e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Tam Gün ve Sermaye - II

 Dr. Nedim İnce    

 

  

Ulaş İnce kaleme aldığı yazısında; Tam Gün Yasa Tasarısını Karl Marks’ın gelir –sermaye tanımları üzerinden değerlendirmektedir. Yazının ilk kısmında gelir açısından görüşlerini dile getirirken bu bölümünde sermayeden ve gelir; sermayeye dönüştüğünde olanlardan söz etmektedir.

 

“Kazancını yatırıma çeviren ve başka meslektaşlarını ücret karşılığında istihdam etmeye başlayan doktorlar ise muayenehanecilikten çıkıp özel hastanecilik kulvarına geçerler; başka bir ifadeyle özel bir teşebbüste “sermayedar” (kapitalist) olurlar. Özel hastanelerde sermayedar olan doktorların artık hastaneden elde ettikleri kazancı kendi tüketimleri için gönüllerince harcamak gibi bir lüksleri artık yoktur. Zira bir özel hastanenin sabit giderleri, orada çalışan doktorların ücretleri ve en önemlisi diğer özel hastanelerle rekabet etmek zorunluluğu, “kar-zarar hesabı,” “sermaye artırımı,” “çalışan verimi” gibi kaygıları hastanenin bekası için belirleyici kılar. Bu oluşum içerisinde elde edilen kazancın bir kısmı, karın sıfır veya eksi olduğu dönemlerde doktorun şahsi tüketiminden feragat etmesi (ve hatta kendi kişisel birikimlerini hastane giderlerine aktarması) pahasına özel hastanenin işler sermayesine aktarılmak zorundadır. Bu denli uzun bir açıklamanın merkezi sonucu şudur: sağlık hizmeti “gelir” değil de “sermaye” mantığına göre işlemeye başladığı anda, sermayedar doktorun kendi geliri üzerindeki koşulsuz tasarrufu ortadan kalkar ve sermayenin (nihai kertede iflas tehdidi ile işleyen) tahakkümüne göre olur.

Fakat muayenehaneden özel hastane sermayedarlığına geçen doktorların meslektaşları arasında çok küçük bir azınlık teşkil ettikleri herkesin malumu (ki başka türlü olması da yapısal olarak mümkün değil). Şu an Türkiye’de muayenehanesini kapatan doktorların ezici bir çoğunluğu ya devlet hastanelerinde “performans” sistemi ile çalışmakta ya da özel hastanelerde istihdam edilmekte. Sağlık hizmetinden elde edilen kazancın gelir yerine yatırım olarak kullanılması kapitalistleşmenin bir ayağını teşkil ederken, doktorların muayenehanelerinden ve dolayısıyla üretim araçlarından ayrılması diğer ayağını oluşturur. Zira, emeğin üretim araçlarından ayrılması ve ücretli emek haline gelmesi, bir başka deyişle “proleterleşmesi,” kapitalist üretim biçiminin vazgeçilmez önkoşuludur. Sermaye, üreticinin yarattığı artı değer üzerindeki kontrolün sermaye sahibine geçmesi üzerine tanımlı bir sosyal ilişki biçimidir ve emeğin üretim araçlarından ayrılıp “ücretli emek” haline gelmesi bu ilişkinin kökeninde yatar. “Tam gün yasasının” siyasi ve iktisadi işlevi, Türk sağlık sisteminde proleterleşme sürecini hızlandırmak ve nihayete erdirmektir. Küçük mülkiyet sahibi kategorisinden yasa zoruyla çıkarılan doktor, çalışma koşulları üzerindeki kontrolünü kaybeder. Bu noktadan sonra doktorun iş güvencesi, maaşı ve özlük hakları, kar-zarar mantığıyla hareket eden işverenin tasarrufu altındadır. Bu dinamiğin en çarpıcı örneği, yaptıkları ameliyat sayısında düşüş kaydedilen doktorların maaşlarına kesinti uygulayan bir özel hastanedir (“Ne Kadar Ameliyat, O Kadar Maaş,” Hürriyet, 19 Temmuz 2009). Sonuç olarak, “tam gün yasasının” yapısal neticesi, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin genel emek politikalarının genel istikametine de uygun olarak, vasıflı emeğin ucuzlatılması, güvensizleştirilmesi ve sermaye birikimine eklemlenecek biçimde çalışmaya itilmesidir. Devlet hastanelerinde çalışan doktorların maaşlarının 1300–1600 TL civarında olması ve yaşanabilir bir gelir elde etmek için daha fazla “performans” göstermeye mecbur bırakılmaları bu sürecin tezahürlerinden biridir. Bir başka deyişle, sağlık hizmeti üretimi bir yandan özel sektöre ve dolayısıyla kapitalist mantığa tabi tutulurken, bir diğer yandan kamusal sağlık hizmeti üretimi de biçim olarak olmasa da mantık olarak kapitalist istikamette yeniden yapılandırılmaktadır. Ayrıntılarına ve işleyiş mekanizmalarına burada giremesem de, bu sürecin genel sonucu, özel sağlık sektöründe karlılık artışına paralel olarak ulusal sağlık sisteminde israf ve harcama patlamasıdır. Bu iki olguyu bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan tablo bellidir: kamusal sektörden özel sektöre (özel hastaneler, ilaç ve tıbbi gereç firmaları) muazzam bir kaynak aktarımı. SGK başkanının bizzat kendisi 2002’den bu yana dört kat artarak 36 milyar TL’ye ulaşan sağlık harcamalarının sürdürülemez olduğunu belirtmiş ve sorunun kaynağının “hizmet sunucular” (yani özel sektör) olduğunu iade etmiştir (“Sağlık Harcamaları 'Sürdürülmesi Zor Nokta'ya Geldi, Yeni Önlemler Kapıda,” Radikal, 8 Ağustos 2009).

Bu siyasi-iktisadi sürecin belki de en ironik yanı, Türk sağlık sistemini kapitalistleştirme tasarılarının, kapitalist sağlık sisteminin her zaman başat olageldiği ABD’de kamusal sağlık sigortasının yasama gündemine alınmasıyla aynı zamana denk gelmesi. Halihazırda kişi başına sağlık harcamasının çok yüksek fakat ortalama sağlık hizmetinin vasat olduğu, dolayısıyla özel sektörde karlılığın ve ulusal seviyede verimsizliğin kol kola ilerlediği ABD, Türk sağlık sistemindeki yapısal dönüşümün ufkunu teşkil etmektedir. Bu mukayese ve bu mukayeseden çıkarabilecek siyasi ve iktisadi sonuçlar da başka bir yazının konusu olsun.”

 

Yazdığı makalesinde Türk Sağlık Sistemi’nin kapitalistleştirdiği argümanını ortaya koyan Ulaş İnce’nin, son satırlarından konuyu yeni bir yazıyla daha da açmayı düşündüğünü anlamaktayız.

 

 Tam Gün ve Sermaye - I yazısı için tıklayınız...

Dr. Nedim İnce         

www.mersinyasam.com    

 

 

Dr. Nedim İnce'ye teşekkürlerimizle

Denizce

05.03.2010