| |
Saatimiz olmasa acaba neler olurdu? Sabah nasıl kalkardık?
Okula ya da işe gitme zamanını nasıl anlardık? Trene, otobüse
nasıl yetişirdik? Saatlerin, yaşamımızın vazgeçilmez birer
parçası olduğu kesin.
Şimdi gözlerimizi kapayalım ve günümüzden 2000, hatta 3000
yıl öncesini düşünelim. Atalarımızın o yıllarda saatleri var
mıydı? Eğer yoksa zaman kavramını nasıl algılıyorlardı?
Zaman kavramı, ilk çağlardan bu yana insanları en fazla
meşgul eden problemlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü
insanlar, mağaralardan çıkıp yerleşik düzende yaşamaya
başlayınca zamana daha fazla önem vermeye başlıyorlar. Örneğin,
tarımla uğraşanlar tohumları ne zaman dikeceklerini, ne zaman
biçeceklerini hesaplamaya çalışıyorlar ve böylece ilk takvim
keşfediliyor.
Tarihçiler, insanların zamanı dilimleme, yani takvim yapma
konusuyla ilk kez günümüzden yaklaşık 5000-6000 yıl öncesinde
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ilgilendiklerini söylüyorlar. Bu
tarihlerde insanlar yalnızca ayları ve yılları
hesaplayabiliyorlardı. Ancak, bu işin nasıl ve ne türden bir
gruplandırmayla yapıldığı kesin olarak bilinmiyor. Bu
topraklarda yaşayan Asur, Sümer gibi eski uygarlıkların yok
olması sonucunda, bu tür bilgiler de yok olmuştu. Bu yüzden
bizler o yıllarda kol saatine benzer saatlerin var olup
olmadığını bilemiyoruz. İnsanoğlu yıl ve mevsim gibi kavramları
keşfettikten çok uzun bir süre sonra, aydınlık ve karanlığı,
saate benzer şekilde bölümlere ayırmaya başlıyor. Saatlerde
geçerli olana benzer hesaplamalar da ilk kez Eski Mısır
uygarlığında uygulanıyor. O dönemde saatin keşfi de, matematik
biliminin keşfinde olduğu gibi Eski Mısır’da yaşamı olumsuz
etkileyen Nil Nehri’nin taşacağı zamanı hesaplamak kaygısından
kaynaklanıyor.
Bizim bugün kullandığımız anlamdaki ilk saat MÖ 1500
yıllarına rastlıyor. Eski Mısır’da kullanılan güneş saatleri
günün yalnızca ışık alan kısmını dilimlere ayırabiliyordu.
Güneş’in belli zamanlardaki izdüşümlerinden yola çıkılarak
yapılan bu saatler, on bölümlüydü. Bu bölümlerden ikisi sabah ve
akşam gözlenen alacakaranlığı gösterirken, geriye kalan bölümler
de 180 dereceyle temsil ediliyor ve öğle saatlerini
gösteriyordu. Ancak bu saatlerin en kötü yanı, Güneş’in
görünmediği kapalı havalarda ve geceleri kullanılamamalarıydı.
Bu yüzden, gece de kullanılabilecek bir saatin yapılması
gerekiyordu. İşte bu gereksinim sonucunda su saatleri
keşfedildi.
Su saatleri tarih boyunca zamanı hesaplamada kullanılan en
eski aletler olarak kabul ediliyor. Eski Yunan uygarlığında su
saatleri MÖ 400 yıllarında kullanılmaya başlanıyor. Önceleri
yalnızca geceleri kullanılan bu saatler, güneş saatlerine göre
daha pratik olmaları nedeniyle daha sonraları gündüzleri de
kullanılmaya başlıyor ve bir süre sonra güneş saatlerinin yerini
tümüyle alıyor. Ancak, bu saatlerin en önemli eksikliği, her
zaman aynı hızda çalışmamalarıydı. Ölçme sisteminin suyun akış
hızına göre yapılıyor olması ve bu hızın havanın sıcaklığına
göre ve basınca göre değişmesi, gün içinde 50 ile 70 dakikaya
varan hatalara neden olabiliyordu. Ancak tüm bu özelliklere
rağmen su saatleri, pratik olmaları nedeniyle 20. yüzyıla kadar
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kullanılmaya devam edildi.

Klepsidra adı verilen su saatleri ilk yapıldığında 12 saati
gösteriyorlardı. Bu saatler, iki büyük su kabından oluşuyordu ve
birinci kaba doldurulan su, çok küçük bir delikten altta yer
alan toplama kabına akıyordu. Üzerinde işaretler olan toplama
kabında 12 saat işaretleniyor ve su aktıkça yükselen su düzeyi
zamanın dilimlerini gösteriyordu. Böylece, 12 saati gösteren su
saatleri önceleri günde iki kez kullanılırken, daha sonra 24
saati gösterecek şekilde tasarlanmaya başladılar. Kısa zamanda
çeşitli dişli sistemlerinin de eklenmesiyle bugünkü saatlerde
kullanılan kadran ve akrep sistemi ortaya çıktı. Eski Mısır’da
keşfedilen bu su saatleri bir süre sonra Platon tarafından
Yunanistan’a, Cornelius Scipio Nasica tarafından Roma’ya
tanıtıldı. İlk yapıldıklarında çeşitli kusurları olmasına
karşın, batı dünyasına taşınınca birçok bilimadamının ilgi odağı
haline geldiler. Batı dünyasında bilimin ilerlemesi ve
hidrostatik yasalarının daha iyi anlaşılmasıyla çok daha
gelişmiş su saatleri yapıldı. Örneğin, yoğunluk farkını azaltmak
için saf su kullanılmaya başladı ve eklenen yeni düzeneklerle
saatlerin dışında günleri, ayları ve yılları gösteren çok büyük
boyutlu klepsidralar yapıldı. Ancak tüm bu gelişmelere karşın,
hava sıcaklığına bağlı olarak su saatlerinin yaz aylarında kış
aylarına göre daha hızlı çalışmaları, onları devamlı kontrol
etme gereksinimini doğurmuştu. Bu nedenle, hiç hata yapmayacak
bir saatin icadı konusunda yapılan yeni arayışlar sonucunda, bir
sarkacın salınımıyla çalışan ilk mekanik saat 1656 yılında icat
edildi. Böylece kısa bir süre içinde bölgeye ve iklime bağlı
olarak 50 dakika hata payı olan su saatleri, hata payı günde
yalnızca 1 dakika olan mekanik saatlere yerlerini bıraktılar.
Günümüzde mekanik saatlerin yerini, neredeyse hiç hata
yapmayan atom saatlerinin almaya başladığını görüyoruz. Belki
gelecekte siz de kolunuza bir atom saati takabilirsiniz. Ama
birkaç dakika sizin için önemli değilse ve pil parası vermek
istemiyorsanız, kendinize bir su saati de yapabilirsiniz.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Haziran 2005
Cenk Durmuşkahya'ya
teşekkürlerimizle
Denizce

07.04.2009
|
|