| |
Ulaş İnce üniversite eğitiminden sonra önce sosyoloji yüksek
lisansı yaptı sonra siyaset bilimlerinde doktoraya başladı.
Yurtdışında gerçekleşen bu eğitim süreçlerinde ülkesinin sorunlarına
duyarsız kalmadı. Sağlıkta Dönüşüm Programı hem bir doktor oğlu
olması hem de çalıştığı alanı ilgilendirmesi nedeniyle üzerine kafa
yorduğu bir konu oldu. Kafa yormakla kalmadı bunun üzerine uzunca
bir makale yazdı.
Şimdiye kadar Sağlıkta Dönüşüm Programı üzerine
okuduklarınızla hem kısmen örtüşen hem de bunu değişik bir bakış
açısıyla geliştiren içerikle karşılaşacağınız bu makaleyi köşe
yazısına göre oldukça uzun olması nedeniyle sizlerle iki bölümde
paylaşacağım. Yazının başlığı makalenin de başlığıdır.
“Bu yazıda birkaç ay önce oldukça ciddi tartışmalara konu
olmuş, fakat yeni yasama yılında en azından şimdilik rafa kalkmış
gibi görünen bir yasa tasarısından bahsetmek istiyorum: Sağlıkta
Dönüşüm Programı. Dönüşüm Programının etkileri sevk, reçete ve
sigorta gibi düzenlemeleri içeren çok geniş bir alana yayılmakla
birlikte, en önemli ayağını, gündelik hayatta kullanılan
“tam gün yasası” ibaresinden de anlaşılabileceği gibi,
doktorların muayenehane ve hastane arasındaki seçim zorunluluğu
teşkil ediyor. Bu yeni düzenleme herkesin malumu; ayrıca yüzeyde pek
de karmaşık ya da hayati görünmeyebilir. Zira feragat edinilen
muayenehane geliri, devlet hastanelerindeki “performans”
sistemi altında sağlık hizmetlerine verilen parça başı primlerle
kimi doktorlar için kısmen, kimileri için ise fazlasıyla telafi
ediliyor. Bir diğer seçenek ise hem muayenehaneyi kapatıp, hem
devlet hastanesinden istifa edip veya hak ettiyse emekli olup özel
bir hastanede yine “tam gün” çalışmak. Neticede doktorların
mali kaybı feci seviyelere ulaşmazken hastalar da (özellikle özel
hastanelerin SSK ve Bağ-Kur’la anlaşmaları sonrasında) sağlık
hizmetine daha rahat ve ucuza ulaşıyorlar.
Ya da Bize Anlatılan
Hikaye Böyle
Bu olguyu çevreleyen “populizm,” “parsa koruma,” “çıkar
kavgası” gibi gündelik sav ve karşı savların üzerini kazıyıp,
tam gün yasasına eleştirel bir siyasi iktisat çerçevesinden
baktığımızda ortaya çok daha derin boyutlu ve olası yansımaları çok
daha vahim bir mesele çıkıyor: Türkiye’deki sağlık
sisteminin kapitalistleşmesi. İlk bakışta bu tespit Türk
Tabipler Birliği’nin gücü yettiği kadar kamuoyuna duyurmaya
çalıştığı “sağlığın ticarileştiği” tespitinden farklı
görünmeyebilir. Ama “ticarileşme” kavramı kısmen doğru
olmakla birlikte, “kapitalistleşme” kavramının kapsadığı derin
yapısal dönüşümü ifade etmiyor. “Ticari” sağlık hizmeti
Türkiye’de her zaman bir dereceye kadar zaten mevcut olageldi –özel
hastanelerde, muayenehanelerde- olduğu gibi (tam gün yasasını
çevreleyen bir ironi de, AKP hükümetinin tam da “sağlığı ticaretten
ayırıyoruz” şiarıyla sadece muayenehanelerin üzerine gitmesi). Bu
yazıdaki söz konusu “kapitalistleşme” argümanı, sağlık
hizmetinin bir ücret karşılığı yapılması veya kar amaçlı
üretilmesinden öte, bu süreç içerisinde elde edilen kaynağın, daha
doğrusu üretilen değerin, kişisel tüketime yönelik “gelir”
olmaktan çıkarılıp yatırıma yönelik “sermayeye” dönüştürülmesi
sürecine işaret ediyor. Karl Marx’in klasik (burjuva) siyasi
iktisat eleştirisinin temel direklerinden biri olan
gelir-sermaye ayrımını gündelik hayata atıfla açıklamaya
çalışalım. Muayenehane sahibi bir doktor, esas olarak bir “küçük
mülkiyet sahibi,” ya da gündelik deyişle bir esnaftır. Hizmet
üretip gelir elde etmek için kullandığı üretim araçları
muayenehanesinin kurulu olduğu apartman dairesi, tıbbi
araç gereçleri ve de emeğinden oluşur (doktorun yanında
çalıştırdığı sekreter tıbbi hizmet üretmediği için onu şimdilik
parantez içine alıyoruz). Burada belirleyici olan, doktorun
emeğinin “ücretli emek” kategorisi içerisinde yer almaması ve
doktorun muayenehanedeki emek ve üretim sureci üzerinde
kişisel kontrolü bulunmasıdır. Yani, herhangi bir gün çalışıp
çalışmayacağı veya kaç saat çalışacağı tamamen doktorun
tasarrufundadır. Muayenehanedeki üretim araçları üzerindeki
tasarrufun diğer önemli sonucu, doktorun elde ettiği kazanç
üzerinde tam tasarrufu olmasıdır ve doktor klasik
muayenehanecilik çerçevesi içerisinde kaldığı, yani yanında ücret
karşılığı başka doktor çalışıp özel hastaneciliğe dönmediği sürece,
elde ettiği kazancı “gelir” olarak kendi kişisel ve ailevi
tüketimi için (çocuklarının eğitimi, ailesinin konforu ve
yaşlılık günleri için güvence birikimi gibi kalemlere) harcar. Bu
noktada önemli olan husus, muayenehaneden elde edilen karın (sabit
giderler ödendikten sonra geriye kalan miktar), muayenehanenin
bekası için belirleyici olmamasıdır: kar oranı düştüğü zaman harcama
oranı da düşer (tatil mütevazılaşır, arabanın yenilenmesi ertelenir,
tasarruf hesabına 2 değil de 1 lira yatar). Bu da demektir ki doktor
emeği karşılığında elde ettiği kazanç üzerinde de tasarrufa sahiptir
ve bu kaynağı yatırıma çevirip işini büyütmek gibi ne bir
zorunluluğu ne de bir niyeti vardır.”
Kazancını sağlık yatırımına dönüştüren doktorların ne
yaptığını, sağlıkta kapitalistleşmenin nasıl yürüdüğünü ve ne gibi
sonuçlar doğurduğunu yazının ikinci bölümünde okuyacağız.
Tam Gün
ve Sermaye - II yazısı için tıklayınız...
Dr. Nedim İnce
www.mersinyasam.com
Dr. Nedim İnce'ye
teşekkürlerimizle
Denizce

04.12.2009 |
|