| |

Şimdi olduğu gibi
küçükken de astronomiye meraklı bir insan olmadığım için ne zaman
"Başımıza gökten taş yağacak" cümlesini duysam güler geçerdim; ta ki
gazetelerde "Bu akşam yıldız yağmuru var" haberini okuyuncuya kadar.
Herhalde halkı korkutmamak için de gökbilimciler bu taşlamayı "yağmur"
olarak tanımlıyor ve modacıları korkutmamak için bu olayın nedeninin,
yaşlı hanımların inandığı gibi mini eteklerin ortaya çıkması değil,
dünyamızın çekim alanına giren meteorların atmosferde yandıktan sonra
parçalarının yere veya denize düşmesi olduğunu söylüyorlar. Dünyamızın
dörtte üçünün denizlerle kaplı olması ve müteahhitlerimizin bütün
çabalarına rağmen yerküremizin bir kısmının imara açılmamış olması
yüzünden bu taşlar büyük bir tehlike oluşturmuyormuş. İstisnalar
oluyor tabii. Örneğin, 1911 yılında Mısır'a düşen bir göktaşının
zavallı bir köpeği öldürdüğü söyleniyor (http://scienceworld.wolfram.com/astronomy/Meteorite.html).
Bu olaydan o kadar emin değiliz; ama 1992 yılında ABD'de düşen bir
taşın bir otomobilin bagaj bölümünü tahrip ettiğinden eminiz. (http://antwrp.gsfc.nasa.gov/apod/astropix.html).
Bundan 65 milyon
yıl kadar önce kocaman bir göktaşının yerküremize düşmesi sonucu
yalnız dinozorların değil, diğer canlıların da yarısının yok olduğunu
duymuşsunuzdur. Bu büyüklükteki bir taşın dünyamızı bir daha ziyaret
etmesi az da olsa bir olasılık; ama ona gelinceye kadar bizleri öbür
dünyaya gönderebilecek daha nice tehlikeler var. Örneğin, trafik
kazaları, salgınlar, dinmek bilmeyen savaşlar ve terör... Kısacası,
tehlikesiz bir yaşam imkansız, tabii. Birazdan göreceğimiz gibi bir
çok tehlikeyi asgari sayıya indirmek bizim elimizde; ama bazılardan
haberimiz ancak iş işten geçtikten sonra olabiliyor. Örneğin bir
nükleer santralda çalışan Stanley VVatres adında bir Amerikalı'nın
başına gelenler. Rutin bir test sırasında Watres'in üzerinde taşıdığı
radyasyon aletine göz atan doktorlar, zavallı adamın izin verilen
dozajın tam 800 katı üzerinde bir radyasyona maruz kaldığını tesbit
ediyorlar! Kısa bir araştırma, Watres'ın bu radyasyona santralda
değil, evinde maruz kaldığını ve kaynağın topraktan evine sızan radon
gazı olduğunu ortaya çıkartıyor. Radon, 1900 yılından beri bilinen,
kokusuz, gözle görülmeyen, radyoaktif bir gaz. Laboratuvarlarda
yapılan deneylerde ortaya çıkan bu gazın, doğal ortamda bu kadar
yüksek konsantrasyonlarda bulunabileceğinden o zamana kadar kimsenin
haberi yokmuş. Sonraki çalışmalar, radonun bazı yerlerde toprağın
ancak bir kaç metre altında bol miktarda bulunduğunu, evlere bodrum
katından sızarak girebileceği gibi, böyle yerlerde açılan kuyularda
suya bulaşabileceğini, daha kötüsü, ev yapımında kullanılan
malzemelerin yüksek oranda radon içerebileceğini ortaya çıkardı.
(Botkin and Keller, Environmental Science, 1995). ABD'deki her 12
evden birinde, hükümetin belirlediği sınırın üstünde radon miktarı
bulunduğu ve bu gaz yüzünden her yıl 20 bin kişinin akciğer
kanserinden ölebileceği hükümet yetkililerince belirtiliyor. Hele bu
evlerde oturanlar bir de sigara içiyorlarsa, kansere yakalanma
olasılıkları içmeyenlere nazaran tam 60 misli artıyormuş! (A Citizen's
Guide to Radon, EPA Publications, 1986). New York, Pennsylvania gibi
radon vakasına sık sık rastlanan eyaletlerde ev satın alacaklar,
parayı saymadan önce radon testini şart koşuyorlarmış. Görünmez
tehlike diye herhalde buna derler!

Tehlikeleri uzun
ve kısa menzilli olarak ikiye ayırabiliriz. Trafik kazaları, yangın,
zelzele ve sel basması gibi afetleri kısa; sigara içmek, aşırı alkol
kullanmayıysa uzun menzilli tehlikeler diye sınıflandırabiliriz. İnsan
bir oturuşta bir paket sigara içmekle akciğer kanserine yakalanmaz;
ama 20 yıl boyunca günde bir paket içerse, yaşamıyla rulet oynuyor
demektir. Tehlikenin uzun bir zaman dilimine yayılması, "nasıl olsa
bir gün bırakırım" veya " acı patlıcanı kırağı çalmaz" gibi beylik
sözlerle kendimizi avutmamıza neden olur; dolayısıyla, bu tür
tehlikelerden kendimizi kurtarmamız diğerlerine nazaran daha da
güçleşir.
Eğer başımıza bir
göktaşı düşer, evimize haberimiz olmadan radon gazı sızarsa,
yapacağımız pek bir şey yok. Fakat özellikle sıhhatimizle ilgili olası
tehlikeleri yok etmek veya asgariye indirmek o kadar zor değil. "Ama"
diyeceksiniz, "sigara içme, alkolü fazla kaçırma- bütün bunları
anladık; ama diğer tehlikelerle nasıl başa çıkacağımızı nereden
öğreneceğiz?" Üstelik sık sık gazetelerde okuyoruz; bazı hastalıklara
yakalanma olasılığımız anne ve babalarımızdan miras aldığımız hatalı
genler yüzündenmiş; biz ne yaparsak yapalım bazı hastalıklara
yakalanma olasılığımız, örneğin kansere, daha fazlaymış. Bütün bu
faktörleri belirlemek, belirledikten sonra da hangisinin daha ağır
bastığını değerlendirmek, sizin, benim için neredeyse imkansız. Hiç
merak etmeyin; yaşamımızı etkileyen bir çok alanda olduğu gibi bu
konuda da bilim sizlerin hizmetinizde. Son yıllarda ortaya çıkan ama
kökleri oldukça eskiye dayanan bu bilim dalına Risk Assesment (Tehlike
Değerlendirme) diyorlar.

Kökleri eskiye
giden fakat bir bilim dalı olarak ancak son yıllarda kemikleşen bu
konunun uzmanları uçak düşmesinden tutun, bisikletten düşmeye kadar
her türlü tehlikenin olasılığını hesaplıyorlar. Örneğin, ABD'de her
yüzbin kişide bisiklet kazalarında ölme olasılığı 6, hava
kirliliğinden dolayı yakalandığınız hastalığın sizi öbür dünyaya
gönderme olasılığı 16, günde bir paket sigara ve fazlası 500, ve
beterin beteri: İşe motosikletle gidip gelenlerin ölme olasılığı
2000!.
Bu konunun son
yıllarda ne kadar önem kazandığının en belirgin örneği ünlü Harvard
Üniversitesi'nin açtığı Risk Assessment Center (Tehlike Değerlendirme
Merkezi). Geçen gün internet yoluyla bu merkezi ziyaret ettik. Çok
zengin bilgiler içeren bu sitede yerimiz kısıtlı olduğu için eninde
sonunda hepimizin aklını çelecek bir konu üzerinde odaklaştık: Kanser.
(www.yourcancerrisk.harvard.edu).
Önce erkeklerin korkulu rüyası prostat kanserine bir göz attık (Babam
da bu hastalıktan rahmetli olmuştu) Bir kısım bilgiler beklediğimiz
gibiydi; ama çok şaşırtıcı bilgiler de edindik. Örneğin prostat
kanseri uzun boylu erkeklerde kısalara nazaran daha sık görülüyor ve
zenciler beyazlara nazaran bu afete daha çok yakalanıyormuş. Aile
geçmişinde prostat kanseri görülen insanlarda yakalanma olasılığı daha
yüksekmiş. Hayvani yağlar yenmesi, kanser olasılığını arttırıyor,
domatesi çiğ olarak veya salçasını içeren yemekleri yemek olasılığı
düşürüyormuş. Yakalanma olasılığınız bu ve buna benzer sorulara yanıt
verdikten sonra o hesaplanıp size hemen bildiriliyor. Bu
değerlendirmeyi bütün kanser türleri için yapabiliyorsunuz. Faktörler
değişiyor; fakat eğer genel bir değerlendirme yapmak istersek, eğer
sigara içmez, bol bol meyva ve sebze tüketirseniz kansere
yakalanmayacaksınız diye bir garanti yok; ama tehlikeyi asgariye
indirdiğiniz gün gibi aşikâr. Zaten siteyi hazırlayanlar ortaya çıkan
değerlendirmenin sadece bir olasılık olduğunu ve yüzde yüz bir
belirlemenin mümkün olmadığını özellikle vurguluyorlar.
Tehlike
değerlendirmesi yapan uzmanların üzerinde çalıştıkları konulardan biri
de, bir tehlikenin diğer tehlikeyle rekabet ettiği zaman nasıl karar
verileceği. Örneğin, sebze, meyve yemek çok faydalı ama ya bu ürünlere
enjekte edilen hormonun veya muzur böcekleri öldürmek için kullanılan
pestisit kalıntılarının doğurduğu tehlikeler? Hormon içeren ürünlerin
ne tür bir etki yaptığını kestirmek güç; ama pestisit kalıntılarının
kanser olasılığını arttırabileceği yönünde bilimsel görüşler defalarca
ortaya atıldı. Bu durumda bir elle aldığımızı diğer elle geriye
vermiyor muyuz? California Üniversitesi'nin Berkeley Kampüsü'nde
çalışan toksikoloji uzmanı Prof. Ames'ın bu soruya yanıtı "Kesinlikle
hayır". Ames, doğal veya kimyasal maddelerin olası toksik etkilerini
ölçen alet ve metodları gelişteren çok ünlü bir bilimadamı. Ames hiç
bir zaman pestisitlerin kanser yapma olasılığını inkar etmiyor; fakat
bu olasılığın çok küçük olduğunu, "doğal" diye sınıflandırdığımız bazı
maddelerin bile, örneğin karabiber, kahve, fesleğen gibi ürünlerin de
aynı oranlarda toksik etkilerinin bulunduğunu rakamlarla kanıtlıyor.
Ames'a göre olayın
bir de ekonomik yönü var: Pestisit kullanılmazsa meyve ve sebzeler çok
daha pahalıya mal olacak; dolayısıyla, fakir, fukara bu ürünleri
yeteri kadar tüketemeyeceğinden bu gıdaların kanser önleme
özelliklerinden de faydalanamayacak.

Tehlike rekabeti
başka alanlarda da sık sık karşımıza çıkıyor. Kahveci Hamdi geçirdiği
kalp rahatsızlığı yüzünden sigara ve içkiye tövbe edip, doktorunun
önerisine uyarak spor yapmaya karar veriyor. Hamdi koşmayı seçiyor ve
seçtiği parkur çok yoğun bir trafiğin geçtiği daracık bir yol kenarı.
Hamdi kendini sigara ve içkiden kurtardı ama bu kez iki büyük
tehlikeyle karşı karşıya:
1.
Ekzoslardan yayılan başta karbonmonoksit olmak üzere bir sürü çok
zehirli gazı içine çekmesi
2. Bir
kamyon veya arabanın altında kalarak öbür dünyaya erkenden göç etmesi.
Herhalde "pirince
giderken bulgurdan olmak" diye buna derler. Rekabet eden tehlikelerle
karşı karşıya kalanların seçme olasılığı, çok kez o kadar zor değil.
Sigarayı bırakıp da kilo almayan tek bir kişi görmedim. Ama bir kaç
kilonun beraberinde getirebileceği stres, kalp krizi geçirme açısından
sigaraya nazaran tabii ki daha az tehlikeli. Ama bir de şöyle bir
durum düşünün: Bizim Hamdi sigarayı bırakınca o kadar sinirli bir
insan oldu ki, önce kavga ettiği bir çok müşterisini kaybetti ve bir
kaç ay sonra canından fazla sevdiği karısı onu daha fazla çekemediği
için boşayıp caddenin öbür yanında bitkisel çay satan Rıfkı'yla
evlendi. Haberi alan Hamdi, bir kalp krizi geçirdikten sonra öbür
dünyayı boyladı. İşte böyle bir durumda uzmanların nasıl karar
vereceklerini doğrusu çok merak ediyorum.
Stres konusunda
uzmanların gözünden kaçan başka önemli faktörler de var. Örneğin bir
akademik kurul toplantısına katılmanın veya bir mesai arkadaşınızın
aynı askerlik hatırasını dördüncü kere anlatmasının veya ille de entel
görüneceğim diye Schonberg'in bir senfonisini sonuna kadar dinlemenin
veya bir milli parkta otların üzerine uzanmış kuş seslerini dinlerken
bir arabanın açık penceresinden aniden fezaya yükselen bir feryat:
"Ankaaaara'da yedim, taze meyvayııın" (Umarız o meyvede bol pestisit
vardı) - bütün bunların ömrünüzden kaç saat veya dakika çalabileceği
hakkında tek bir bilgiye rastlıyamadık.
Olaya bir de
ekolojik yönden bakalım: Belki de insanoğlu için en büyük tehlike hiç
tehlike olmaması. Öyle ya, tehlikesiz bir ortamda sayıları astronomik
rakamlara ulaşan insanlar kısa zamanda doğal kaynakları tüketip aç
kalır ve soyları tükenirdi. Her neyse, ben bu köşemi kaybetme
tehlikesiyle karşı karşıya kalmamak için konuyu burada kessem iyi
olur.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
S: 428 Temmuz-2003
Sargun A. Tont'a teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|