http://www.yankiyazgan.com
Ben herhangi bir şirket yöneticiliği, şirket sahipliği
vs.gibi klasik anlamdaki bir ekonomik üretim biriminde yer
almadım. Ekonomiden pek anlamıyorum ama aileler konusunda uzman
sayılan kişilerden birisiyim. O sebeple aile hayatıyla iş hayatı
arasındaki ilişkiye değinmek istiyorum.
Bu konuya merak sarmam da başka vesileyle oldu. Tabii
ailelerle çalışmak zaten işim. Her yaştan çocukla çalışıyorum.
Çocuk psikiyatrisi, üst ihtisas olarak yaptığım bir işti. Aile
olmadan bir çocuğun olmadığını, herkesin bir annesi, babası,
halası, amcası, içinde yer aldığı bir sistem vardır. Bu sisteme
genel olarak aile diyoruz.
Türkiye’de iş yapan insanlar açısından ailenin önemi konusuna
gelince; galiba 2005 yılıydı: Kurumsal Yönetim Derneği’nin o
dönemdeki yöneticisi, benim çalışmalarına Anadolu’da yapılan
turnelerde, oradaki şirket sahiplerine yapılacak kurslara
katkıda bulunup, bulunamayacağımı sordu. Şirket olmak, aile
kalmak kavramı bu şekilde çıktı. Ben önce çekine çekine gittim.
Çünkü herkesin daha çok merak ettiğinin, “Nasıl daha çok kar
ederiz, dolar gelecek ay ne kadar olacak?” gibi sorular
olacağını düşündüm.
İlk gittiğim yer Denizli’ydi. Denizli Sanayi ve Ticaret
Odası’nın konferans salonunda, birazdan bahsedeceğim konuları
biraz daha detaylı ve daha geniş bir zaman dilimi içerisinde ele
aldığımızda enteresan bir ilgi ile karşılaştım. Gelen sorular
açıkçası beni mahçup etti. Sonra yaklaşık on dört ilde
tekrarlandı bu turne. O zaman içerisinde, İstanbul dışında iş
yapan insanlarla tanışma, deneyim paylaşma şansım oldu. Benim
karşımdakilere ne kadar katkım oldu bilmiyorum ama benim zihnimi
açıcı bir etkisi oldu.
Başlarken, “Aile kimdir, nedir?” sorusunun cevabını
hatırlatmak faydalı. Yine Anadolu turnelerindeki tartışmalardan
birinde, birisi dedi ki; “Yanında pijama ile gezebildiğimiz
herkes aile sayılır.” Aslında bu çok mizahi gözükmekle birlikte,
oldukça gerçekçi bir yaklaşım. Düşünün, hayatınızda kimin
yanında pijamayla, ya da eşdeğer kılık neyse sizin evde,
gezebildiğinizi düşünürseniz, bunların çoğunu aile üyelerimizin
oluşturduğunu, hatta her aile üyesinin de bu kapsam içerisine
girmediğini görebilirsiniz.
Burada bir başka şey, aile kavramıyla hepimizin aklında doğan
bir yakınlık olduğunu biliyoruz. Çünkü yakınlığı, nasıl
giyindiğimizin, nasıl göründüğümüzün, karşımızdaki tarafından
bizim hakkımızda bir değer biçme aracı olarak kullanılmayacağına
da inanç olarak görebilirsiniz. Yakınlık, ailenin en iyi
tanımlayıcılarından birisi.
Aileler şirket kurduklarında, bazen, temeldeki yakınlık
prensipleriyle çelişebilecek bir ilişki ve çalışma sistemi
içerisinde de yer almak durumunda kalıyorlar. Aile şirketlerinin
hem dinamizminin, hem de yaşadığı problemlerin, yakınlık ve
yakınlığın getirdiği sorunlar ve avantajlar üzerinden
anlaşılabileceğini düşünüyorum. Aile hayatının da özünü
oluşturan, bazen ailelerimizle birlikte duyduğumuz sıcaklık,
bazen ise, o yakınlık ve o yakınlık ölçüsünde de zaman zaman
uzak kalma arzusunun doğurduğu fenalık hissidir. Örneğin; benim
11 ve 14 yaşlarında iki çocuğum var. Eşim de çocuk hekimi. Bir
haftadır yoklar, yelken kampına gittiler. Son üç gündür telefon
etmiyorlar. Ettiklerinde ise, başkalarıyla konuşuyorlar. Orada
hissettiğiniz bir şey var. Orada hissettiğiniz şey şu. Aslında
bir yandan yeterince yüz bulamadığımız için üzülüyoruz, bir
yandan da rahatlıyoruz. Çünkü bizim ellerinden tutmamıza, bize
şikayetlenmelerine artık gerek kalmıyor.
Babam seksenli yaşlarının ortasında, İzmir’de yaşıyor. Benim
özellikle yirmili, otuzlu yaşlarda onları aradığımda, bir yandan
başka işlerle meşgul olurken, babama “hı hı” diye cevap
verdiğim konuşmalarım aklıma geliyor. Bir yandan o anda onun
orada olmasını istiyorum, bir yandan ondan uzaklaşmak
istemiyorum, bir yandan da kendi hayatımı oluşturmak, bana daha
eğlenceli gelen kendi tercihlerimle uğraşmak istiyorum.
Aile böyle bir yapı. Bu, aile yapısının ilişkisiyle, bir
takım akidlerle, sözleşmelerle birbirine bağlandığını
düşündüğümüzde durum biraz karmaşıklaşıyor.
Ailenin yakınlıkla ilişkisiyle, tabii ben çocuk psikiyatrisi
uzmanıyım, işin araştırma kısmıyla daha çok ilgileniyorum.
Hepimiz birisinin evladıyız. Türkçe'ye özgü aslında, başka
dillerde evlat kelimesine eşdeğer neler var bilmiyorum ama
çocukluk bir yaş ifade ediyorsa, evlatlık bir ilişki ifade
ediyor. Hangi yaşta olursak olalım bir evladız. Evlat olma
durumunu yada bir evlat sahibi olmanın uyandırdığı duyguları
inceleyen çok araştırma var. Anne-babalara, okullara,
sistemlere, kendi yargılarımızla, değerlerimizle değil, bilimsel
temele dayanan verilerle yol gösterebilmeyi anlamamız gerekiyor.
Bu çalışmalardan birisi, 1994 yılında başlattığım, benim de
içinde olduğum ve hala devam eden bir takip çalışması. Bu
çalışmada yaptığımız şey yeni çocuk sahibi olan annelerin,
kısmen de babaların ruh hallerini takip etmek. Bu ruh hali
takibini yaparken, sadece sorular, muayeneler ve görüşme
teknikleri ile değil, modern bilimin sağladığı ve o sırada çok
yeni olan, on beş yıl önce başlamış bir işti. Beyin görüntüleme
tekniklerinden yararlanarak, insan beynindeki aktivitelerinde
çocuk – anne, çocuk – baba ilişkisinin nasıl seyrettiğine
baktık.
Çocuk, bizde en kuvvetli duyguları uyandıran varlık. Ben
kızımın doğumunu hatırlıyorum; o anki garip mutluluk hissini,
bir daha çok az zamanda hissettim. Çok kuvvetli duyguları
doğuruyor çocuklar. Kendi çocuklarımız bilhassa. Başkalarının
çocukları da doğuruyor ama kendi çocuklarımızınki biraz farklı.
Bu kuvvetli duygu hangisidir diye araştırdık bu çalışmada ve
beyin görüntülerine baktığımızda, amygdala, cingulate
bölgelerinde kan akımının fazla olduğunu gördük. Bu bölgelerin
ne iş yaptıklarını biliyor muyuz? Bu bölgeler varlıkları ve
yoklukları ile insanların duygusal yaşamında rol oynayan
bölgelerdir. Bu iki alanın sorumlu olduğu ana konu ne biliyor
musunuz? Bir anne on haftalık bebeğine baktığında, aynı zamanda
sadece korku ve tehlike ile ilgili bölgeler insan beyninde
canlanıyor. Bir anne on haftalık çocuğuna baktığı zaman, acaba
şimdi ne olacak, bugün bizi ne aksilik bekliyor, bu çocuğu
gelecekte nasıl bir yaşam bekliyor diye düşünmeye başlıyor.
Tabii ki sevgi, şefkat, mutluluk - bunlar apayrı - ama
çocuklarımızın bizde uyandırdığı en güçlü duygu bu.
Türkiye’de olsun, başka ülkelerde olsun, kişiler
doğduklarında, genellikle doktorların, ya da ebenin, o sırada
doğumda kim bulunuyorsa ilk baktıkları şeylerden birisi, çocuğun
eli ayağı, parmakları tamam mıdır? Eli ayağı herşeyi yerinde mi
kontrol edilir ve ondan sonra sağlam bir şekilde teslim edilir
aileye; ama anne- babanın derdi o noktada bitmez. Biliyorsunuz,
çocukları ilk üç ay içerisinde uyutmak büyük bir meseledir, ama
diğer yandan o akşam çocuk kazara deliksiz uyursa bundan da
kaygılanılır. Git bir bak bakalım, acaba ne oldu diye
meraklananlar, nefes alıyor mu diye dinleyenler. Bu sebeple
çocuklarımızla hiçbir şekilde rahat etmemiz mümkün değildir.
Çünkü ana-babalığın görev tanımında rahat etmek yoktur.
Diyebilirsiniz ki; insan doğal olarak rahatına ve kolayına giden
şeyleri tercih eder. İşte bunun istisnalarından birisi çocuk
sahibi olmaktır.
Aile sadece karı koca olmak değil biliyorsunuz. Bir çocuğun
eklenmesiyle aile, tanımına sosyal ve psikolojik anlamda daha
çok kavuşuyor. Bu sebeple aileyi belirleyici şeylerden birisi
yakınlık dedik, bu yakınlığı belirleyenler hususlardan bir
tanesi de en kuvvetli duygu olan korku ve kaygı olduğunu
biliyoruz.
Nasıl bir korku ve kaygı bu? Küçük bir çocuk için, bir anneye
ya da babaya sorduğunuzda, bu kaygının özellikle kaybetmeyle
ilgili kaygılar olduğunu biliyoruz. Başına bir şey gelmesi, bir
zarar görmesi, hayatımızdan bir şekilde çıkması, uzaklaşması.
Başka bir kente okumaya yollamak, askere, işe yollamak. Çok iyi
amaçlarla, çok güzel sebeplerle olanları da kastediyorum burada.
Bunun kültürler, zamanlar ötesi olduğunu biliyoruz. Bu çizgideki
anneyi bir yün çilesi gibi düşünün. Bebek ya da çocuk ya da
genç, adam ya da kadın, aileden her uzaklaştığında biliyoruz ki
anne ve babanın hayatında başka yönde bir değişim oluyor.
Ayrılıktan hoşlanmama hali, aman ailemiz dağılmasın, kopmasın
düşüncesi oluşuyor.
İş gereği son yıllarda katıldığım aile şirketlerinin yönetim
kurulu toplantılarında ana motiflerden birisi - özellikle de
büyükler için, küçüklerin böyle bir derdi yok - birçok kişi
için, bir sonraki kuşakla olan ilişkiyi kaygının belirlemesidir.
Birçok kişi için de ailenin bir arada olması, ailenin
üyelerinin, aile içerisinden çıkmaması, yine aile olmanın gereği
olan davranışlardan birisi olabiliyor.
Bu, bazen bir şirket olmak ya da bir iş yapıyor olmak, kar
amaçlı bir süreci yönetiyor olmak durumuyla çelişebiliyor.
İstemediğimiz kişileri sistemin içinde tutabiliyor, ilgili
olmayan insanları ehil olmadıkları işlerin başına
getirebiliyoruz. Bazen sırf birinin gönlü olsun diye ticari,
finansal kararlar alabiliyoruz.
Çocuk perspektifinden baktığımızda, söz dinlememeye teşebbüs
etmek işin bir parçası. Bunu yine hepimiz kendi deneyimimizden,
annemiz, babamızın dinlemediğimiz sayısız sözü ve tavsiyesi ve
keşke dinleseydik, ya da iyi ki dinlememişizlerden biliyoruz.
Peki, burada çocuklar üzerinden baktığımızda, işi bu kadar
basite indirgememiz mümkün mü? Bir iş hayatı aksiyonunu, birinin
söz dinlemesi, ötekinin çocuğu için kaygılanması olarak
tanımlayabilir miyiz? Hayat bazen çok basit prensiplerle de
cereyan edebiliyor.
Aile olarak iş yapıldığında, ya da aile bireyleriyle iş
yaptığımızda, bizden küçüklerle iş yaptığımızda ya da iş
hayatıyla ilgili bir etkileşim içerisinde olduğumuzda bu gerçeği
de hatırlamak faydalı.
Çocukların çok değişmediğini söylüyoruz ama, anne baba da
değişmiyor. Çocuk olarak konuşuyorum; Her şey bizim mutluluğumuz
için. Ya da hepsi, o mutlu olsun, diye yapılıyor. Diğer yandan,
örneğin kariyer seçiminde; sen şurada mutlu olursun, burada
mutlu olursun diye karar alınıyor. Kimse çocuğu mutsuz olsun,
perişan olsun diye karar vermiyor. Ama bazen mutlu edicilik,
bizim açımızdan karşımızdakini mutlu etmek, biraz misafirlere
yaptığımız ikramlara benziyor. Seversiniz diye yaptık deyip
zorla yedirilmeye çalışılan yiyecekler gibi. Karşımızdaki için
uygun olmayan, ona uyup uymayacağından emin olmadığımız ama
bizim için uygun olduğunu düşündüğümüz şeylerde ailenin en
önemli yanlarından birisinin empoze edicilik olduğunu biliyoruz.
Empoze ediciliğin, kendimizce önlem alıcı davrandığımız
durumlarda, ortada bir problem yokken, problem yaratabileceğini
de akılda tutmak belki faydalı olabilir.
Akılda şu kalsın. Aile mi, şirket mi ikileminde kaldığımızda,
aradaki yerden nasıl çıkacağımızı belki düşünerek bulma
kabiliyetine hepimiz sahibiz. Düşünürken kaygının, korkunun,
yakınlığın aile bireyleri arasında ne kadar belirleyici olduğunu
hatırlamak yeterli olur.