|

Anıtların, camilerin, antik yapıların, sarnıç ve sarayların
süslediği Sultanahmet semti, hemen her köşesinden yansıyan
tarihiyle İstanbul’un soylu ve zengin geçmişine güzel ve çarpıcı
renklerin katıldığı yer.
Yüzyıllar ötesinden bu yana dünya güzeli İstanbul’un üzerinde
dolaşan martılar, Tarihi Yarımada’nın orta yeri Sultanahmet’e
ayrı bir ilgi gösterirler. Gece gündüz demeden kirli beyaz
kanatlarını çırpar; arsız, şımarık bağrışmalarıyla minarelerin
ve kubbelerin arasında süzülüp dururlar. Bir tarafta Sultan I.
Ahmed’in yaptırmış olduğu, adını tüm bir semt ve meydana veren
altı minareli muhteşem cami, öteki yanda dünya tarihinin
sekizinci harikası Ayasofya, onların berisinde dünyanın en eski
anıtları arasında yer alan Mısır firavunu III. Tutmosis’in dört
bin yıllık dikilitaşı...

Sultanahmet dünyanın dört bir köşesinden İstanbul’a
gelenlerin gezip görmek istedikleri yerlerin başında gelir.
Çünkü, burası iki büyük imparatorluğun başkentine merkez
oluşturmuş; şenliklerin, bayramların, törenlerin yanı sıra kimi
isyan ve baş kaldırmaların tarihe yazıldığı bir yer olarak
birbirinden görkemli yapılarla bezenmiştir.

Burada tarih, meydandan; bir zamanlar içinde at arabalarının
koşturulduğu, törenlerin yapıldığı altmış bin kişilik
Hipodrom’un izleriyle başlar. Roma’daki Circus Maximus’un ikinci
bir eşidir bu Hipodrom. Bizans’ın egemenliği altındaki ülkelerin
topraklarından getirtilmiş anıtlar, kente adını vermiş
Konstantinus’tan Ayasofya’yı yaptıran Justinianus’a, Bizans
imparatorlarının prestijlerini simgeleyen anıtları üzerinde
taşır.
Anıtların
Yükseldiği Meydan
Antik Hipodrom’dan günümüze kalmış üç önemli anıttan biri,
İstanbul’un en yaşlı anıtı olarak kabul edilen Mısır’dan
getirtilen firavun III. Tutmosis’in Tanrı Amon için yaptırmış
olduğu dikilitaştır. Anıt 390 yılında İmparator Teodosius
tarafından kente getirtilir. Üzerindeki yontu ve
hiyerogliflerden de anlaşıldığı üzere, III. Tutmosis Mısır’ı
düşmanlardan, bulaşıcı hastalıklardan, afetlerden koruyan
tanrısı Amon’a şükranlarını sunuyor.

Mısır dikilitaşının hemen yanı başında, tarihi MÖ 470’li
yıllara uzanan ikinci bir anıt yer alıyor. Burmalı ya da Yılanlı
Sütun adı verilen anıt, MÖ 479 tarihinde Yunanistan’ın Platea
Ovası’nda Pers ordularına karşı kazanılan zaferin ertesinde,
Persler’den arta kalan kılıç, kalkan, zırh ve miğferlerin ateşte
eritilip şekillendirilmesiyle yapılmış. Aradan yüzyıllar gelip
geçmiş, adını kente veren İmparator Konstantinus, prestij
göstergesi bu anıtı Delphoi Tapınağı’ndan İstanbul’a kadar
getirtip Hipodrom’un orta yerine koydurmuş. Günümüze tamamı
ulaşamayan anıtın yılan başlarından birinin alt çenesi bugün
British Museum’da, bir diğer parça da İstanbul Arkeoloji
Müzeleri’nde sergileniyor.
Antik Hipodrom’dan günümüze gelmiş olan üçüncü anıt ise 21
metre yüksekliğindeki Örme Sütun… Bir zamanlar Hipodrom’daki
büyük bir kaidenin üzerinde bronzdan yapılmış ‘quadriga’ adı
verilen dörtlü at heykel grubu da bulunurmuş. Ancak 13. yüzyılda
Haçlılar tarafından İtalya’ya götürülen bu heykel grubu bugün
Venedik’teki San Marco Kilisesi’ni süslüyor.
Semte Adını
Veren Cami
Hipodrom Meydanı’nın bir tarafında bugün Türk İslam Eserleri
Müzesi olarak kullanılan, Osmanlı İmparatorluğu’nun ünlü
hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’a damat olmuş, aynı zamanda da
vezirlik yapmış İbrahim Paşa’nın sarayı yükseliyor. Müzedeki
nadide halılar, birbirinden güzel ahşap ve taş eserler Türk
İslam sanatının en güzel ve en nadir örnekleri arasında yer
alıyor. Ama Hipodrom Meydanı’nın öteki tarafında kubbesinden
duvarlarına mavinin değişik tonlarını barındırdığı için,
Batılıların geçmişten beri ‘Blue Mosque’ (Mavi Cami) adını
vermiş oldukları; buradaki bütün bir semte adını veren, dünyaca
ünlü mimarlık harikası altı minareli Sultanahmet Camii
yükseliyor.

Taşları dantel gibi işlenmiş şerefelerinden kalem
gibi dimdik ayakta duran minarelerine; bir simetri harikası
kubbelerinden duvarlarını süsleyen 21.043 adet İznik çinisine
kadar kendine has bir özgünlük sergiliyor. Osmanlı
İmparatorluğu’nun on dördüncü padişahı Sultan Ahmed, tahta
geçtiği günden itibaren, Ayasofya’nın karşısında yükselecek
camisini yaptırmaya başlamış. Mimar Koca Sinan ekolünde yetişen
Sedefkâr Mehmet Ağa öyle muhteşem bir cami yapmış ki padişahına;
9 Haziran 1617 tarihinde büyük bir törenle kapıları ibadete
açılmış.
Antik Dünyanın
Sekizinci Harikası
Tarihi yarımada üzerinde Sultanahmet Camii’nden sonra
geçmişten günümüze minyatürlere, gravürlere, tablo ve
fotoğraflara kazınmış İstanbul siluetindeki ikinci yapı, kimi
tarihçiler tarafından antik dünyanın sekizinci harikası olarak
gösterilen Ayasofya’dır. Ortaçağ’dan itibaren Batı ülkelerinin
inşa etmeye başladıkları büyük kiliselerin atası olarak kabul
edilen bu muhteşem eser, Bizans altın çağının ünlü imparatoru,
ölümünden sonra azizlik mertebesine çıkarılmış Justinianus
tarafından inşa ettirilmiş. Dile kolay, yalnızca beş yıl sürmüş
55,60 metre yüksekliğindeki bu muhteşem yapının inşası.
Yapımında farklı ülkelerden gelen binlerce insan çalışmış.
Kiliseyi inşa eden iki büyük mimarın ölümsüzleşen adları
günümüze dek gelmiş: Aydınlı Antemius ile Miletli İzidor...
Ayasofya sütunları, duvarlarındaki mermer panoları ve değerli
mozaikleriyle Bizans sanatının görkemli zenginliğini yüzyıllar
ötesinden günümüze yansıtıyor.
Semtin Diğer
Zenginlikleri
Şüphesiz Sultanahmet yalnızca Ayasofya, Sultanahmet Camii ve
antik Hipodrom’a ait anıtlardan oluşmuyor. Aynı semtin sınırları
içinde birbirlerinden uzak olmayan mesafelerde, ilginç başka
tarihi zenginlikler de var. Haznesinde barındırmakta olduğu su
ile dünyada bir başka benzeri olmayan, 6. yüzyıla ait 336
sütunlu Yerebatan Sarnıcı; Kanuni Sultan Süleyman’ın sevgili eşi
Hürrem’in yaptırmış olduğu Haseki Sultan Hamamı; 1902 yılında
tüm parçaları Almanya’dan gönderilen, Kaiser II. Wilhelm’in
İstanbullular’a armağan etmiş olduğu Alman Çeşmesi; eski Bizans
imparatorluk sarayından kalan zemin mozaiklerinin sergilendiği
Mozaik Müzesi; Bizans’ın sıfır noktasını oluşturan Million
Anıtı’na ait parça; 16. yüzyılın nam yapmış ünlü sadrazamı
Sokullu Mehmet Paşa’nın Külliyesi; Fransız asıllı Nakşıdil
Sultan’ın yaptırdığı çeşme; Binbirdirek Sarnıcı ve tabii ki eski
evlerden, tekkelerden, medreselerden, konaklardan oluşan birçok
tarihi yapı Sultanahmet Meydanı ve çevresinin zenginliklerine
zenginlik katıyor. İnsanlar kadar martıların, güvercinlerin ve
kedilerin de sevdalı olduğu bu pitoresk, tarihi semt, dünya
kenti İstanbul’un güzelliklerine güzellik katan yapılarıyla,
yüzyıllar ötesinden günümüze süregelen görkemli, gizemli, soylu
bir geçmişin izlerini barındırmaya devam ediyor.

Yazı: Turgay Tuna
Foto: Sinan Çakmak
Kaynakça:
SkyLife - Ağustos 2007
Turgay Tuna ve
Sinan Çakmak'a teşekkürlerimizle
Denizce

25.10.2007
|