e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Şirket Olurken Aile Kalabilir miyiz?

Prof. Dr. Yankı Yazgan    

 

 

http://www.yankiyazgan.com    

Ben  herhangi bir şirket yöneticiliği, şirket sahipliği vs.gibi klasik anlamdaki bir ekonomik üretim biriminde yer almadım. Ekonomiden pek anlamıyorum ama aileler konusunda uzman sayılan kişilerden birisiyim. O sebeple aile hayatıyla iş hayatı arasındaki ilişkiye değinmek istiyorum.

Bu konuya merak sarmam da başka vesileyle oldu. Tabii ailelerle çalışmak zaten işim. Her yaştan çocukla çalışıyorum. Çocuk psikiyatrisi, üst ihtisas olarak yaptığım bir işti. Aile olmadan bir çocuğun olmadığını, herkesin bir annesi, babası, halası, amcası, içinde yer aldığı bir sistem vardır. Bu sisteme genel olarak aile diyoruz.

Türkiye’de iş yapan insanlar açısından ailenin önemi konusuna gelince; galiba 2005 yılıydı: Kurumsal Yönetim Derneği’nin o dönemdeki yöneticisi, benim çalışmalarına  Anadolu’da yapılan turnelerde, oradaki şirket sahiplerine yapılacak kurslara katkıda bulunup, bulunamayacağımı sordu. Şirket olmak, aile kalmak kavramı bu şekilde çıktı. Ben önce çekine çekine gittim. Çünkü herkesin daha çok merak ettiğinin, “Nasıl daha çok kar ederiz, dolar gelecek ay ne kadar olacak?” gibi sorular  olacağını düşündüm.

İlk gittiğim yer Denizli’ydi. Denizli Sanayi ve Ticaret Odası’nın konferans salonunda, birazdan bahsedeceğim konuları biraz daha detaylı ve daha geniş bir zaman dilimi içerisinde ele aldığımızda enteresan bir ilgi ile karşılaştım. Gelen sorular açıkçası beni mahçup etti. Sonra yaklaşık on dört ilde tekrarlandı bu turne. O zaman içerisinde, İstanbul dışında iş yapan insanlarla tanışma, deneyim paylaşma şansım oldu. Benim karşımdakilere ne kadar katkım oldu bilmiyorum ama benim zihnimi açıcı bir etkisi oldu.

Başlarken, “Aile kimdir, nedir?” sorusunun cevabını hatırlatmak faydalı. Yine Anadolu turnelerindeki tartışmalardan birinde, birisi dedi ki; “Yanında pijama ile gezebildiğimiz herkes aile sayılır.” Aslında bu çok mizahi gözükmekle birlikte, oldukça gerçekçi bir yaklaşım. Düşünün, hayatınızda kimin yanında pijamayla, ya da eşdeğer kılık neyse sizin evde, gezebildiğinizi düşünürseniz, bunların çoğunu aile üyelerimizin oluşturduğunu, hatta her aile üyesinin de bu kapsam içerisine girmediğini görebilirsiniz.

Burada bir başka şey, aile kavramıyla hepimizin aklında doğan bir yakınlık olduğunu biliyoruz. Çünkü yakınlığı, nasıl giyindiğimizin, nasıl göründüğümüzün, karşımızdaki tarafından bizim hakkımızda bir değer biçme aracı olarak kullanılmayacağına da inanç olarak görebilirsiniz. Yakınlık, ailenin en iyi tanımlayıcılarından birisi.

Aileler şirket kurduklarında, bazen, temeldeki yakınlık prensipleriyle çelişebilecek bir ilişki ve çalışma sistemi içerisinde de yer almak durumunda kalıyorlar. Aile şirketlerinin hem dinamizminin, hem de yaşadığı problemlerin, yakınlık ve yakınlığın getirdiği sorunlar ve avantajlar üzerinden anlaşılabileceğini düşünüyorum. Aile hayatının da özünü oluşturan, bazen ailelerimizle birlikte duyduğumuz sıcaklık, bazen ise, o yakınlık ve o yakınlık ölçüsünde de zaman zaman uzak kalma arzusunun doğurduğu fenalık hissidir. Örneğin; benim 11 ve 14 yaşlarında iki çocuğum var. Eşim de çocuk hekimi. Bir haftadır yoklar, yelken kampına gittiler. Son üç gündür telefon etmiyorlar. Ettiklerinde ise, başkalarıyla konuşuyorlar. Orada hissettiğiniz bir şey var. Orada hissettiğiniz şey şu. Aslında bir yandan yeterince yüz bulamadığımız için üzülüyoruz, bir yandan da rahatlıyoruz. Çünkü bizim ellerinden tutmamıza, bize şikayetlenmelerine artık gerek kalmıyor.

Babam seksenli yaşlarının ortasında, İzmir’de yaşıyor. Benim özellikle yirmili, otuzlu yaşlarda onları aradığımda, bir yandan başka işlerle meşgul olurken,  babama “hı hı” diye cevap verdiğim konuşmalarım aklıma geliyor. Bir yandan o anda onun orada olmasını istiyorum, bir yandan ondan uzaklaşmak istemiyorum, bir yandan da kendi hayatımı oluşturmak, bana daha eğlenceli gelen kendi tercihlerimle uğraşmak istiyorum.

Aile böyle bir yapı. Bu, aile yapısının ilişkisiyle, bir takım akidlerle, sözleşmelerle birbirine bağlandığını düşündüğümüzde durum biraz karmaşıklaşıyor.

Ailenin yakınlıkla ilişkisiyle, tabii ben çocuk psikiyatrisi uzmanıyım, işin araştırma kısmıyla daha çok ilgileniyorum. Hepimiz birisinin evladıyız. Türkçe'ye özgü aslında, başka dillerde evlat kelimesine eşdeğer neler var bilmiyorum ama çocukluk bir yaş ifade ediyorsa, evlatlık bir ilişki ifade ediyor.   Hangi yaşta olursak olalım bir evladız. Evlat olma durumunu yada bir evlat sahibi olmanın uyandırdığı duyguları inceleyen çok araştırma var. Anne-babalara, okullara, sistemlere, kendi yargılarımızla, değerlerimizle değil, bilimsel temele dayanan verilerle yol gösterebilmeyi anlamamız gerekiyor.

Bu çalışmalardan birisi, 1994 yılında başlattığım, benim de içinde olduğum ve hala devam eden bir takip çalışması. Bu çalışmada yaptığımız şey yeni çocuk sahibi olan annelerin, kısmen de babaların ruh hallerini takip etmek. Bu ruh hali takibini yaparken, sadece sorular, muayeneler ve görüşme teknikleri ile değil, modern bilimin sağladığı ve o sırada çok yeni olan, on beş yıl önce başlamış bir işti. Beyin görüntüleme tekniklerinden yararlanarak, insan beynindeki aktivitelerinde çocuk – anne, çocuk – baba ilişkisinin nasıl seyrettiğine baktık.

Çocuk, bizde en kuvvetli duyguları uyandıran varlık. Ben kızımın doğumunu hatırlıyorum; o anki garip mutluluk hissini, bir daha çok az zamanda hissettim. Çok kuvvetli duyguları doğuruyor çocuklar. Kendi çocuklarımız bilhassa. Başkalarının çocukları da doğuruyor ama kendi çocuklarımızınki biraz farklı.

Bu kuvvetli duygu hangisidir diye araştırdık bu çalışmada ve beyin görüntülerine baktığımızda, amygdala, cingulate bölgelerinde kan akımının fazla olduğunu gördük. Bu bölgelerin ne iş yaptıklarını biliyor muyuz? Bu bölgeler varlıkları ve yoklukları ile insanların duygusal yaşamında rol oynayan bölgelerdir. Bu iki alanın sorumlu olduğu ana konu ne biliyor musunuz? Bir anne on haftalık bebeğine baktığında, aynı zamanda sadece korku ve tehlike ile ilgili bölgeler insan beyninde canlanıyor. Bir anne on haftalık çocuğuna baktığı zaman, acaba şimdi ne olacak, bugün bizi ne aksilik bekliyor, bu çocuğu gelecekte nasıl bir yaşam bekliyor diye düşünmeye başlıyor. Tabii ki sevgi, şefkat, mutluluk - bunlar apayrı - ama çocuklarımızın bizde uyandırdığı en güçlü duygu bu.

Türkiye’de olsun, başka ülkelerde olsun, kişiler doğduklarında, genellikle doktorların, ya da ebenin, o sırada doğumda kim bulunuyorsa ilk baktıkları şeylerden birisi, çocuğun eli ayağı, parmakları tamam mıdır? Eli ayağı herşeyi yerinde mi kontrol edilir ve ondan sonra sağlam bir şekilde teslim edilir aileye; ama anne- babanın derdi o noktada bitmez. Biliyorsunuz, çocukları ilk üç ay içerisinde uyutmak büyük bir meseledir, ama diğer yandan o akşam çocuk kazara deliksiz uyursa bundan da kaygılanılır. Git bir bak bakalım, acaba ne oldu diye meraklananlar, nefes alıyor mu diye dinleyenler. Bu sebeple çocuklarımızla hiçbir şekilde rahat etmemiz mümkün değildir. Çünkü ana-babalığın görev tanımında rahat etmek yoktur. Diyebilirsiniz ki; insan doğal olarak rahatına ve kolayına giden şeyleri tercih eder. İşte bunun istisnalarından birisi çocuk sahibi olmaktır.

Aile  sadece karı koca olmak değil biliyorsunuz. Bir çocuğun eklenmesiyle aile, tanımına sosyal ve psikolojik anlamda daha çok kavuşuyor. Bu sebeple aileyi belirleyici şeylerden birisi yakınlık dedik, bu yakınlığı belirleyenler hususlardan bir tanesi de en kuvvetli duygu olan korku ve kaygı olduğunu biliyoruz. 

Nasıl bir korku ve kaygı bu? Küçük bir çocuk için, bir anneye ya da babaya sorduğunuzda, bu kaygının özellikle kaybetmeyle ilgili kaygılar olduğunu biliyoruz. Başına bir şey gelmesi, bir zarar görmesi, hayatımızdan bir şekilde çıkması, uzaklaşması. Başka bir kente okumaya yollamak, askere, işe yollamak. Çok iyi amaçlarla, çok güzel sebeplerle olanları da kastediyorum burada. Bunun kültürler, zamanlar ötesi olduğunu biliyoruz. Bu çizgideki anneyi bir yün çilesi gibi düşünün. Bebek ya da çocuk ya da genç, adam ya da kadın, aileden her uzaklaştığında biliyoruz ki anne ve babanın hayatında başka yönde bir değişim oluyor. Ayrılıktan hoşlanmama hali, aman ailemiz dağılmasın, kopmasın düşüncesi oluşuyor.

İş gereği son yıllarda katıldığım aile şirketlerinin yönetim kurulu toplantılarında ana motiflerden birisi - özellikle de büyükler için, küçüklerin böyle bir derdi yok - birçok kişi için, bir sonraki kuşakla olan ilişkiyi kaygının belirlemesidir. Birçok kişi için de ailenin bir arada olması, ailenin üyelerinin, aile içerisinden çıkmaması, yine aile olmanın gereği olan davranışlardan birisi olabiliyor.

Bu, bazen bir şirket olmak ya da bir iş yapıyor olmak, kar amaçlı bir süreci yönetiyor olmak durumuyla çelişebiliyor. İstemediğimiz kişileri sistemin içinde tutabiliyor, ilgili olmayan insanları ehil olmadıkları işlerin başına getirebiliyoruz.  Bazen sırf birinin gönlü olsun diye ticari, finansal kararlar alabiliyoruz.

Çocuk perspektifinden baktığımızda, söz dinlememeye teşebbüs etmek işin bir parçası. Bunu yine hepimiz kendi deneyimimizden, annemiz, babamızın dinlemediğimiz sayısız sözü ve tavsiyesi ve keşke dinleseydik, ya da iyi ki dinlememişizlerden biliyoruz. Peki, burada çocuklar üzerinden baktığımızda, işi bu kadar basite indirgememiz mümkün mü? Bir iş hayatı aksiyonunu, birinin söz dinlemesi, ötekinin çocuğu için kaygılanması olarak tanımlayabilir miyiz? Hayat bazen çok basit prensiplerle de cereyan edebiliyor.

Aile olarak iş yapıldığında, ya da aile bireyleriyle iş yaptığımızda, bizden küçüklerle iş yaptığımızda ya da iş hayatıyla ilgili bir etkileşim içerisinde olduğumuzda bu gerçeği de hatırlamak faydalı.

Çocukların çok değişmediğini söylüyoruz ama, anne baba da değişmiyor. Çocuk olarak konuşuyorum; Her şey bizim mutluluğumuz için. Ya da hepsi, o mutlu olsun, diye yapılıyor. Diğer yandan, örneğin kariyer seçiminde; sen şurada mutlu olursun, burada mutlu olursun diye karar alınıyor. Kimse çocuğu mutsuz olsun, perişan olsun diye karar vermiyor. Ama bazen mutlu edicilik, bizim açımızdan karşımızdakini mutlu etmek, biraz misafirlere yaptığımız ikramlara benziyor. Seversiniz diye yaptık deyip zorla yedirilmeye çalışılan yiyecekler gibi. Karşımızdaki için uygun olmayan, ona uyup uymayacağından emin olmadığımız ama bizim için uygun olduğunu düşündüğümüz şeylerde ailenin en önemli yanlarından birisinin empoze edicilik olduğunu biliyoruz. Empoze ediciliğin, kendimizce önlem alıcı davrandığımız durumlarda, ortada bir problem yokken, problem yaratabileceğini de akılda tutmak belki faydalı olabilir. 

Akılda şu kalsın. Aile mi, şirket mi ikileminde kaldığımızda, aradaki yerden nasıl çıkacağımızı belki düşünerek bulma kabiliyetine hepimiz sahibiz. Düşünürken kaygının, korkunun, yakınlığın aile bireyleri arasında ne kadar belirleyici olduğunu hatırlamak yeterli olur.


Prof. Dr. Yankı Yazgan'a teşekkürlerimizle

Denizce

22.12.2009