|
Tarımda kendi
kendine yeter olmak çok önemlidir ve gıda güvenliği,
sürdürülebilirlik, üretici refahı gibi tarımla ilgili bir çok
temel sorun ile çok yakın ilişki içerisindedir.
Tarım açısından
kendi kendine yetebilirlik öncelikle bir kişinin; sonrasında bir
ailenin, bir köyün, ilçenin, şehrin, ülkenin ve hatta dünyanın
en azından temel besin maddeleri açısından kendi ihtiyacını
karşılayabilmesini anlatır. Ve kendi kendine yetebilirlik
öncelikle kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma
gelmesi ile kırılmaya başlar. Zincirin kırılan bu ilk
halkasından sonra diğer halkalar da yavaş yavaş kırılır ve
insanlar, fırınlar ve süpermarketler iki güncük kapansa aç
kalacak duruma gelirler.
Peki bu süreç
nasıl işler ve bu noktaya nasıl gelinir?
Geliniz bunu
Anropolog Peter Just*'ın 1980'lerin başında
gözlemlediği Endonezya'daki Dou Donggo halkından olan Doro Ntika
köylüleri ile ilgili izlenimlerine bir göz atalım:
"1980'
lere kadar köydeki herkes tarlalarını işlemekteydi. Her kadın
becerikli bir dokumacıydı ve kendi ailesinin kumaşını dokuyordu.
Her erkek, akrabalarının ve dostlarının yardımıyla, içinde
yaşayacağı evi inşa eden usta bir dülger ve marangozdu. Ancak
son yıllarda eğitim yaygınlaştıkça diğer türden olanaklar ortaya
çıktı ve köyden bazı gençler öğretmen, polis memuru ya da
hemşire oldu. Ebeveynler çocuklarının böyle olanakları
değerlendirmeleri ve aynı zamanda bu türden meslekler yoluyla
nakit gelire erişmeye istekliydi. Böylece yalnızca paranın satın
alabileceği lüks mallara ve tüketici mallarına
erişebileceklerdi. Ama bir çocuğu eğitmek de para
gerektiriyordu. Bu ve benzeri nedenlerle bir Dou Donggo insanı
emeklerinin büyük bölümünü çiftçilerin kendileri tarafından
tüketilmeyen ama aşağılardaki pazarlarda nakit karşılığında
satılabilen fıstık ve soya gibi ürünlerin yetiştirilmesine
yönlendirdi. Erkekler, gitgide artan oranlarda, yağmur yağmayan
mevsimlerde devletin inşa projelerinde inşaat işçisi olarak
çalışmak üzere köyden ayrılmaktalar. Nakit ekonomisine geçiş
tüketici mallarına ve ilaçlara erişim gibi büyük avantajlar
sunsa bile, aynı zamanda insanları yeni risklere maruz
bırakmakta: Eğer kaynaklarının gereğinden fazlasını nakit
getiren ürünlere yatırırlarsa, ürünlerinin fiyatları küresel arz
ve talep dalgalanmalarına göre belirlendiği için, kendilerini
kendi denetimlerinin çok ötesindeki pazar güçlerinin insafına
terk etmekteler. Ayrıca çok çeşitli geleneksel gıda ürünlerinin
yerine tek ürün yetiştirme geldiği için de beslenme açısından
sonları çok kötü olabilir. Bunun da ötesinde, uluslararası emek
pazarına katılmak bazılarının evdeki yükünü arttırabilir. Zira
tarlalarda kadınlar ve yaşlılar iş için göçen erkeklerin ve
gençlerin yerini almakta ve bazıları çift mesai çalışmaya
zorunlu kalmakta. Göç eden erkeğin hane halkının bazı üyeleri
temel geçinme gereksinimlerinin sorumluluğunu üstlendiği için,
göç eden kişinin ücreti de yapay olarak düşük tutulabilir. Zira
bir aileyi geçindirmenin harcamalarını karşılamak zorunda
kalmamaktalar."1
Bu anlatılan
size bir yerlerden tanıdık geldi mi?
Ülkemizde ve tüm
dünyada olduğu gibi insanlar çeşitli tüketim mallarına ulaşmak
ve tanıdıkları arasında görece itibarlı ve rahat bir hayata
kavuşmak için, kendi kendine yetebilirlik sağlayan
yeteneklerinden vazgeçmek zorunda kalıyorlar.
Önce
tüketmedikleri gıdalar üretiyor ve bunu satmaya çalışıyorlar.
Sonra içinde oturmadıkları evler, giymedikleri giysiler
üretiyorlar. Ve bir kuşak geçtiğinde insanlar "Nasıl kumaş
dokunur?", "Nasıl çeşitli gıdalar üretilen tarım yapılır?",
"Nasıl ev inşa edilir?" sorularının cevabını bilmedikleri için
dış dünyaya tam bağımlı ve kendi kendine yetemez
oluyorlar. (Bu kişi, aile ve köy özelinde anlatılmış örneğin
aynısını bir ülke ve hatta tüm dünyaya uyarlamak fazlası ile
mümkündür.)
Özellikle
kırsalda yaşayan insanlar öncelikle kendi ihtiyaçlarını tam
olarak karşılayacak halk bilgeliğini kaybederlerse tam bağımlık
gerçekleşir ve dolayısı ile kendi kendine yeterlilik son
bulur. Kültürler de bu yaşam pratiklerinin içerisinde
yaşayıp çeşitlendiği için, kendi kendine yeterliliği kaybetmek
aynı zamanda kültürel yıkıma yol açar ve insanlar sadece
gelir ve özgürlüğünü değil, kültürünü de kaybetmeye başlar.
Kırsalda gelirini, özgürlüğünü ve kültürünü kaybetmiş böyle bir
insan ve ailenin ise köyde tutunması çok zordur. Bu aile kente
göçecek ve oradaki global kültür ile beslenecek ve dolayısı ile
modern hayatın tüm hastalıklarına yakalanacaktır.
Süreç bu
şekilde devam ederse gelecek nasıl olacak dersiniz?
Az önce bizim 50
yıl kadar öncemizi 1980' lerde yaşamaya başlayan bir halktan
örnek vermiştik. Bir de bu süreçten güya "başarılı" şekilde
geçmiş ve belki bizim 20 yıl ilerimizi yaşayan bir halkın
durumuna bakalım mı? Michael Pollan, "Etobur-Otobur ikilemi"
adlı kitabında2 sürecin önemli bir kısmını üç buçuk
sayfada anlatmış. Biz özetini yapalım:
ABD Iowa' daki Green kasabasında yoğun, tek tip, endüstriyel mısır
üretimi sonucu nüfus azalmıştır. Yazarın görüştüğü Naylor adlı
çiftçinin babası kasabaya ilk geldiğinde nüfus 16.467 kişiyken
son nüfus sayımında bu sayı 10.336 olmuş.
Çiftçi Naylor' un babasının zamanında söz konusu kasabadaki çiftliklerde
çok çeşitli ürün yetiştirilirmiş. En önemlisi atlar, sonra
sığırlar, tavuklar, mısır, domuz, elma, saman, yulaf, patates,
kiraz. Bir çok Iowa çiftliğinde buğday, erik, üzüm, armut da
yetiştirilirmiş. Bu farklılık sayesinde çiftlikler hem kendi
besinlerini elde edebiliyor, hem de toprağı ve hayvanları
besleyebiliyormuş. Bu ürünlerden herhangi birinin pazarının
çökmesi üreticileri pek de etkilemiyormuş. Bu devirde her mevsim
yeşillikler, çeşitli kokular, renkler ve sesler varmış kasabada.
Ellili-altmışlı yıllarda hayvanların gitmeye başlaması ile çayırlarda
kavgasız gürültüsüz hayvan otlatmayı sağlayan çitler de
kaldırılmış. Domuzlar günümüzde hayatlarını alüminyum
barakalarda geçirmek zorunda kalmış. Şimdilerde Greene
kasabasında Ekim' den Mayıs ortasına kadar evlerin etrafı hariç
tek yeşillik görünmüyormuş. Çit amaçlı dikilen ağaçların
kalkması rüzgarı da şiddetlendirmiş. Traktör gelince atlar
gitmiş. Atlar gidince yulaf tarlaları ve çayırların bir kısmına
gerek kalmamış. Mısır devlet tarafından yoğun şekilde
desteklenmeye başlayınca da üretici çeşitli ürünlerini bırakıp
gitgide daha çok mısır üretmeye başlamış. Mısır o kadar çok
üretilmeye başlanmış ki bu kadar çok mısırı ne yapacağını
şaşıran hükümet onu sığır yemlerine katmaya başlamış. Böylece
fabrika gibi tarlalardan gelen mısır ile hayvanlar, fabrika gibi
işletmelerde beslenmeye başlamış. Bu yapıda ucuzca üretilen
hayvanlarla baş edemeyen çiftçiler çiftliklerinde hayvan
yetiştirmekten tamamen vazgeçmiş. Ve dolayısı ile çeşitli ürün
de yetiştirmeye gerek kalmamış, tamamen mısır üretmeye
başlamışlar. Eskiden toprağı besleyen hayvan gübresinden artık
yoksun olmaları sorununu da hükümet, elinde 2. dünya savaşından
kalan ve aslında patlayıcı bir madde olan amonyum nitratı gübre
olarak kullandırarak çözmüş. Her yıl mısır ekmenin toprağı
bozduğunu, hastalıkları arttırdığını gören çiftçiler aynı yerde
soya fasulyesi de üreterek bir rotasyon başlatmışlar. Ancak
zamanla 2 farklı ürünün daha çok işgücü, ekipman gerektirdiğini
görüp yine tek ürüne dönmüşler. Ne de olsa artık her soruna çare
olabilen kimyasallar varmış...
Naylor' un dediğine göre artık mısır ekmek sadece traktör sürmek ve
serpme yapmaktan ibaretmiş. İki bin dönümün traktörle sürülmesi
ve tohum serpilmesi tahmini birkaç hafta sürmekte imiş. İnsanlar
geri kalan zamanlarda hayvanlar da olmadığına göre başka yerlere
gidiyormuş. Bugün (sanırım Greene Kasabasına bağlı) Churdan
(köyü) bir hayalet şehir gibiymiş. Ana caddedeki dükkanların
çoğunun kepenkleri inikmiş. Berber, market, sinema son yıllarda
kapanmış. Bir kahvehane ve küçük bir bakkal açıkmış sadece ama
insanlar alışverişlerini 20 km ilerideki marketlerden
yapıyormuş. Ortaokulun bir beysbol takımı ve bandosu yokmuş ve
çok az öğrencisi varmış. Dört okul bir araya gelerek bir okul
takımı ya da bando oluşturabiliyorlarmış. Churdan' ın tek derdi,
şehrin çıkışına yakın bir yerde duran mısır ambarı imiş. Etrafta
insan kalmasa bile bu ambarı doldurmak için her yıl daha fazla
mısır ekilecek gibi görünüyormuş.2
İşte bu da
mevcut yapıyı sürdürürsek bazı yerlerde belki şimdiden olmuş;
ulusal anlamda en çok 20 yıla kadar tarımımızın ve
kasabalarımızın nasıl olacağını gösteren bir örnek olay. Eskiden
yemyeşil, çeşitli, olaylı, neşeli olan kırsal yerleşimlerimiz
yavaş yavaş hayalet şehirlere dönüşüp solacak...
Kredi Kartlarının Marifetleri
Bir de Türkiye'
de son üç yıldır bankaların tarıma birdenbire ilgi duymaya
başlaması ile şu anda neredeyse tüm tarımsal üreticilerde kredi
kartı var. O sene gelirinin yeterli olup olmadığına aldırmayan
üretici, hasat dönemi ödemeye olanak veren bu kredi kartları ile
para elinde imiş gibi harcama yapıyor. Hasat döneminde yeterli
parayı kazanamadığında ise bir tarlasını satmak zorunda
kalabiliyor. Böyle böyle üreticiler topraksızlaşarak kente
göçerken, köylerde büyük tek parça tarım arazileri üzerinde
monokültür (tek tip) tarım yapan kişiler ve kurumlar artıyor.
Sonuç ve Öneriler
Birçok uzman,
üniversitede edindiğimiz bilgilerin masa üstünde artarda
eklenmesi ve sadece sayıya dayalı mali gözlük ile bakarak ölçek
ekonomisinin, büyük işletmelerin, monokültür (tek tip) bitkisel
ve hayvansal üretimin tarımsal ve kırsal sorunların tek çözümü
olduğunu söylüyor.
Oysa yukarıda da
örneklerle gösterdiğimiz gibi tarımda ölçek ekonomisi
kurallarını uygulamak, tek tip üretim yaparak bunda uzmanlaşmak
ve aile tipi işletmeden kurumsal tarım işletmelerine dönüşmek
geri dönülmez kötü sonuçlara yol açar.
Ölçek ekonomisi
kuralları ile tek tip üretim yapmanın sonuçları nelerdir?
1.
Kişi, aile ve köyden başlayarak; ulusal ve global anlamda
kendi kendine yetebilirlik mümkün olmaz.
2.
Açlık, yoksunluk ve yoksulluk artar.
3.
Göç zorunlu olur. Terk edilen yerlerde yüzyıllardır yaşamış
kültürel zenginlik de erir ve günün birinde yok olur.
4.
İnsanlar eskisinden daha çok çalışıp üretmesine rağmen daha
az gelire sahip olurlar (burada gelirden kasıt, ihtiyaç duyulan
her nevi şeydir) Ayrıca işsizlik de sürekli artar.
5.
İnsanlar sürekli gelir kaygısı içinde olurlar.
6.
Tarımsal olarak üretilen ürünün pazarındaki olumsuz bir
durum, üreticiler için büyük bir kabustur.
7.
Üretici tek ürünü olduğu için risk alamaz. Gerekenin 2 katı
gübre, 3 katı tarım ilacı atar. Bu hem toprağın
sürdürülebilirliğini bitirir, hem ürünü tüketenin ve üretenin
sağlığını zedeler, hem de doğayı ciddi bir yıkıma uğratır.
8.
Kırsal kesim doğal, kültürel, sosyal, ekonomik anlamda
fakirleşir.
Şu an mevcut
düzende tüm dünyada bu sonuçlar ya başlangıç aşamasında, ya
sonlarına gelmiş bir halde yaşanmaktadır. Fosil yakıtların
gitgide tükenmekte olduğuna ve kimi zaman 1 kalori gıda üretmek
için 10 kaloriden fazla fosil yakıt harcadığımıza bakarsak
günümüzdeki ekonomik kriz, gelecekte bizleri bekleyen krizlere
oranla çok zayıf bir esinti olarak hatırlanacaktır. Ayrıca
etkileri günlük hayatta bile kendini göstermeye başlayan
ekolojik kriz (küresel iklim değişimi), yakın gelecekte
yaşayacaklarımıza nazaran yine hafif bir meltem ayarındadır.
Boyutları
şimdiden tahmin edilebilen bu dehşetli krizlere karşı bugünden
hemen alınması gereken önlem; yerel üretim yerel tüketim mantığı
çerçevesinde kişisel, ailesel, kırsal, kentsel, ulusal ve global
ölçekte kendi kendine yeterlilik mekanizmalarını kurmak ve
işletmektir.
Kendi kendine
yetebilirliği sağlamanın yolları nelerdir?
1.
Çeşitlilik artmalı: Tarımsal üretim olabildiğince çeşitli yapılmalıdır. Büyük parça tek tip
ürün üretimi yerine ekonomik gibi görünmese de gerekiyorsa daha
küçük alanlarda çeşitli ürünler yetiştirilmeli; kırsalda her
aile, ihtiyaç duyduğu tüm temel gıda ürünlerini kendi
üretebilmeli, ihtiyacından fazlasını satmalıdır.
2.
Etkin bilgiye sahip olunmalı: İnsanlar kendi gıdalarını üretecek, kumaşını dokuyacak,
evini inşa edecek bilgiye sahip olmalı; unutulmuş pratikler
araştırılarak gün yüzüne çıkarılıp herkese öğretilmelidir.
Kırsaldaki insanlar bu bilgiyi doğrudan kullanmalı; şehirlerdeki
insanlar ise en azından bu insanlar ile ilişkide olup tarımsal
üretimden sağlanabilecek ihtiyaçlarını doğrudan iletişim ile
karşılamalıdır. Bu bağlamda eğitimde, Köy Enstitüleri benzeri
yapılanmalara gidilmeli; köy ve kentlerdeki ilçeler-mahalleler
birbirlerini kardeş mahalle ilan etmeli; insanlar köylerden
gıdalarını temin edebilecekleri kardeş aileler seçmelidir.
3.
Hatalı tespitlerden vazgeçilmeli: Ekonomistler ve tarım uzmanları, ölçek ekonomisi ve
tek tip (monokültür) üretimi önermekten vazgeçmelidir. Bu öneri,
fosil yakıtların sonsuz, küresel iklim değişiminin yalan olduğu
tezi üzerine kurulmuştur ve önerilen yapının ekolojik ve
ekonomik krizlere dayanabilmesi mümkün değildir. Yine bu öneri,
tarımsal üretim ile iç içe geçmiş, yerel üretim ile doğrudan
bağlantılı kültürel mirası ve yazısız tarihi yok ederek kültürel
yozlaşmayı getirmekte; dolayısı ile insanlığın ve dünyanın
sonunu hazırlamaktadır.
4.
En sürdürülebilir üretim sistemleri yaygınlaşmalı:
Tarımsal üretimi mevcut bilimsel gelişmeler ışığında en
sürdürülebilir ve verimli halde yapabilmek; kırsal kesimi doğal,
sosyal, kültürel, ekonomik anlamda en iyi duruma getirebilmek
için kalıcı kültür uygulamaları (permakültür) tüm tarımsal
üretim sistemlerinin temel direği olmalıdır.
5.
Geleneksel yardımlaşma ve iletişim kültürü geliştirilmeli:
Kırsal yerleşimlerde yaşanabilirliği arttırmak ve kentten köye
göçü teşvik etmek için kırsal gelişim faaliyetleri olarak köy
meclisi, ihtiyar heyeti, gençler meclisi, kadınlar meclisi,
çocuklar meclisi, köy tiyatrosu, köy derneği, köy enstitüsü,
imece**, salma*** gibi uygulamalar teşvik edilmelidir.
("Kalkınma" terimi para kazanıp zenginleşmeyi çağrıştırdığı ve
aslında kalkınma gerçekleşse bile birilerini çökertme pahasına
gerçekleştiği için bu faaliyetlerin tümüne "kırsal gelişim"
demeyi tercih ediyorum.)
6.
Kredi (kartı) alım ve kullanım süreçleri değişmeli:
Özellikle kırsalda kredi ve kredi kartı kullanımı
yerine salma*** benzeri sistemler güçlendirilmeli ve paradan
para kazanan kurumlara bağımlı hayali para dönüşümlerinden
vazgeçilmelidir. Bu düzen sağlanana kadar kişiler, kredi
kullanımı konusunda eğitim almalı ve temel seviyede ekonomi,
muhasebe bilgisini ispatlamadan ve hatta bazı psikolojik
testleri geçmeden bireysel olarak kredi alamamalı ve/veya kredi
kartı kullanamamalıdır.
Yukarıda
örneklerini okuduğunuz gibi farklı zaman dilimlerinde gelişim
evreleri geçiriyor olsa da sorunlar Endonezya' nın bir dağ
köyünde de, Türkiye' deki küçük bir mezrada da, ABD' nin Green
kasabasında da aynıdır. Yani bir önceki makalemde belirttiğim
gibi yerel gibi görünen sorunlar aslında global sorunlardır ve
yerel politikalarla çözmeye çalışmak kısır bir çabadır.
Bahsettiğimiz çözüm önerileri derhal, uluslararası işbirlikleri
ile dünya çapında uygulamaya konulmak zorundadır.
Kısacası kendi
kendine yetebilen; ay sonunu-hasat gününü korkular içinde
beklemeyen; yerinden yurdundan kopmak; ölümüne çalışmak zorunda
kalmayan; işsizlik sorunu ve korkusundan uzak; gelir kaygısı
yaşamayan; üretilen ürünlerle ilgili pazardaki gelişmelerden çok
etkilenmeyen; güvenli gıdayı sürdürülebilir ve doğa dostu
şekilde üreten; doğal, kültürel, sosyal, ekonomik anlamda her
geçen gün zenginleşen bir toplumda yaşayan ve bu yapısı ile
kentleri de her açıdan olumlu etkileyen kırsal kesim insanları,
aileleri, köyleri için "alın verin, ekonomiye can verin" yerine
"öğren, üret; kendi kendine yet" demek ve ekonomik ve
ekolojik krizin acı sonuçları tüm dünyayı kavurmadan önce acil
önlemleri derhal uygulamaya geçirmek zorundayız.
Saygı ve sevgilerimle
Hakan Ozan
Erzincanlı
*
Peter Just: Endonezya' da krallık, toplumsal örgütlenme ve
dinsel ritüellerle ilgili birçok araştırma yürütmüştür. Williams
College' de antropoloji profesörüdür.
**
İmece, bir köy ya da köy topluluğu içinde işlerin gönüllü ya da
zorunlu olarak ve elbirliği içinde yapılması. Köyün herhangi bir
sorununun giderilmesi karar verilmişse, köydeki her ev iş gücü
açığını karşılamak zorundadır.
***
Eğer imecede para da toplanacaksa buna salma denir. Bir konu
için para toplanması karar alınışsa, her ev ölçüsü oranında
maddi katkı yapmak zorundadır. İmece köylerde yazılı olmayan
hukuka dayalı, herkes tarafından kabul gören bir dayanışma
örgütüdür. Bir belediyenin yapması gereken pek çok iş, köylerde
belediye olmadığı için bu usulle yapılır.
Kaynaklar:
1
Monaghan, J. ve Just, P. (2007) Sosyal ve Kültürel Antropoloji
(Sayfa 157-158). Ankara: Dost
2
Pollan,
M. (2009) Etobur-Otobur İkilemi Dört Yiyeceğin Doğal Tarihi
(Sayfa 56-57-58-59). İstanbul: Pegasus
Kaynakça:
http://www.tarimsal.com
Hakan Ozan Erzincanlı'ya
teşekkürlerimizle
Denizce

12.08.2010
|