email    
denizce@denizce.com

Konuk Defteri
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

  Tehlikeler

  Sargun A. Tont     

 


Şimdi olduğu gibi küçükken de astronomiye meraklı bir insan olmadığım için ne zaman "Başımıza gökten taş yağacak" cümlesini duysam güler geçerdim; ta ki gazetelerde "Bu akşam yıldız yağmuru var" haberini okuyuncuya kadar. Herhalde halkı korkutmamak için de gökbilimciler bu taşlamayı "yağmur" olarak tanımlıyor ve modacıları korkutmamak için bu olayın nedeninin, yaşlı hanımların inandığı gibi mini eteklerin ortaya çıkması değil, dünyamızın çekim alanına giren meteorların atmosferde yandıktan sonra parçalarının yere veya denize düşmesi olduğunu söylüyorlar. Dünyamızın dörtte üçünün denizlerle kaplı olması ve müteahhitlerimizin bütün çabalarına rağmen yerküremizin bir kısmının imara açılmamış olması yüzünden bu taşlar büyük bir tehlike oluşturmuyormuş. İstisnalar oluyor tabii. Örneğin, 1911 yılında Mısır'a düşen bir göktaşının zavallı bir köpeği öldürdüğü söyleniyor (http://scienceworld.wolfram.com/astronomy/Meteorite.html). Bu olaydan o kadar emin değiliz; ama 1992 yılında ABD'de düşen bir taşın bir otomobilin bagaj bölümünü tahrip ettiğinden eminiz. (http://antwrp.gsfc.nasa.gov/apod/astropix.html).

Bundan 65 milyon yıl kadar önce kocaman bir göktaşının yerküremize düşmesi sonucu yalnız dinozorların değil, diğer canlıların da yarısının yok olduğunu duymuşsunuzdur. Bu büyüklükteki bir taşın dünyamızı bir daha ziyaret etmesi az da olsa bir olasılık; ama ona gelinceye kadar bizleri öbür dünyaya gönderebilecek daha nice tehlikeler var. Örneğin, trafik kazaları, salgınlar, dinmek bilmeyen savaşlar ve terör... Kısacası, tehlikesiz bir yaşam imkansız, tabii. Birazdan göreceğimiz gibi bir çok tehlikeyi asgari sayıya indirmek bizim elimizde; ama bazılardan haberimiz ancak iş işten geçtikten sonra olabiliyor. Örneğin bir nükleer santralda çalışan Stanley VVatres adında bir Amerikalı'nın başına gelenler. Rutin bir test sırasında Watres'in üzerinde taşıdığı radyasyon aletine göz atan doktorlar, zavallı adamın izin verilen dozajın tam 800 katı üzerinde bir radyasyona maruz kaldığını tesbit ediyorlar! Kısa bir araştırma, Watres'ın bu radyasyona santralda değil, evinde maruz kaldığını ve kaynağın topraktan evine sızan radon gazı olduğunu ortaya çıkartıyor. Radon, 1900 yılından beri bilinen, kokusuz, gözle görülmeyen, radyoaktif bir gaz. Laboratuvarlarda yapılan deneylerde ortaya çıkan bu gazın, doğal ortamda bu kadar yüksek konsantrasyonlarda bulunabileceğinden o zamana kadar kimsenin haberi yokmuş. Sonraki çalışmalar, radonun bazı yerlerde toprağın ancak bir kaç metre altında bol miktarda bulunduğunu, evlere bodrum katından sızarak girebileceği gibi, böyle yerlerde açılan kuyularda suya bulaşabileceğini, daha kötüsü, ev yapımında kullanılan malzemelerin yüksek oranda radon içerebileceğini ortaya çıkardı. (Botkin and Keller, Environmental Science, 1995). ABD'deki her 12 evden birinde, hükümetin belirlediği sınırın üstünde radon miktarı bulunduğu ve bu gaz yüzünden her yıl 20 bin kişinin akciğer kanserinden ölebileceği hükümet yetkililerince belirtiliyor. Hele bu evlerde oturanlar bir de sigara içiyorlarsa, kansere yakalanma olasılıkları içmeyenlere nazaran tam 60 misli artıyormuş! (A Citizen's Guide to Radon, EPA Publications, 1986). New York, Pennsylvania gibi radon vakasına sık sık rastlanan eyaletlerde ev satın alacaklar, parayı saymadan önce radon testini şart koşuyorlarmış. Görünmez tehlike diye herhalde buna derler!

Tehlikeleri uzun ve kısa menzilli olarak ikiye ayırabiliriz. Trafik kazaları, yangın, zelzele ve sel basması gibi afetleri kısa; sigara içmek, aşırı alkol kullanmayıysa uzun menzilli tehlikeler diye sınıflandırabiliriz. İnsan bir oturuşta bir paket sigara içmekle akciğer kanserine yakalanmaz; ama 20 yıl boyunca günde bir paket içerse, yaşamıyla rulet oynuyor demektir. Tehlikenin uzun bir zaman dilimine yayılması, "nasıl olsa bir gün bırakırım" veya " acı patlıcanı kırağı çalmaz" gibi beylik sözlerle kendimizi avutmamıza neden olur; dolayısıyla, bu tür tehlikelerden kendimizi kurtarmamız diğerlerine nazaran daha da güçleşir.

Eğer başımıza bir göktaşı düşer, evimize haberimiz olmadan radon gazı sızarsa, yapacağımız pek bir şey yok. Fakat özellikle sıhhatimizle ilgili olası tehlikeleri yok etmek veya asgariye indirmek o kadar zor değil. "Ama" diyeceksiniz, "sigara içme, alkolü fazla kaçırma- bütün bunları anladık; ama diğer tehlikelerle nasıl başa çıkacağımızı nereden öğreneceğiz?" Üstelik sık sık gazetelerde okuyoruz; bazı hastalıklara yakalanma olasılığımız anne ve babalarımızdan miras aldığımız hatalı genler yüzündenmiş; biz ne yaparsak yapalım bazı hastalıklara yakalanma olasılığımız, örneğin kansere, daha fazlaymış. Bütün bu faktörleri belirlemek, belirledikten sonra da hangisinin daha ağır bastığını değerlendirmek, sizin, benim için neredeyse imkansız. Hiç merak etmeyin; yaşamımızı etkileyen bir çok alanda olduğu gibi bu konuda da bilim sizlerin hizmetinizde. Son yıllarda ortaya çıkan ama kökleri oldukça eskiye dayanan bu bilim dalına Risk Assesment (Tehlike Değerlendirme) diyorlar.

Kökleri eskiye giden fakat bir bilim dalı olarak ancak son yıllarda kemikleşen bu konunun uzmanları uçak düşmesinden tutun, bisikletten düşmeye kadar her türlü tehlikenin olasılığını hesaplıyorlar. Örneğin, ABD'de her yüzbin kişide bisiklet kazalarında ölme olasılığı 6, hava kirliliğinden dolayı yakalandığınız hastalığın sizi öbür dünyaya gönderme olasılığı 16, günde bir paket sigara ve fazlası 500, ve beterin beteri: İşe motosikletle gidip gelenlerin ölme olasılığı 2000!.

Bu konunun son yıllarda ne kadar önem kazandığının en belirgin örneği ünlü Harvard Üniversitesi'nin açtığı Risk Assessment Center (Tehlike Değerlendirme Merkezi). Geçen gün internet yoluyla bu merkezi ziyaret ettik. Çok zengin bilgiler içeren bu sitede yerimiz kısıtlı olduğu için eninde sonunda hepimizin aklını çelecek bir konu üzerinde odaklaştık: Kanser. (www.yourcancerrisk.harvard.edu). Önce erkeklerin korkulu rüyası prostat kanserine bir göz attık (Babam da bu hastalıktan rahmetli olmuştu) Bir kısım bilgiler beklediğimiz gibiydi; ama çok şaşırtıcı bilgiler de edindik. Örneğin prostat kanseri uzun boylu erkeklerde kısalara nazaran daha sık görülüyor ve zenciler beyazlara nazaran bu afete daha çok yakalanıyormuş. Aile geçmişinde prostat kanseri görülen insanlarda yakalanma olasılığı daha yüksekmiş. Hayvani yağlar yenmesi, kanser olasılığını arttırıyor, domatesi çiğ olarak veya salçasını içeren yemekleri yemek olasılığı düşürüyormuş. Yakalanma olasılığınız bu ve buna benzer sorulara yanıt verdikten sonra o hesaplanıp size hemen bildiriliyor. Bu değerlendirmeyi bütün kanser türleri için yapabiliyorsunuz. Faktörler değişiyor; fakat eğer genel bir değerlendirme yapmak istersek, eğer sigara içmez, bol bol meyva ve sebze tüketirseniz kansere yakalanmayacaksınız diye bir garanti yok; ama tehlikeyi asgariye indirdiğiniz gün gibi aşikâr. Zaten siteyi hazırlayanlar ortaya çıkan değerlendirmenin sadece bir olasılık olduğunu ve yüzde yüz bir belirlemenin mümkün olmadığını özellikle vurguluyorlar.

Tehlike değerlendirmesi yapan uzmanların üzerinde çalıştıkları konulardan biri de, bir tehlikenin diğer tehlikeyle rekabet ettiği zaman nasıl karar verileceği. Örneğin, sebze, meyve yemek çok faydalı ama ya bu ürünlere enjekte edilen hormonun veya muzur böcekleri öldürmek için kullanılan pestisit kalıntılarının doğurduğu tehlikeler? Hormon içeren ürünlerin ne tür bir etki yaptığını kestirmek güç; ama pestisit kalıntılarının kanser olasılığını arttırabileceği yönünde bilimsel görüşler defalarca ortaya atıldı. Bu durumda bir elle aldığımızı diğer elle geriye vermiyor muyuz? California Üniversitesi'nin Berkeley Kampüsü'nde çalışan toksikoloji uzmanı Prof. Ames'ın bu soruya yanıtı "Kesinlikle hayır". Ames, doğal veya kimyasal maddelerin olası toksik etkilerini ölçen alet ve metodları gelişteren çok ünlü bir bilimadamı. Ames hiç bir zaman pestisitlerin kanser yapma olasılığını inkar etmiyor; fakat bu olasılığın çok küçük olduğunu, "doğal" diye sınıflandırdığımız bazı maddelerin bile, örneğin karabiber, kahve, fesleğen gibi ürünlerin de aynı oranlarda toksik etkilerinin bulunduğunu rakamlarla kanıtlıyor.

Ames'a göre olayın bir de ekonomik yönü var: Pestisit kullanılmazsa meyve ve sebzeler çok daha pahalıya mal olacak; dolayısıyla, fakir, fukara bu ürünleri yeteri kadar  tüketemeyeceğinden   bu gıdaların kanser önleme özelliklerinden de faydalanamayacak.

Tehlike rekabeti başka alanlarda da sık sık karşımıza çıkıyor. Kahveci Hamdi geçirdiği kalp rahatsızlığı yüzünden sigara ve içkiye tövbe edip, doktorunun önerisine uyarak spor yapmaya karar veriyor. Hamdi koşmayı seçiyor ve seçtiği parkur çok yoğun bir trafiğin geçtiği daracık bir yol kenarı. Hamdi kendini sigara ve içkiden kurtardı ama bu kez iki büyük tehlikeyle karşı karşıya:

1. Ekzoslardan yayılan başta karbonmonoksit olmak üzere bir sürü çok zehirli gazı içine çekmesi

2. Bir kamyon veya arabanın altında kalarak öbür dünyaya erkenden göç etmesi.

Herhalde "pirince giderken bulgurdan olmak" diye buna derler. Rekabet eden tehlikelerle karşı karşıya kalanların seçme olasılığı, çok kez o kadar zor değil. Sigarayı bırakıp da kilo almayan tek bir kişi görmedim. Ama bir kaç kilonun beraberinde getirebileceği stres, kalp krizi geçirme açısından sigaraya nazaran tabii ki daha az tehlikeli. Ama bir de şöyle bir durum düşünün: Bizim Hamdi sigarayı bırakınca o kadar sinirli bir insan oldu ki, önce kavga ettiği bir çok müşterisini kaybetti ve bir kaç ay sonra canından fazla sevdiği karısı onu daha fazla çekemediği için boşayıp caddenin öbür yanında bitkisel çay satan Rıfkı'yla evlendi. Haberi alan Hamdi, bir kalp krizi geçirdikten sonra öbür dünyayı boyladı. İşte böyle bir durumda uzmanların nasıl karar vereceklerini doğrusu çok merak ediyorum.

Stres konusunda uzmanların gözünden kaçan başka önemli faktörler de var. Örneğin bir akademik kurul toplantısına katılmanın veya bir mesai arkadaşınızın aynı askerlik hatırasını dördüncü kere anlatmasının veya ille de entel görüneceğim diye Schonberg'in bir senfonisini sonuna kadar dinlemenin veya bir milli parkta otların üzerine uzanmış kuş seslerini dinlerken bir arabanın açık penceresinden aniden fezaya yükselen bir feryat: "Ankaaaara'da yedim, taze meyvayııın" (Umarız o meyvede bol pestisit vardı) - bütün bunların ömrünüzden kaç saat veya dakika çalabileceği hakkında tek bir bilgiye rastlıyamadık.

Olaya bir de ekolojik yönden bakalım: Belki de insanoğlu için en büyük tehlike hiç tehlike olmaması. Öyle ya, tehlikesiz bir ortamda sayıları astronomik rakamlara ulaşan insanlar kısa zamanda doğal kaynakları tüketip aç kalır ve soyları tükenirdi. Her neyse, ben bu köşemi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmamak için konuyu burada kessem iyi olur.

 

    

   Kaynakça:
   Bilim ve Teknik Dergisi

  S: 428     Temmuz-2003

                                                               Sargun A. Tont'a teşekkürlerimizle

                                                                                  Denizce