim
masa erkanı oldu, ama diğer masalardaki kardeşlerimizin derin düşünme
seansında olduklarını hayretle gördük.. Yoksa soruları mı
anlayamamıştık??
Gözlerimizde soru işaretleri ile binadan çıkıp, aynı hızla
Güllüoğlu’na “Sütlü Nuriye tatlısı” eşliğinde “stres atmak” üzere
yazıldık..
SÖZLÜ SINAV (da neymiş acaba??)
Ertesi hafta Çarşamba günü yine saat 14.00 ve ben o tarihi Liman
Lokantası’nın önünde yığılı insan kitlesinin içinde bir noktayım..
Kaptan tavırlı ve sert görünüşlü bir bey (sanırım o hep gemide!!)
kalabalığı yararak “önce hanımlarr!!” diye kükredi.. Boynu kıldan ince
bir halde “personel lokantası”nın kapısından içeri süzüldük 10-15
bayan..
Sert görevli bazı isimler çağırdı, neyse ki ben yokum!..”Kesin kurşuna
dizmeye götürülecekler” diye düşünürken, eller sıkıldı ve “geçtiniz
tebrikler, baban nasıl? Selam söyle” biçiminde bir muhabbet bir
muhabbet ve onlar kapıya uğurlandılar..
Dumura uğramış bir şekilde olayı izlerken, “sanırım bizler çaktık!!”
diye de düşünmeden edemedim..
Aynı ses “3 hanım gelsin!” diye tekrar kükredi.. “ Sizler de geçtiniz”
dediler onlara!..
Ben ikinci “3 hanım “ grubundaydım ve bu kez sert görevli önünde açık
duran deniz haritasından bir fener göstererek bana anlamını sordu..
Ben derhal yanıtladım tabii, çünkü yeryüzünde bilmediğim fener işareti
yok!! Sular seller gibi anlayacağınız.. “ Geçtin” dedi görevli bana!
Ben dumur şeklinde bakarken, o, masada oturan diğer iki görevliye
“feneri bildi!!” diyerek durumu izah etti!
Üstünde resmim olan ve yazılı puanımı
içeren (ne aldığımı söylemeye gerek var mı, VOLE!) kağıda 85 yazdı..
Benim dumur halim devam ediyor.... “Çık” dedi bana, veee çıktım.. Ama
kapı ana baba günü.. Bekleyenlere, içeride sorulan onlarca soru (..)
hakkında tiyolar vererek merdivenlerden indim..
Gelsin “Sütlü Nuriye”!!..
“Zorlu” bir sınav ve “başarmanın” dayanılmaz hafifliği!.. Hak etmedim
mi???
(Bu arada biz hanımlardan ve ardından “torpilli beyler” den sonra
salona alınan “sıradan” baylara bir kaç’dan bile fazla soru sorulmuş
olduğu hakkında söylentileri duydum!!)
Geçmişler olsun cümlemize...
Yazan: İLDÜT (İsmi Lazım Değil, Üstelik
Tehlikeli)
((*) İsimler bende gizli, belki zülfiyare dokunur!! Memo mu?? Yurdum
insanının % 30’u böyle çağırılıyor ya!..)
İldüt'e
teşekkürlerimizle
Denizce

19.07.2002
|
|