e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Tahammül Edemem Aykırı Olana

 Prof. Dr. Yankı Yazgan    

 


http://www.yankiyazgan.com    

Ülkemizin toplumsal renklerinde giderek belirginleşen değişiklikler üzerine, piyanist-besteci Fazıl Say’ın “bu memleketten giderim” dediğini duyup, okudum. İlk başta, “ya, böyle de konuşulur mu”, gibisinden düşündüysem de, bir televizyon programında Say’ın babasının gösterilen tepkinin fazlalığı üzerine söyledikleri aklımı kurcaladı: Fazıl Say’ın hoşgörüsüzlüğünü eleştiren özellikle yönetim kademesindeki kişilerin hoşgörüsüzlüğünü ne yapacağız? Neden bu kadar tahammülsüz olur, kendilerine tahammül edilmediğinden devamlı yakınanlar?

Tahammülsüzlük. Böyle sorular sorduğum yazılardan sonra okurlardan mesajlar geliyor: “böyle sorulara cevap bul, diye, sana bir köşe tahsis edilmiş, sen cevap vereceğine soru soruyorsun”. Hafiften sinirli, hayal kırıklığına uğramış, beklediğini bulamamış okurlarımın mektupları devam ediyor: ‘üstelik psikiyatri uzmanı değil misin?” Zaten o yüzden her düşündüğümü yazamıyorum sevgili okur. Tahammülsüzlük herkese yayılmış gibi gözüküyor.

Emniyet şeridi iktidarı. Emniyet şeridinde gitme hakkını kendinde gören milletvekilinin yaptığını aracının tepesine yanardöner bir lamba koyan herkes yapmaya hevesli değil mi? Hepimizin firsat bulduğunda, ele geçirdiğinde suyunu çıkartma potansiyeline sahip olduğumuz “iktidarda olma” durumunu yaşayanlara tahammülümüz ise sonsuz; beşer onar arabalık konvoyları ve eskortları ile hayatımızı zora sokmalarına hak veriyor, “koskoca adamlar, o kadar olacak” diyebiliyoruz. Belki bir gün biz de onlardan birisi oluruz; ya da, koca adam olmanın emniyet şeridinden gitme kısmını gerçekleştiririz. O da yeter.

Başkasının başarısına üzülmek.. Benzer bir durum, Orhan Pamuk’un söylediği aktarılan sözler için de geçerli değil miydi? En iyisi “doğru ya da yanlış, öyle konuşulur mu, öyle söylenir mi?” düzeyinde kalan eleştirilerin hedefi olan kişinin Nobel Edebiyat Ödülü almasına bile üzüldüğümüzde (yazının gelişi birinci çoğul kullanıyorum), herhalde bir tahammül ve hoşgörü ülkesi olduğumuz söylenemezdi..

Önümdeki masada Vanity Fair dergisinin Aralık sayısının 254’üncü ve 255’inci sayfası açık duruyor. New York Halk Kütüphanesi’nin 10 yıldır “aslanlar” listesine kattığı sanat-kültür alanından kişilerin (film yönetmeni Martin Scorsese, DNA kaşifi James Watson, romancı Jhumpa Lahiri gibi) topluca çekilmiş bir aile fotoğrafı iki sayfayı birden kaplıyor. Tanıdık bir sima, Orhan Pamuk da sağ üst köşede...

Sinir olmak. Buna üzülenler ya da sinirlenenler çoğunlukta oluyorsa, bize aykırı gelen ya da rahatsız edici bulduğumuz düşünce ve sözlere tahammül bekleyebilir miyiz? “Ama o bizim için katil demişti?”... Peki, yüzlerce insanı sırf başka mezhepten diye kıyımdan geçirenler için, “bana milliyetçiler cinayet işliyorlar, dedirtemezsiniz” diyenlere, ülkeyi kana bulayıp, doğrudan toplumun zarar görmesinde rolü olanlara, ve sonra da ülkenin yönetiminde en kritik siyasi görevlere yükselenlere, eğer tahammül gösterildiyse, yazarçizerlere, sanatçılara (benzer hatalar yaptıklarını düşündüğümüzde) neden aynı tahammül gösterilemiyor?

Saçmalama özgürlüğü. Burada sadece siyasi görüşlerin geçmişi ya da neoliberal/mikrofaşist ortamlarla sınırlı bir durumun rolü olmadığını düşünüyorum. Yazarçizerlere, sanatçılara kolayca sinir olabiliyorsak, herkese fazlasıyla tanıdığımız “saçmalama özgürlüğü”nü onlardan esirgiyorsak, kısacası tahammülsüz isek, kendimizi onlardan çok farklı ve uzak hissetmemiz mi bütün sebep?

Bu uzaklık, sevmezlik, Orhan Pamuk, Fazıl Say gibi söyledikleri genel eğilimlere aykırı bulunan, sanatları da geniş kitlelerin sevdiği cinsten olmayanlarla sınırlı olsaydı, belki durumu bir “antielitist” tavır olarak görüp, sınıfsal bir zemin arayıp bulmayı başarabilirdik.

Televolelerde makaraya alınan, özel hayatlarını seyredip kendilerini pek tanımadığımız halde, bize gösterildiği kadarıyla kişiliklerine sinir olduğumuz şarkıcı, oyuncu, futbolcuların düşünsel düzeyde olmasa bile, davranışlarındaki tutarsızlıklara ya da yanlış gördüğümüz hallerine de aynı hoşgörüsüzlüğü (belki biraz daha yumuşağını) layık görmüyor muyuz?

Belki iktidar olabiliriz. Siyasetçi olmamız, yasaları çiğnememiz, insanların hayatları üzerinde kendi iradeleri ve izinleri ile hegemonya kurabilmemiz, bunların hepsi şarkı söylemekten, dans etmekten, hikaye yazmaktan, piyano çalmaktan daha mümkün ve erişilebilir hedefler belki de. Her an iktidarı ele geçirebiliriz, (başkaları nasıl yaptıysa) biz de güçten kudretten bir pay kapabiliriz, bizim de sıramız gelir umuduyla, bize yapılan haksızlıklara, insafsızlıklara ses çıkartmıyor, hatta alkış tutabiliyoruz. Hele çoğunlukta hissediyorsak kendimizi...

Yazar-çizer olamayız. Ama yazar-çizer olmak, sanatçı olmak, hele toplumun ezici çoğunluğu ile ters düşmekten korkmadan, çoğunluğa göre “saçmalayarak” konuşabilmek bizim için uzaktan öte erişilemez bir nokta...

Onlara, hele hoşumuza gitmeyen sözlerine ve düşüncelerine, bunları ortaya atma cüretlerine hoşgörümüz, tahammülümüz yok. Boşuna da beklemesinler.

İçimizdeki hoşgörüsüz için onlardan daha ideal bir hedef olabilir mi?.

Yazım maalesef yine bir soru ile bitti. Zaten “bu psikiyatrlar, psikologlar ne işe yararlar, soru sormaktan başka?”   

 

Prof. Dr. Yankı Yazgan'a teşekkürlerimizle

Denizce

15.01.2008