|
On yıl önce kaybettiğimiz büyük astronom ve astrofizikçi
kozmoloji, fizik, felsefe, edebiyat, psikoloji, kültürel
antropoloji, mitoloji ve ilahiyat gibi farklı pek çok alanda
yaptığı konuşmalarla, konferanslara katılan herkeste hayranlık
uyandırarak dehasıyla tüm insanlığı aydınlatmıştır.
Sagan’ın ölümünün onuncu yıldönümü vesilesiyle ilk kez
yayınlanan "Tanrı’nın Kapısını Çalan Bilim" adlı kitabı eşi ve
uzun süre onunla birlikte çalışmış olan Ann Druyan tarafından
hazırlanarak günümüzün bilgileriyle tazelenmiştir.
Sagan bu kitapta din ve bilim arasındaki ilişki konusundaki
fikirlerini ayrıntılı bir biçimde ortaya koyarken evrenin
enginliğinde kutsalın ne demek olduğunu anlamak için sürdürdüğü
kişisel arayışını ve yolculuğunu oldukça anlaşılır, mizahi,
akılcı ve tamamen gözleme dayalı bir ifadeyle bizlere aktarıyor.
Editörün Takdimi
Carl Sagan bir bilim adamıydı,
fakat öyle niteliklere sahipti ki ona sanki Tevrat sayfaları
arasından çıkıp da gelmiş gözüyle bakıyorum.
Nasıl olur da, diye şaşkınlık
duyuyordu: nasıl olur da İncil’in her şeyi bilen, ebedi,
alimi-mutlak dediği Yaratan, Yaratılış hakkında bunca yanlış
temel kavram sunabilir tereddütsüzce? Kutsal kitapların
Tanrısı, neden doğa hakkında bizden daha az bilgili olabiliyor?
Biz ki bu dünyaya yeni gelmişiz ve evreni inceleyip
öğrenmeye henüz yeni başlamışız?
Carl için, yaşamın müthiş
engin zaman dilimlerinde doğal ayıklama yoluyla evrimden
geçtiğine dair Darwin’in derin görüşü sâdece Genesis (Yaratılış,
Tekvin)’den daha iyi bilim olmakla kalmayıp insan ruhuna
daha derin, daha tatmin edici bir duygu sağlıyordu.
Yeni edindiğimiz azıcık
bilginin verdiği vizyon Dünya’yı yaratan Tanrı’yı ister istemez
bölgesel kılmış, dar zaman hesapları içine almış, yanlış
algılamalara ve eskimiş kavramlara düşürmüşe benziyor.
Onun sorunu Tanrı ile değildi,
kutsal olanı anlama sürecinin tamamlanmış bulunduğuna
inananlardandı.
Bilimsel metodu, sorunların en
derin noktasına dek uygulamak gerektiği görüşüne ikide bir
“Bilimcilik” damgası vuruluyor. Bu damgayı vuranlar, dinsel
inançların, bilim taraması sınırları dışında tutulmasını ve
inançların (kanıttan yoksun kanaatler) yeterli bilgilenme
yolu olduğunu savunanlardır. Bu duyguyu Carl anlıyordu fakat
Bertrand Russell ile birlikte ısrarı şuydu ki: “Önemli olan
inanma isteği değildir fakat araştırılıp bulma isteğidir ve biri
diğerinin tersidir.” Ve, her şeyde, hâttâ kendini bekleyen
acımasız kaderiyle karşılaştığında bile-üç kez ilik nakli
ameliyatı geçirdikten sonra 20 Aralık 1996’da zatürreden hayata
gözlerini yumdu-Carl inanma taraftarı hiç değildi: o hep bilmek istiyordu.
Yaklaşık 500 yıl öncesine kadar bilim ve din arasında bir
ayırıcı duvar yoktu. O tarihlere kadar ikisi, birbirinden
ayrılmayan, yek vücuttular. Ne zaman ki bir grup dindar insan
“Tanrı’nın zihnini okumak” istediler, bilimin, bunu yapmaya,
bunun için gerekli şeyi yapmaya en muktedir araç olduğunu
anladılar. Bu insanlar-aralarında Galileo, Kepler, Newton ve çok
sonraları Darwin-bilimsel metodu kurmaya ve içselleştirmeye
başladılar. Bilim yıldızlara doğru hareket etti ve Bilim’in
vahiylerini inkar etme yolunu seçen kurumsallaşmış din, kendini
çevreleyen koruyucu bir duvar örmekten daha fazlasını yapamadı.
Voyager 2 uzay aracının Neptün
gezegenine vardığında geriye bakıp oradan bizim Yerküre’nin
fotoğrafını çekmesi talimatıyla donatılması için NASA’da epey
uğraş verdi. Ta Neptün’den çekilmiş fotoğrafımıza bakıp onun
üzerinde düşünmemizi ve Dünya’mızın oradan nasıl göründüğünü,
evrenin enginliğinde yüzen “açık mavi renk bir minik nokta”
olarak algılamamızı istiyordu.
Gifford konferanslarından her
birinin başlangıcında üniversite camiasının seçkin bir üyesi
Carl’ı dinleyicilere takdim eder ve salondan taşan dinleyiciler
için doğan ilave salon ihtiyacı karşısında şaşar kalırdı.
Okuyucudan şunu her an göz önünde tutmasını isterim ki, bu
kitaptaki herhangi bir eksiklik benim sorumluluğuma dahildir,
Carl’a değil. Carl’ın düzeltilmeden önceki konferans metinleri,
irticalen yaptığı konuşmalarda, hemen hemen tamamen düzgün
kurulmuş cümlelerle kendini ifâde eden bir kişiyi ortaya
koyuyorsa da, konferans metinleri kitap yazmakla aynı şey
değildir. Bu o kadar doğrudur ki Pulitzer Ödülü kazanan Carl, ne
olur ne olmaz hata çıkar ya da düzenlemede tatsız bir bozukluk
olabilir diye, her metni yirmi ya da yirmi beş defa okuduktan
sonra basımevine gönderirdi.
Bu konferanslar sırasında
kahkahalar atıldığı olurdu ama dinleyicilerle konuşmacının hep
beraber tutuldukları fikrin cazibesinden kurtulamadıklarından
yere iğne düşse gürültü olacak gibi sessizliğin egemenliği de
hissedilirdi.
Ben her konferansında hazır
bulundum ve yirmi yıl sonra bende ondan kalan şu izlenim oldu:
ilkeli, kristal berraklığındaki anlatımı ve görüşlerini
paylaşmayanlara karşı gösterdiği saygı ve beslediği “onu
kırarsam” endişesi.
(Ann
Druyan
/ Ithaca, New York/21 Mart 2006)
Yazarın Önsözü
Verdiğim bu konferanslarda,
Gifford Trust Vakfı’nın kullandığı ifadenin izinden giderek,
doğal teoloji üzerine görüşlerimi açıklamak istiyorum ve
anladığım kadarıyla doğal teoloji adı altında ifâde bulan şey,
dünya hakkındaki vahiy destekli olmayan her şeydir.
Şunu belirtmek isterim ki
söyleyeceklerim bilim ve din arasındaki sınır alanına ait
kişisel görüşlerimdir. Her iki konuyu da derinlemesine ve
genişlemesine anlamadaki kişisel sınırlarımın bilincindeyim; bu
nedenle anlayış talep ediyorum.
Bu konuları kesin ve nihai
yargılara bağlamak mümkün olduğu halde konferanslarda bu yolu
seçmedim. Benim hedefim çok daha mütevazı. Konuyla ilgili kendi
düşüncemin ve anlayışımın çizgisini, başkalarını belki daha
ileri gitmeye teşvik eder umuduyla, sunmak istedim, ve benim
yanlışlarımdan-çok hata yapmamış olmayı isterdim, ama yapmamak
kaçınılmazdı-yeni derin görüşlerin doğmasını istedim.
(Carl
Sagan
/ Glasgow, İskoçya/14 Ekim 1985)
Doğa Karşısında Hayranlık: Tanrı’nın Konutuna Bir Keşif
Yolculuğu
Ne demektir tanrısızlık?
“Tanrısızlık uçurumu”na düşmekten kaçınmak zâten tartışacağımız
asıl konunun kendisini içermiyor mu? Öte yandan, körü körüne
inancın tam olarak anlamı nedir? Sakın, bazılarının dediği gibi
başkalarının din olarak kabul ettiği şeyleri körü körüne inanç
diye nitelemeyelim? Ya da körü körüne inancın ne olduğunu
belirleyebileceğimiz bâzı standartlar var mı?
Bana kalırsa, ben derim ki,
körü körüne inancın özelliği, birtakım bilgilere sâhip olunduğu
iddiasında yatmıyor fakat gerçeğe ulaşmak için başvurduğu
metodda yatıyor. Ve batıl itikat dediğimiz körü körüne inancı
açıklamanın karmaşık olmadığını söylemek isterim: Batıl
itikat, kanıtsız inanmaktan ibarettir.
Din Latince “religion” sözcüğünden geliyor olup “bir
arada bağlı tutmak” anlamını taşıyor: ayrı parçalar halinde
olan şeyleri bir arada bağlı tutmak. Çok ilginç bir kavram.
Thomas Carlyle, tapmanın
temelinde hayranlık yatar diyor.
Einstein, “Kozmik alanın
yarattığı dinsel duyguların bilimsel araştırma için en güçlü ve
en soylu motivasyon oluşturduğu kanısındayım,” diyor.
Böylece eğer hem Carlyle ve
hem Einstein bir şey üzerinde anlaşıyorlarsa bunun doğru olduğu
bile söylenebilir mütevazı bir ihtimâl çerçevesinde.
Karanlıkla aydınlık arasında tereddütsüz ışıktan yanayım. Fakat
unutmamalıyız ki evren hemen hemen tamamen ve delinemez bir
karanlıktır ve serpiştirilmiş ışık kaynakları olan yıldız
yaratmak ya da denetimimize almak bugünkü becerilerimizin çok
ötesindedir.
Karanlık, yıldızların var
olmayışı demek değildir; sâdece arkadaki yıldızları görmenize
engel olan karanlık malzemenin var olduğu bir bölge demektir.
Yıldızlararası mevcut bu karanlık malzemenin yoğun olduğu
bölgelerdedir ki yeni yıldızların doğum süreci başlamaktadır ve
biz de yeni gezegen sistemlerinin doğuşunu böylece
görebilmekteyiz.
5, 6 ya da 7 milyar yıl sonra Güneş kızıl renk bir dev yıldız
olacak ve Merkür gezegeninin, Venüs gezegeninin ve muhtemelen
Yerküre’mizin yörüngesini istila edecektir. Böyle bir durumda
Yerküre Güneş’in içine dâhil olacak ve bu özel günde
karşılaştığımız sorunlardan bazıları o duruma kıyasla hiç
mesabesindedirler.
Büyük İskender dünya haritasını incelerken Aristo’ya Makedon
kentinin yerini sorduğunda, filozofun Büyük İskender’e, “aradığı
yerin haritada yer almayacak kadar küçük olduğunu ve haritada
yer almamasının haksız bir nedene dayanmadığını söylediği
anlatılır.”
Wright bunları söyledikten
sonra devamında şunu ekliyor: “Güneş sistemi gözle
görülebilen yaratılışın küçücük bir bölümüyle evrenin bilinen
bölümünün öylesine küçük bir parçasını oluşturuyor ki uzay
enginliğini sınırlı bir çerçeve içine alınca Yerküre’nin yerinin
pek az önem taşıdığı hükmüne vardım.”
Bu perspektif, bizim nerede
bulunduğumuza bir mukayese cetveli oluşturur. Fazla cesaret
kırıcı olması gerektiğini sanmıyorum. İçinde yaşadığımız evrenin
gerçeği bu.
Dinlerin birçoğu, tanrılarının heykellerini çok kocaman yapmaya
teşebbüs etmişlerdir ve bu teşebbüsün ardındaki fikir, sanırım,
biz insanlara, kendimizi küçük hissettirmektir. Eğer hedefleri
buysa değersiz ikonolar onların olsun. Kendimizi küçük hissetmek
için başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmaktan başka bir şeye gerek
yok.
Edward Young on sekizinci
yüzyılda, “İnançsız bir astronom delidir,” demiş. Bu
sözden hareketle deli sayılmak riskine karşı ibadet etmeliyiz.
Ama “ne”ye ibadet?
Şair Tennyson’dan şu dizeler
geliyor insanın aklına: “Onu yıldızların parlayışında buldum,
Onun tarlalarının çiçek açısında işaretlerini gördüm.”
Buraya kadar her şey iyi. “Fakat,” diye devam ediyor Tennyson,
“İş insanlara gelince onu bulamıyorum...Neden etrafımızda,
sanki düşük karatta bir tanrının yarattığı / ve istediği gibi
şekil verme gücüne sâhip olmadığı bir dünyadayız?...”
Ann Druyan’ın dediği gibi,
tanımlamak gerekirse, ölümsüz bir Yaratan zalim bir tanrıdır
çünkü, o, ölüm korkusu bilmeden, ölümle karşılaşan sayısız
yaratıklar yaratıyor. Bunu neden yapıyor? Eğer her şeyi bilen
alimimutlak ise zulmetmez ve ölüm tehlikesinden uzak ölümsüzler
yaratır. Bir evren yaratmaya girişiyor ki en azından birçok
kısmı ve belki de topyekün olarak ölüyor.
Ve birçok efsanelerde
tanrıların en çok heyecan duydukları şey insanların,
ölümsüzlüğün bâzı sırlarını keşfedecekleri ya da hâttâ Babil
Kulesi efsanesinde olduğu gibi, örneğin, gökyüzüne tırmanış
teşebbüsünde bulunacakların bile olacağı.
Batı dininde açık-seçik olarak
emredilen, insanların küçük ve ölümlü yaratıklar olarak
kalacaklardır. Neden? Bu birazcık şuna benziyor: zenginin fakir
kişiye fakirliği kabul ettirip sonra da bundan ötürü sevilmeyi
beklemesi gibi. Sizlere sunduğum türdeki evrene rasgele bir
bakış bile, bildiğimiz dinlere tehditler oluşturur.
Batı’nın tanrıbilimi bana göre
şöyle bir genel sorunla karşı karşıyadır: Batı ilahiyatının
sunduğu Tanrı portresi çok küçüktür: minicik bir dünyanın
tanrısıdır, bir galaksi tanrısı değildir, hele evrenin tanrısı
hiç değil.
Şimdi denebilir ki, “İyi
ama ilk kutsal kitaplar, Musevi, Hıristiyan ya da İslam kutsal
kitapları yazılırken o tarihlerde uygun sözcükler henüz sözlükte
yoktu.” Açıkça söylemek gerekirse sorun bundan doğmuyor; bu
kitaplardaki güzel mecazlarla galaksi gibi bir şeyi ya da evreni
tasvir etmek muhakkak mümkündür. Ama, söz konusu olan küçücük
bir dünyanın tanrısıdır: bu sorunu ilahiyatçılar, sanırım,
yeterince dile getirmemişlerdir.
Eğer Yaratan bir Tanrı varsa,
erkek olsun, kadın olsun ya da hangi zamirle anılıyor olursa
olsun, hiçbir şey bilmeden ve anlamadan tapan kalın kafalı
birini tercih eder mi? Yoksa, taraftarlarının gerçek evrene
bütün giriftliğiyle hayranlık duyanını mı tercih eder?
Bence bilim, hiç olmazsa
kısmen, bilgiye dayalı tapmadır. Benim derin inancım şu ki
geleneksel anlamda bir Tanrı varsa, o takdirde bizdeki merak ve
zekâ bu Tanrı tarafından bahşedilmiştir. Evreni ve kendimizi
keşfetme tutkusunu bastırırsak bahşedilen bu armağanları takdir
etmekten aciz duruma düşeriz. Öte yandan, eğer geleneksel türde
bir Tanrı mevcut değilse, o takdirde, merakımız ve zekamız son
derece tehlikeli olan bir dönemde hayatta kalmamızı sağlayan
araç-gereçler olacaktır. Her iki durumda da öğrenme
müteşebbisliği bilimle uyum içindedir; dinle de uyum içinde
olmalıdır ve bu insan türünün gelişip iyileşmesi için şarttır.
|