| |
Ulaş İnce kaleme aldığı yazısında; Tam Gün Yasa Tasarısını Karl
Marks’ın gelir –sermaye tanımları üzerinden değerlendirmektedir.
Yazının ilk kısmında gelir açısından görüşlerini dile getirirken bu
bölümünde sermayeden ve gelir; sermayeye dönüştüğünde olanlardan söz
etmektedir.
“Kazancını
yatırıma çeviren ve başka
meslektaşlarını ücret
karşılığında istihdam etmeye başlayan doktorlar ise
muayenehanecilikten çıkıp özel hastanecilik
kulvarına geçerler; başka bir ifadeyle
özel bir teşebbüste “sermayedar”
(kapitalist) olurlar. Özel hastanelerde
sermayedar
olan doktorların artık hastaneden elde ettikleri
kazancı
kendi
tüketimleri için gönüllerince
harcamak gibi bir lüksleri artık yoktur. Zira bir
özel hastanenin sabit giderleri, orada çalışan doktorların ücretleri
ve en önemlisi
diğer özel hastanelerle rekabet
etmek zorunluluğu,
“kar-zarar hesabı,”
“sermaye
artırımı,” “çalışan
verimi” gibi kaygıları hastanenin bekası için
belirleyici kılar. Bu oluşum içerisinde elde edilen kazancın bir
kısmı, karın sıfır veya eksi olduğu dönemlerde
doktorun
şahsi tüketiminden feragat etmesi (ve hatta kendi
kişisel birikimlerini hastane giderlerine aktarması)
pahasına
özel hastanenin işler
sermayesine
aktarılmak
zorundadır. Bu denli uzun bir açıklamanın merkezi sonucu şudur:
sağlık
hizmeti “gelir” değil de “sermaye” mantığına göre
işlemeye başladığı anda,
sermayedar doktorun kendi geliri
üzerindeki koşulsuz tasarrufu ortadan kalkar ve
sermayenin
(nihai kertede iflas tehdidi ile işleyen) tahakkümüne
göre olur.
Fakat muayenehaneden
özel hastane sermayedarlığına geçen
doktorların meslektaşları arasında
çok küçük
bir azınlık teşkil ettikleri herkesin malumu (ki
başka türlü olması da yapısal olarak mümkün değil).
Şu an Türkiye’de muayenehanesini kapatan doktorların ezici bir
çoğunluğu ya devlet hastanelerinde
“performans” sistemi
ile çalışmakta ya da özel hastanelerde istihdam edilmekte. Sağlık
hizmetinden elde edilen
kazancın gelir yerine yatırım olarak
kullanılması
kapitalistleşmenin bir ayağını
teşkil ederken, doktorların
muayenehanelerinden ve dolayısıyla üretim araçlarından ayrılması
diğer ayağını oluşturur. Zira,
emeğin üretim araçlarından ayrılması ve ücretli emek
haline gelmesi, bir başka deyişle
“proleterleşmesi,” kapitalist üretim
biçiminin vazgeçilmez önkoşuludur. Sermaye,
üreticinin yarattığı artı değer üzerindeki kontrolün sermaye
sahibine geçmesi üzerine tanımlı bir sosyal ilişki biçimidir ve
emeğin
üretim araçlarından ayrılıp “ücretli emek” haline gelmesi
bu ilişkinin kökeninde yatar. “Tam
gün yasasının” siyasi ve iktisadi işlevi, Türk sağlık sisteminde
proleterleşme sürecini hızlandırmak ve nihayete erdirmektir.
Küçük mülkiyet sahibi kategorisinden yasa zoruyla çıkarılan
doktor,
çalışma koşulları üzerindeki kontrolünü kaybeder. Bu
noktadan sonra
doktorun iş güvencesi, maaşı ve
özlük hakları, kar-zarar mantığıyla hareket eden
işverenin tasarrufu altındadır. Bu dinamiğin
en çarpıcı
örneği, yaptıkları ameliyat sayısında düşüş
kaydedilen doktorların maaşlarına kesinti uygulayan bir özel
hastanedir
(“Ne Kadar Ameliyat, O Kadar Maaş,” Hürriyet, 19 Temmuz 2009).
Sonuç olarak,
“tam gün yasasının”
yapısal neticesi, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin genel emek
politikalarının genel istikametine de uygun olarak,
vasıflı
emeğin ucuzlatılması, güvensizleştirilmesi ve sermaye birikimine
eklemlenecek biçimde çalışmaya itilmesidir. Devlet
hastanelerinde çalışan
doktorların maaşlarının 1300–1600 TL civarında olması ve
yaşanabilir bir gelir elde etmek için daha fazla
“performans” göstermeye mecbur bırakılmaları bu
sürecin tezahürlerinden biridir. Bir başka deyişle, sağlık hizmeti
üretimi bir
yandan özel sektöre ve dolayısıyla
kapitalist mantığa tabi tutulurken, bir diğer yandan
kamusal
sağlık hizmeti üretimi de biçim olarak olmasa da mantık olarak
kapitalist istikamette yeniden yapılandırılmaktadır. Ayrıntılarına
ve işleyiş mekanizmalarına burada giremesem de,
bu sürecin
genel sonucu, özel sağlık sektöründe karlılık
artışına paralel olarak
ulusal sağlık sisteminde israf ve
harcama patlamasıdır. Bu iki olguyu bir araya
getirdiğimizde ortaya çıkan tablo bellidir:
kamusal sektörden özel sektöre (özel
hastaneler, ilaç ve tıbbi gereç firmaları) muazzam bir kaynak
aktarımı.
SGK başkanının bizzat kendisi 2002’den bu yana
dört kat
artarak 36 milyar TL’ye ulaşan
sağlık harcamalarının sürdürülemez
olduğunu belirtmiş ve sorunun kaynağının
“hizmet
sunucular” (yani özel sektör) olduğunu iade etmiştir
(“Sağlık Harcamaları 'Sürdürülmesi Zor Nokta'ya Geldi, Yeni Önlemler
Kapıda,” Radikal, 8 Ağustos 2009).
Bu
siyasi-iktisadi sürecin belki de en ironik yanı,
Türk sağlık sistemini kapitalistleştirme tasarılarının,
kapitalist sağlık sisteminin her zaman başat olageldiği
ABD’de
kamusal sağlık sigortasının yasama gündemine alınmasıyla
aynı zamana denk gelmesi. Halihazırda
kişi başına sağlık harcamasının çok
yüksek fakat ortalama sağlık hizmetinin vasat
olduğu, dolayısıyla
özel sektörde karlılığın ve ulusal
seviyede verimsizliğin kol kola ilerlediği ABD, Türk
sağlık sistemindeki yapısal dönüşümün ufkunu teşkil etmektedir. Bu
mukayese ve bu mukayeseden çıkarabilecek siyasi ve iktisadi sonuçlar
da başka bir yazının konusu olsun.”
Yazdığı makalesinde Türk Sağlık Sistemi’nin kapitalistleştirdiği
argümanını ortaya koyan Ulaş İnce’nin, son satırlarından konuyu yeni
bir yazıyla daha da açmayı düşündüğünü anlamaktayız.
Tam Gün
ve Sermaye - I yazısı için tıklayınız...
Dr. Nedim İnce
www.mersinyasam.com
Dr. Nedim İnce'ye
teşekkürlerimizle
Denizce

05.03.2010 |
|