| |
http://www.yankiyazgan.com
Ülkemizin toplumsal renklerinde giderek belirginleşen
değişiklikler üzerine, piyanist-besteci Fazıl Say’ın “bu
memleketten giderim” dediğini duyup, okudum. İlk başta, “ya,
böyle de konuşulur mu”, gibisinden düşündüysem de, bir
televizyon programında Say’ın babasının gösterilen tepkinin
fazlalığı üzerine söyledikleri aklımı kurcaladı: Fazıl Say’ın
hoşgörüsüzlüğünü eleştiren özellikle yönetim kademesindeki
kişilerin hoşgörüsüzlüğünü ne yapacağız? Neden bu kadar
tahammülsüz olur, kendilerine tahammül edilmediğinden devamlı
yakınanlar?
Tahammülsüzlük. Böyle sorular sorduğum yazılardan sonra
okurlardan mesajlar geliyor: “böyle sorulara cevap bul, diye,
sana bir köşe tahsis edilmiş, sen cevap vereceğine soru
soruyorsun”. Hafiften sinirli, hayal kırıklığına uğramış,
beklediğini bulamamış okurlarımın mektupları devam ediyor:
‘üstelik psikiyatri uzmanı değil misin?” Zaten o yüzden her
düşündüğümü yazamıyorum sevgili okur. Tahammülsüzlük herkese
yayılmış gibi gözüküyor.
Emniyet şeridi iktidarı. Emniyet şeridinde gitme hakkını
kendinde gören milletvekilinin yaptığını aracının tepesine
yanardöner bir lamba koyan herkes yapmaya hevesli değil mi?
Hepimizin firsat bulduğunda, ele geçirdiğinde suyunu çıkartma
potansiyeline sahip olduğumuz “iktidarda olma” durumunu
yaşayanlara tahammülümüz ise sonsuz; beşer onar arabalık
konvoyları ve eskortları ile hayatımızı zora sokmalarına hak
veriyor, “koskoca adamlar, o kadar olacak” diyebiliyoruz. Belki
bir gün biz de onlardan birisi oluruz; ya da, koca adam olmanın
emniyet şeridinden gitme kısmını gerçekleştiririz. O da yeter.
Başkasının başarısına üzülmek.. Benzer bir durum, Orhan
Pamuk’un söylediği aktarılan sözler için de geçerli değil miydi?
En iyisi “doğru ya da yanlış, öyle konuşulur mu, öyle söylenir
mi?” düzeyinde kalan eleştirilerin hedefi olan kişinin Nobel
Edebiyat Ödülü almasına bile üzüldüğümüzde (yazının gelişi
birinci çoğul kullanıyorum), herhalde bir tahammül ve hoşgörü
ülkesi olduğumuz söylenemezdi..
Önümdeki masada Vanity Fair dergisinin Aralık sayısının
254’üncü ve 255’inci sayfası açık duruyor. New York Halk
Kütüphanesi’nin 10 yıldır “aslanlar” listesine kattığı
sanat-kültür alanından kişilerin (film yönetmeni Martin
Scorsese, DNA kaşifi James Watson, romancı Jhumpa Lahiri gibi)
topluca çekilmiş bir aile fotoğrafı iki sayfayı birden kaplıyor.
Tanıdık bir sima, Orhan Pamuk da sağ üst köşede...
Sinir olmak. Buna üzülenler ya da sinirlenenler çoğunlukta
oluyorsa, bize aykırı gelen ya da rahatsız edici bulduğumuz
düşünce ve sözlere tahammül bekleyebilir miyiz? “Ama o bizim
için katil demişti?”... Peki, yüzlerce insanı sırf başka
mezhepten diye kıyımdan geçirenler için, “bana milliyetçiler
cinayet işliyorlar, dedirtemezsiniz” diyenlere, ülkeyi kana
bulayıp, doğrudan toplumun zarar görmesinde rolü olanlara, ve
sonra da ülkenin yönetiminde en kritik siyasi görevlere
yükselenlere, eğer tahammül gösterildiyse, yazarçizerlere,
sanatçılara (benzer hatalar yaptıklarını düşündüğümüzde) neden
aynı tahammül gösterilemiyor?
Saçmalama özgürlüğü. Burada sadece siyasi görüşlerin geçmişi
ya da neoliberal/mikrofaşist ortamlarla sınırlı bir durumun rolü
olmadığını düşünüyorum. Yazarçizerlere, sanatçılara kolayca
sinir olabiliyorsak, herkese fazlasıyla tanıdığımız “saçmalama
özgürlüğü”nü onlardan esirgiyorsak, kısacası tahammülsüz isek,
kendimizi onlardan çok farklı ve uzak hissetmemiz mi bütün
sebep?
Bu uzaklık, sevmezlik, Orhan Pamuk, Fazıl Say gibi
söyledikleri genel eğilimlere aykırı bulunan, sanatları da geniş
kitlelerin sevdiği cinsten olmayanlarla sınırlı olsaydı, belki
durumu bir “antielitist” tavır olarak görüp, sınıfsal bir zemin
arayıp bulmayı başarabilirdik.
Televolelerde makaraya alınan, özel hayatlarını seyredip
kendilerini pek tanımadığımız halde, bize gösterildiği kadarıyla
kişiliklerine sinir olduğumuz şarkıcı, oyuncu, futbolcuların
düşünsel düzeyde olmasa bile, davranışlarındaki tutarsızlıklara
ya da yanlış gördüğümüz hallerine de aynı hoşgörüsüzlüğü (belki
biraz daha yumuşağını) layık görmüyor muyuz?
Belki iktidar olabiliriz. Siyasetçi olmamız, yasaları
çiğnememiz, insanların hayatları üzerinde kendi iradeleri ve
izinleri ile hegemonya kurabilmemiz, bunların hepsi şarkı
söylemekten, dans etmekten, hikaye yazmaktan, piyano çalmaktan
daha mümkün ve erişilebilir hedefler belki de. Her an iktidarı
ele geçirebiliriz, (başkaları nasıl yaptıysa) biz de güçten
kudretten bir pay kapabiliriz, bizim de sıramız gelir umuduyla,
bize yapılan haksızlıklara, insafsızlıklara ses çıkartmıyor,
hatta alkış tutabiliyoruz. Hele çoğunlukta hissediyorsak
kendimizi...
Yazar-çizer olamayız. Ama yazar-çizer olmak, sanatçı olmak,
hele toplumun ezici çoğunluğu ile ters düşmekten korkmadan,
çoğunluğa göre “saçmalayarak” konuşabilmek bizim için uzaktan
öte erişilemez bir nokta...
Onlara, hele hoşumuza gitmeyen sözlerine ve düşüncelerine,
bunları ortaya atma cüretlerine hoşgörümüz, tahammülümüz yok.
Boşuna da beklemesinler.
İçimizdeki hoşgörüsüz için onlardan daha ideal bir hedef
olabilir mi?.
Yazım maalesef yine bir soru ile bitti. Zaten “bu
psikiyatrlar, psikologlar ne işe yararlar, soru sormaktan
başka?”
Prof. Dr.
Yankı Yazgan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

15.01.2008 |
|