|
|
|
 |
|
Başımdan garip bir olay geçti, “doğru yol nasıl olmalıydı” diye
hala düşünüyorum.
Nisan 2002 ayı içindeydi, 1986 yılında almış olduğum ve
yenilenmesi zamanı gelmiş bulunan “Deniz Telsiz Telefon Operatör
Ehliyetnamesi”ni hiç adetim olmamasına rağmen çoğumuzun bildiği
muamele takip eden firmalardan birisine verdim.
|
Firma
sorumlusu; tahditli belgelerin değiştirildiğini söylediğinde,
elindekine iyi bakması gerektiği, bunun tahditli olmayıp SSB
kullanmak için alınmış bir belge olduğu hatırlatıldı. Firma
sorumlusu yenileme işleminin 3 ayı bulacağını ifade etti ve
ayrıca bu belgelerin artık Denizcilik Müsteşarlığınca
yenilendiğini bu nedenle de başvuruların İstanbul Limanına
yapılması gerektiğini, limanın belgeleri Ankara’ya göndereceğini
ve yenilerinin İstanbul’a geleceğini, Ankara’da işlerin
hızlandırılması için bir temsilcilerinin bulunduğunu vs vs
anlattı.
İkinci ay
geçtikten sonra firmaya durumu sık sık sormaya başladım. Aldığım
cevaplar neredeyse hep aynıydı; gelmesi yakındır, ehh artık
herhalde bu hafta gelir, sorduk cevap bekliyoruz, gibi, gibi,
gibi. Ağustos ayının başına gelmiştik, süre 4 ayı geçmişti ve
nihayet cevap geldi. Limandan yenileme başvurum ve ekleri
Ankara’ya 2 defa gönderilmiş ve her ikisinde de işlemsiz iade
edilmişti. Bu belgeler artık yenilenmiyordu. Ne oldu şimdi benim
kazanılmış hakkım? diye düşünmeye başladım.
Bir arkadaşım
da benim gibi meraklandı ve Telekomünikasyon dairesinden sorarak
Müsteşarlıkta görevli bir beyin ismini ve telefon numarasını
aldı. Görevliyi aradım ve problemimi anlattım. Cevap
şaşırtıcıydı; benim belgem yenileniyordu, ancak Ankara’ya hiç
yollanmamıştı. Limandan yollatırsam bir günde yenileneceğini
belirtti. Yine limana gidildi, oradaki görevli bu kez belgemin
Ankara’ya yollanamayacağını, çünkü Ankara’nın “böyle belgeleri
bize göndermeyin, yenilemiyoruz” diye talimatı olduğunu
söyleyerek başvurumu kabul dahi etmedi. Tekrar Ankara’ya telefon
ettim, durumu anlattım, görevli bey, bu belgelerin şimdiye kadar
yenilendiğini ve yenilenmeye de devam edildiğini, başvurunun
mutlaka İstanbul Limanı aracılığı ile gelmesi gerektiğini
söyledi, bu nedenle de bir yoldan görevlinin amirine ulaşmaya
çalışmamı salık verdi.
Yine en
sevmediğim bir şeyi yaptım; kendisiyle daha önce tanışmış
olduğum Denizcilik Müsteşarlığı İstanbul Bölge Müdürü’ne telefon
ettim, saat 14:00 sularıydı, sıkıntımı anlattım ve başvurumu
kendisine yolladım. Saat 15:00 civarında Ankara’ya havale yazısı
ile birlikte bütün belgeler elimdeydi. Ankara’ya telefon ettim
ve görevli beye, ertesi günü belgeleri kendisine elinde
vekaletim olan bir arkadaşımın getireceğini bildirdim; “beklerim
gelsin” cevabını aldım. Bu kadar mertçe ve düzgün hizmet veren
bir devlet memuruna da belgenin yenilenmesi ne kadar sürer diye
sormaya artık utandım doğrusu. Arkadaşım ertesi sabah saat 5 de
otomobiliyle yola çıktı, saat 10’u biraz geçe Müsteşarlıktaydı,
saat 11:00 de beni aradı “yeni belgeyi aldım, dönüyorum” dedi ve
saat 17:00 de belgem yenilenmiş olarak elimdeydi. Bu sefer adı
değişmişti; kapağında “Solas – 74 Sözleşmesine Tabi Olmayan
Gemilerde Bulunan Telsiz Cihazlarını Kullanma Yeterlik Belgesi”
olmuştu. Belgede, kullanılacak cihazlar açısından bir
kısıtlama yok, VHF, SSB, Uydu ile Haberleşme yani ne varsa
hepsini kapsıyor ve içinde de “Deniz Telsiz Telefon Operatör
Yeterlik Belgesi Almaya Hak Kazanmıştır” yazıyor.
Devlet neden
böyle çalışıyor diye düşünmeye hala devam ediyorum,
Ne var ki,
olanlardan bazı sonuçlar çıkarmak da olası;
1.
Muamele
takipçileri çoğu zaman ne yaptıklarını bilmiyor, olsa-olsa
metodu ile hareket ediyorlar. Kendilerine vekalet verirken çok
dikkatli olunması gerekli. Yaptıkları işin adı üstünde, takip
ettikleri işin sahibi adına karar vermelerini beklememek lazım.
2.
Kendi işinizi
kendiniz takip edin ve kapıları kademe kademe çalmaktan
çekinmeyin, o kapılar ve kademeler vatandaşlar için var, işlerin
yokuşa sürülmesinden amirler de şikayetçi, yani daima işi bilen
kişiye ulaşmaya çalışın.
3.
Özel
tekneler, yatlar ve amatörlerin hakları kaybolmuyor, tam tersine
teslim ediliyor ve benim belgemde olduğu gibi SOLAS’a tabi
olmadıkları üstüne basa basa vurgulanıyor.
Bir başka
konu amatör denizciler ve “Gemi Adamları Yönetmeliği” ile
ilgili. Yönetmeliğin 19 uncu maddesi Gemiadamları’nın güvenlik
eğitimleri ve belgelerini işliyor. Bu eğitim ve belgeler ise
STCW sözleşmesi hükümlerine uygun olmak zorunda. STCW = Standards
of Training, Certification and Watchkeeping
for Seafarers = Gemiadamlarının Eğitimi, Belgelendirilmesi ve
Vardiya Standartları hakkında uluslararası bir sözleşme ve
ticaretle uğraşmayan gezi amaçlı tekneler (yani özel yatlar
ve/veya amatörlere ait
tekneler) bu sözleşmenin kapsamına girmiyor.
Gemiadamları
Yönetmeliğine göre de tüm gemiadamları;
a)
Denizde
kişisel can kurtarma teknikleri eğitimi,
b)
Temel
ilkyardım eğitimi,
c)
Yangın önleme
ve yangınla mücadele eğitimi,
d)
Personel
güvenliği ve sosyal sorumluluk eğitimi,
e)
Cankurtarma
araçlarını kullanma yeterliği eğitimi,
görmek ve bu
eğitim dallarından her birisinin de bir belgesini almak
zorundalar, aksi halde ticaret gemilerinde çalışamazlar. Bu
nedenle ADYB (Amatör Denizci Yeterlik Belgesi) sahibi
olup bir ticari yatta çalışan kişi bu kez Gemiadamı olduğu için
yukarıda sayılan belgelere sahip olmak zorunda. Buradan yola
çıkılınca bakınız kimlere eğitim ve belge gerekiyor;
-
Mürettebatı
ile kiralanan ticari yatlarda çalışan ADYB sahibi
Gemiadamları,
-
Bir turizm
şirketine ait olmakla birlikte daha ziyade şirketin yönetim
kadrosu tarafından ADYB ile kullanılan ticari yatlar.
Böyle bir yatı kullanan ADYB sahibi kişi şirketin
Yönetim Kurulu Başkanı dahi olsa yatın ticari olarak tescil
edilmiş olması dolayısiyle kendisi Gemiadamı’dır.
-
Herhangi
bir şirketin aktifinde kayıtlı bir yat da ancak ticari yat
olarak tescil edilebildiğine göre, burada da yatı kullanan
ADYB sahibi kişi Gemiadamıdır, dolayısiyle STCW’nin
öngördüğü belgeleri alacaktır.
-
Bunlara
mukabil, Türk ya da yabancı bayraklı olup mürettebatsız kiraya
verilen yatları kiralayıp kullanan amatörlerin, Gemiadamı
olmadıkları için, STCW sözleşmesinin şart koştuğu belgelere
sahip olmalarına gerek yoktur,
-
Gerçek
kişiler adına “özel yat” olarak kayıtlı
tekneleri yöneten ADYB sahibi kişiler, bu
tekneler ticari amaçla kullanılmadıkları için, Gemiadamı
değildirler, dolayısiyle onların da STCW sözleşmesinin
öngördüğü belgelere sahip olmaları gerekmez.
Konuyu
irdelediğimizde görüyoruz ki, ADYB’nin ticaret
amacıyla kullanılan deniz vasıtalarında geçerli olması gerçekten
sorun yaratıyor ve amatörlük kavramı üzerinde gölge oluşturuyor.
Aynı yeterlik belgesine sahip iki kişiden birisi kendi
teknesini yerden göğe kadar haklı olarak keyfince
kullanabilirken, diğeri bir ticari yatta çalıştığı için
Gemiadamı oluyor ve STCW sözleşmesi kurallarına uymak zorunda
kalıyor. Oysa ve kanımca amatörlere ait bir yeterlik belgesinin,
kargaşaya, yanlış anlamalara meydan verilmemesi ve kimi zaman da
kötü niyetli uygulayıcıların ekmeğine yağ sürülmemesi amacıyla
profesyonellerce kullanılması mümkün olmamalıydı. Aynı eğitim
düzeyindeki amatörle profesyoneli birbirinden ayırabilmek için
yeterlik belgeleri de ayrılmalı, profesyoneller için başka bir
ad altında ve aynı değerde yeni bir belge yürürlüğe
konulmalıdır. Örneğin İngiltere’de, Almanya’da ve ABD’de bu
böyledir, amatör
denizcilerin
yeterlik belgeleri ile ticari amaçlı tekneleri kullanamazsınız
veya amatör denizciler için gerekmeyen bir yeterlik belgesi,
tekne ticari amaçla kullanılmaya başlayınca, gerekir.
Duyduğuma göre bir süreden beri Sahil Güvenlik botları özel
yatları kontrol ederken artık Patente sormuyorlarmış. Duyduğum
doğruysa, haksız ve usulsüz bir dayatmanın takipçisi olmadıkları
için Komutanlığı kutlamamız ve teşekkür etmemiz gerekir.
Güvendiğimiz koca koca dağlara kar yağdığını görmenin acısını
umarım bir daha yaşamayız.
Diğer taraftan Hudutlar ve Sahiller Sağlık Genel
Müdürülüğü’nün ise mevzuatı anlamadan, keyfi yorumlarla ve iyi
niyetle bağdaşmayan davranışlarla binlerce vatandaşı rahatsız ve
mutsuz ettikleri hatta belki de suç işledikleri gerçeğini de
unutmamak gerekir. Hatırlarsanız Genel Müdür, teşkilatına bir
yazı göndererek, Patentesi’nin süresi geçmiş olan veya hiç
Patentesi olmayan
teknelere ceza kesilmeyerek yeni Patente düzenlenmesini
istemişti. Bu talimat bile kanuna aykırıydı. Teşkilatın, Genel
Müdürünü dinlemeyerek, bildiğini okumaya devam etmekte olduğunu
ceza ödeyenlerden öğrenebilirsiniz, çevrenize sorunuz biraz.
Gerek Kanun, gerekse Yönetmelik’te, kabotaj hakkı olmayan
(Türk karasuları içinde ticaretle uğraşmayan) gemilerin Patente
almalarına ve Gemi Sağlık Resmi ödemelerine gerek olmadığı açık
ve seçik yazılıyken, vatandaşın genel meraksızlığından,
bilgisizliğinden, devlet karşısındaki boynu büküklüğünden ya da
devletine saygısından kaynaklanan sessizliğini kullanarak bir
oldu bittiyle yıllardır boş yere para alan bir teşkilatı devlet
yapımız ve sevgimiz içinde nasıl hazmedip içimize sindireceğiz?
bu da işin cabası.
Ne var ki bu konudaki son gelişmeler, mevzuatı anlamak için
okuyanların varolması halinde, haksız davranışların
terkedilebildiğini gösteriyor. Amatör
denizcileri çok yakından ilgilendiren patente konusunun
nihayet çözüldüğünü görmekle gün, “hafızay’i beşer nisyan ile
maluldür” (kısacası; insan unutur) deyiminden hareketle,
yaşadığımız mutsuzlukları, anlaşılmış olmamızın verdiği mutluluk
içinde unutma günüdür. Neden mi? bakınız neden;
Tarihi okunamayan (galiba 20.05.2002) bir günde Hudut ve
Sahiller Sağlık Genel Müdürü Op.Dr. Sait Karagül’ün oluruyla
yürürlüğe sokulan “Yıllık Gemi Sağlık Cüzdanı Düzenleme Usul ve
Esaslarına Ait Yönerge” nin 4üncü maddesinin (f) bendinde
Kabotaj Hakkı; Türk bayrağı taşıyan gemilerle Türk
kıyılarının bir noktasından diğer bir noktasına yük ve yolcu
alıp nakletmeyi, kıyılarda limanlar içinde veya arasında
römorkaj, pilotaj, ve bütün liman hizmetlerini yerine getirmeyi
ve Türkiye’de deniz yoluyla ticaret hakkını ifade eder
denilmekte, yönergenin 6 ıncı maddesi de istisnaları sayarken;
“Kabotaj hakkına sahip olmayan gemiler cüzdan almaktan
muaftır” denilmektedir.
Yönergenin 10 uncu maddesinin (f) bendinde “Yatlara
yapılacak vize işlemlerinde, Turizmi Teşvik Kanunu’nun 28 inci
maddesine göre işlem yapılır” söylemi yer almaktadır.
Turizmi Teşvik Kanunu’nun yatların Türk karasularında seyir
esaslarını belirleyen 28 inci maddesini hep birlikte okursak:
a)
Yabancı
limanlardan gelip Türk limanlarına giren veya yabancı limanlara
gitmek üzere Türk Karasuları dışına çıkan yatların, hudut
kapılarından giriş ve çıkış yapmaları esastır.
b)
Yatlara Türk
limanında yapılan sıhhi muamele, yabancı bir limana uğramadığı
sürece bir yıl geçerlidir ve bunlara vize uygulanmaz. Ancak ölüm
ve hastalık halinin en yakın liman başkanlığına veya mülki idare
amirliğine derhal bildirilmesi zorunludur, yazdığınıgörürüz.
Konuyu uygulama açısından yine de biraz açmak gerekir,
şöyle ki;
-
Türk bayraklı özel yatlar
kabotaj hakkına sahip olmayan gemilerdir, bu nedenle patente
almayacaklardır.
-
Türk bayraklı özel yatlar yurt
dışına çıkarken Transit Log dolduracaklardır. Transit Log’un
doldurulmasında Sağlık bölümü damgalanıp imzalanmakla Sağlık
Kontrolü yapılmış olacaktır. Yatın yurt dışından dönüşünde
hernekadar aynı Transit Log’un kapatılması gerekiyorsa da,
uygulamada yeni bir Transit Log düzenletilmektedir ve bunun
Sağlık bölümü damgalanıp imzalanmakla da girişteki sağlık
kontrolü yapılmış olacaktır; hepsi bu kadar
-
Uygulamada tabii yine problemler çıkacaktır, şöyleki;
Limanlardaki Sağlık memurları bir teknenin kabotaj hakkına
sahip olup olmadığını nasıl anlayacaklarını bilmedikleri veya
onlara bu anlatılmadığı için yine “ille de patente” diye
direteceklerdir. Genel Müdürlük şimdi bu yönergeye ek olarak
bir tamimle kayıt belgelerinde “özel” oldukları yazan
teknelerde (yatlarda) patente aranmayacaktır demelidir.
Bakalım bunu yapacak mı?
İngiltere’de İngiliz karasularını terketmeyen bir yatın bir
limana kayıtlı olmak zorunluğu yok. Mal sahipliği fatura ile
kanıtlanıyor. Ancak yat İngiliz karasularını terkedip başka
ülkelere gidecekse kayıt zorunluğu var. Bu zorunluğun dayanağı
Açık Denizlerle ilgili 1956 tarihli Cenevre Konvansiyonu (Geneva
Convention on High Seas). Buna göre başka ülkelerin sularında
seyredecek bir geminin ulusallığının kanıtlanması ve bayrak
taşıma hakkının olması ve bunların düzgün belgelenmiş olması
gerekiyor. İngiliz Deniz Ticaret Kanunu’nda 1995 yılında yapılan
bir değişiklikle gemi “seyir amacıyla kullanılan bütün
tekneler” olarak tanımlanmakta. Bu nedenle takma motorlu lastik
botlar da, tek kişinin kullandığı küçük dingiler de, gemi
sayılıyorlar. Jetski ve rüzgar sörflerinin gemi sayılıp
sayılmayacağı henüz belli değil. Bu araçlara Fransızlar “plaj
oyuncakları” ismi vermişler. İngiltere’de de eğilim aynı
yöndeymiş.
İngiltere’de gemi sicili 16 ıncı yüzyılda tutulmaya
başlanmış. Ondokuzuncu yüzyılın sonuna gelindiğinde 110 önemli
limanda gemi sicili tutulmaktaymış. Sonraları 1986 yılında gemi
sicili 17 ayrı sicil bölgesine ayrılmış ve nihayet 1994 yılında
merkezileştirilerek Cardiff şehrinde tutulmaya başlanmış.
Halen İngiliz gemi sicilinde kayıtlı 50.000 gemi varmış.
Bunların sadece 400 (dörtyüz) adedi 500 tondan büyükmüş ve bu
sayı İngiliz deniz ticaret filosunun küçülmekte olduğuna işaret
ediyormuş. Sicile kayıtlı gemilerin %95’i özel yatmış, kalanı da
500 tondan küçük ticaret gemileriymiş. Yaaaa işte böyle. Ayrıca
boyları 24 metreden küçük yatlar “SSR = Small
Ships Register = Küçük Gemiler
Sicili”ne kaydediliyorlarmış. Bu “Küçük Gemi Sicili”nin
kurulmasının asıl amacı ise yabancı sulara gidecek İngiliz
yatları için basit ve ucuz bir belgelendirme olanağının
yaratılmasıymış.
Bu sicil;
-
RYA =
Royal Yachting Association
= Kıraliyet Yatçılık Birliği = Yelken Federasyonu
tarafından1983 ile 1991 yılları arasında,
-
Swansea’de
bulunan otomobil sürücü belgeleri ve araç ruhsatlarını
düzenleyen büroda 1991 ile 1996 yılları arasında tutulmuş ve
-
Cardiff’te
bulunan “Gemi Sicili’nde” de 1996 dan beri tutuluyor.
Yatların sicil kayıtları 5 yılda bir yenileniyor ve sicil
memuru süre dolmadan 3 ay önce yat sahibini uyarmakla yükümlü.
Kaydını yenilemeyen yatlar sicilden düşülüyor. Ve deeee
İngiltere’de özel yatlar kişilere ait olmak zorunda, aynen
bizdeki gibi.
Bunları ve daha fazla bilgiyi edinmek için RYA
yayınlarından “The Yachtsman’s Lawyer”i okumanızı öneririm. Hem
hukukun her dalında olduğu gibi Deniz Hukukundaki mantık
sırasını sezmeye, hem de insanı denizci millet olabilmek için üç
tarafı denizlerle çevrili olmaktan öteye başka değerlerin de
varolması gerektiği ile ilgili düşüncelere taşıyor.
Hırvatistan’dan yeni dönen yabancı uyruklu tanıdıklarımdan
öğrendiğime göre bizim kıyılarımız ve koylarımız çok daha
güzelmiş, bizim insanlarımız çok daha
candan ve arkadaşça davranıyorlarmış, bizde dostluk
varmış. Hırvatistan’da gezilen hemen her yer milli parkmış.
Koylarda demir atılıp deniz dibi faunası bozulmasın diye hep
şamandralar döşenmiş ve yatlar bu şamandralara bağlanmak
zorundaymışlar. Şamandraya bağlanmanın bir bedeli varmış ve
bağlanmadan demirlense dahi aynı bedel ödeniyormuş. Mısır’da
Hurgada, Safaga ve Şarm El Şeyk gibi dalış bölgelerinde de
demirleyemezsiniz, şamandraya bağlanır para ödersiniz.
Anladığım kadarı ile yabancılar “yağma Hasan’ın böreği”ni
pek seviyorlar. Yıllarca önce Dikili Kaymakamı’na dünya güzeli
Bademli koyuna 15-20 şamandra döşeyin, fazla
tekne
almayın, bağlananlardan da para alın dediğimde, “gelmezler
sonra” demişti. Eğer bizim kıyılarımız daha güzelse, her iki
tarafta da para ödenecekse, neden daha güzel olan yerler
seçilmesin ki? Bunda korkacak ne var? Aynı sav kanımca Göcek ve
Gökova koyları için de geçerli. Bu güzellikleri böylesine
bedavaya hem kendimize hem de yabancılara peşkeş çekmenin
bedelini bir gün elbette ödeyeceğiz.
İstanbul’da, Heybeliada’nın o muhteşem Çam Limanı’nı
çevreleyen orman, bir pazar günü piknik tüpünün üzerinde patates
pişirmeye kalkışan bir kadının çıkardığı yangına kurban gitmedi
mi? Adaya her vapurun getirdiği 500 ya da 1000 kişilik grupları,
yanlarında taşıdıkları piknik tüpleri ile ormana salan,
yağmalarcasına pislettikleri ormanı ve yolları temizlemek için
önlem almaya gayret etmeyen görevlilerin hiç mi kusuru yok?
Adada dilediğince vakit geçirmek, en azından orada yaz ve kış
yaşayan, ada hayatının keyfini süren ama derdini de çeken,
insanlara saygılı olmaksızın mümkün olamamalıydı. Ne var ki
adalılar da adalarına sahip çıkmadılar. Keza aynı çam limanında
bütün bir hafta sonunu geçiren yatlardan adanın ve koyun
temizliği için bir tek kuruş para toplayamamak gibi bir gariplik
nasıl açıklanabilir ki? Böyle bir katkıyı gönüllü olarak
başlatmamak ise zaten bir ayrı gariplik. Otomobil yasaklı
adalarda, sayıları arttıkça ortalığı iyice pislik ve sineğe
boğan at arabalarının yerine elektrikle çalışan uygar araçların
kullanımına nostaljik takılmalar mı, popülizm mi, yoksa
vurdumduymazlık mı nedendir, kim bilir?
Florida keylerinde (key=cay ufak mercan adacıklarına
verilen isim)
teknelerden denize atık boşaltmak tamamen yasaklanmış. Arıtma
üniteleri olan
tekneler dahi bu yasağın içine giriyorlar. Ancak ileri
sürüldüğüne göre Florida’da deniz kirliliği sanıldığı gibi
teknelerden değil, karadan ve karadaki besin atıklarının denize
pompalanmasından ileri geliyormuş. Denize boşaltılan besin
atıklarının sadece %3 ünün
teknelerden
geldiği saptanmış. Bu bilgileri de ABD Tekne Sahipleri
Birliği’nin “Boat U.S.” isimli dergisinden edinmek
olası. Birliğin danışman üyelerinden birisi tekneden denize bir
defada boşaltılan besin atıklarının önemsenmeyecek kadar küçük
olduğunu ve bir örnek vermek gerekirse üç adet meşe yaprağına
eşit olduğunu söylüyor. İşin ilginç yanı bütün deniz kirliliğini
önleme çabalarına rağmen asıl kirlilik kaynağının arıtılmadan
denize dökülen şehir atıklarının oluşturması. En yakındaki meşe
ağacının yapraklarını saymaya başlamakta yarar var, bakalım kaç
yat ve kaç deşarj ediyor.
Ülkemizde de durum hiç farklı değil. Önemli olan atıkları
özellikle sığ sularda bir anda denize boşaltmamak, açığa çıkarak
seyir esnasında yavaş yavaş dümen suyunda karıştırarak
koyvermek.
Altın kural hiç değişmiyor; Denizden gelmeyeni denize
atma! Denizin bütün sakinleri kendilerine has beslenirler.
Örneğin organik maddedir diye attıklarımızın hiç birisi onların
menüsünde yok. Balıklar zeytin çekirdeği yemezler, kızarmiş ya
da ızgara edilmiş balık eti de yemezler, domatesi, hıyarı,
biberi, ekmeği, unu şekeri hiç bilmezler. Motor yağı, mazot,
benzin, akümülatör kutusu ve kurşun, bakır kablo telleri ve
plastik kablo izolasyon maddeleri onların yaşamında yoktur.
Normalde insan pisliği de yemezler. Balıklar cam, teneke, kağıt,
plastik yemezler ama gördükleri herşeye de acaba yiyebilirmiyiz
diye ilgi gösterirler ve yiyebildikleri ile de dejenere olurlar.
Planktonlar ise oburluklarından herşeye saldırırlar, yediklerini
yakmak için suyun içindeki oksijeni dahi araklarlar.
ABD’de USCG’ın (Sahil Güvenlik) kuralları şöyle;
Karadan,
-
3 mil açığa kadar olan saha
içinde denize plastik, yüzer cisten sap, saman, paçavra,
ambalaj malzemesi, tabak, çanak, çömlek, yiyecek artığı, cam
ve metal parçaları, kağıt ve çöp atamazsınız. Bulaşık
makinasının suyunu, duş sularını ve pişmemiş balık parçalarını
atabilirsiniz.
-
3-12 mil arasında plastik,
yüzer cinsten sap, saman, paçavra ve ambalaj malzemesi ile
öğütüldükten sonra boyu 1 inç² (25 mm x 25 mm) den büyük
kalmış tabak, çanak, çömlek, yiyecek artığı, cam ve metal
parçaları, kağıt ve çöp atamazsınız.
-
12-25 mil arasında plastik,
yüzer cinsten sap, saman, paçavra ve ambalaj malzemesi
atamazsınız.
-
25 milin dışında plastik atamazsınız.
Bizim gezi alanımız genellikle karasularımız olduğu için
eğer Amerikalı olsaydık madde 1 de yazıldığı şekilde
davranacaktık. Sonra ne yapacaktık? Önce asgari çöp üretecek
şekilde önlem alacaktık. Hiç olmazsa
tekneye
aldığımız malların ambalajlarını yola çıkmadan önce karada
bırakacaktık. Yolda çöplerimizi ayıracak, karaya ulaştığımızda
da onları ayrı ayrı çöp bidonlarına koyacaktık. Bunları yapmak
için Amerikalı olmak mecburiyetimiz yok. Orada da insanlar yamuk
davranıyorlardır. Ama böyle yapabilsek, hepimiz biliyoruz ki,
hem vatanımıza olan gerçek aşkımızı, sevgimizi gösterecektik,
hem de onu kirletenleri devamlı kollayacaktık. Yine de bir
yerlerden başlamamız gerektiğine inanıyorum. Yapacak o kadar çok
şeyimiz var ki.
İstanbul kenti hudutları içinde
Karaburun-Şile-Silivri-Tuzla dörtgeninde, sadece iki marinaya
karşılık, irili ufaklı 49 adet balıkçı barınağı bulunduğunu
biliyormusunuz? Bu barınakların çoğunlukla 7-8 metre boyunda
teknelere
sahip amatör veya profesyonel yöre balıkçılarının hizmetinde
olduğunu; bu barınaklarda, kooperatif insaf eder ya da izin
verirse, sanırım 2 metreden fazla su kesmeyen yatların da
kolaylıkla yer bulabileceklerinin mümkün olduğunu bilenlerin;
aynı barınaklara yerleştirilecek bir kaç pontonla çok sayıda
yata bağlama olanağı yaratılabileceğini görmelerine rağmen basit
yasal düzenlemeleri yapmayanların, yapamayanların, yapmak
istemeyenlerin makamlarında oturmaya devam etmeleri ile ülke
denizciliği için ne denli bir olumsuzluk yarattıklarını
görmemelerini garip karşılamazmısınız? Örneğin, koskocaman Şile
balıkçı barınağının yat limanına dönüştürülme projesini Tarım ve
Köyişleri Bakanlığının olumsuz bularak reddettiğini
biliyormusunuz? Oysa proje limanın kara tarafının taranarak
buraya bir yat limanı yapılmasını öngörmekteydi.
Ülkemizde bir çok ufak boyutlu
teknelerden
bir kısmının limanlarda ve/veya belediyelerde kaydı olmadığı
gerçek. Bunların arasında 8-9 metreye kadar boyda yatlar da var
yöre balıkçılarına ait tekneler de. Kimileri teknelerini şimdi
kaydettirmek istiyorlar ama, başvurdukları makamlar hep fatura
soruyor. Oysa kişinin sahibi olduğu özel
teknesini bir beyanla kaydettirebilmesi gerekirdi. İleri sürülen
ilk karşı sav
teknenin çalınmış ya da kaçak yollardan yurda sokulmuş
olabileceğinde yoğunlaşıyor. Bunun da mutlaka bir yolu vardır.
Stok affında olduğu gibi kanun niteliğinde bir çözüm şekline
herhalde gerek olmadan bir yol bulunmalıdır.
Diğer taraftan görülen o ki özellikle İstanbul limanında
yetkililer (hakiki yetkilileri kastediyorum) bir çözüm arayışı
içindeler. Hukukçularımız göreceli bir yoldan çare üretemezler
mi? Tür vatandaşının beyanının devlet karşısında hiç mi değeri
yoktur? Türkiye ne badirelerden geçmiş, düşünün, bakanlar dahi
kaçakçılıktan hüküm giymişler de yine bir şey olmamış. Bir
amatör denizcinin
teknesini
kayda almak neden bu kadar aşılmaz bir engeldir?
Örneğin böyle bir problemi olan içimizden birisi denese de
İstanbul Limanı’na başvursa. Başvurusuna
tekneyi
satanın da beyanını eklese ne olur? İlk olacak olarak, idare
kaydı yapmaya kalkışsa dahi, Maliye’den en az 5 yıllık
vergilerin ödendiğinin belgelerle kanıtlanmasının gerekeceği
ileri sürülüyor. Teknenin vergisi de ödenmemişse, acaba cezaları
ile birlikte kendi kıymetinden yüksek bir tahakkuk mu söz konusu
olacaktır? Alt tarafı bir özel tekne sahibi olmak neden bu kadar
zordur? Neden illa da motorun faturası istenir ki? Motor
dediğimiz, bugün dünyada insanların konforunda en önemli yeri
işgal eden milyonlarca, hatta milyarlarca adet üretilmiş ve
üretilmeye devam edilen teknik bir araçtan başka ne ki?
Başka ülkelerde, motorun ya kendisini ya da bir parçasını
icad etmiş olan ülkelerde, birkaç yüz kiloluk demir parçasının
önemi hiç yok ki. Biz neden motora bir türlü alışamıyoruz?
Nedendir acaba bu korkular ve vehimler? Yani şimdi beyana rağbet
edilse, faturasız
tekne sahibi
olmuş birisi teknesini evinin bahçesinde 6 yılda ancak yaptığını
söyleyebilecek ama motor herşeyi kilitliyor. Gidip bir yeni
motor satın alması gerekiyor. Motor faturası vatandaşın yalan
beyanda bulunmaması için bir garanti teşkil ediyor sanki. Diğer
taraftan kim kime “sen bu tekneyi kendin yapmış olamazsın”
diyebilir ki? Yeni düzenlemelere göre tekneni bahçende de yapsan
planlarını (galiba) limana onaylatman gerekir. Neden, kendim
yaptım, kendim kullanacağım demek hakkımız yok? Denizcilik
Müsteşarı milletvekili adayı olmak için istifa etmiş. İstifa
etmeden önce şu işe bir çare bulsaydı daha iyi olmazmıydı?
ODTÜ’nün Esen hocası da aynı amaçla istifa etmiş. Seçilirse
belki o bir çare bulur. Ya seçilemezlerse ne olacak halimiz?
Saçmalamanın da mantığı var mı dersiniz, dostlar?
Özel Yat Kayıt Belgenizi hiç şöyle alıcı gözüyle
incelediniz mi? Başlığında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti yazıyor.
Bu belgenin hükümetle bir ilgisi var mı? Aşağıda yatın
ayrıntıları yazıyor, ayrıca tonilato belgesindeki bilgileri de
içeriyor. Tonilato belgesi varken, bu bilgilere burada neden
gerek duyulmuş acaba? En altta “izin verilen sefer bölgesi” için
yer ayrılmış. Özel yatların sefer belgesi olmaması gerekir,
umarım önümüzdeki kısa dönemde bu kayıt kalkacaktır. Onun da
altında “yolcu kapasitesi” yazıyor. Özel yatta yolcu olmaz;
yolcu ticaret gemisinde olur. Peki bizler neyiz, kimiz? Yatçı
mı? Personel mi? Mürettebat mı? Sporcu mu? Bildiğim kadarı ile
mürettebat da bir ticaret gemisine tertip edilen gemiadamlarını
ifade eder, personel de. Sonra da liman içi veya liman dışı
sefere ve bir de yaz veya kış mevsimlerine göre bir ayırım var.
Bu nereden çıktı? diye sormayın; bu özel yatlar için dünyanın
hiç bir ülkesinde geçerliliği olmayan, ticaret gemilerine mahsus
“denize elverişlilik belgesi”nden aynen alınmış. Altta yanda bir
de personel listesi “crew list var”. Buraya birşey yazılacaksa
herhalde “yatta bulunması gereken yeterlik belgeli kişi sayısı”
gibi uzun bir cümle yazmak gerekirdi.
Arka sayfada aynen “denize elverişlilik belgesi”nde olduğu
gibi teçhizat dökülmüş, oysa bu teçhizatın da özel yatlar için
sadece tavsiye edilir olması gerekirdi. Altına da bu belge ile
sürvey süresi içinde seyahat edilebileceğini yazarak, üstelik
İngilizcesini de koyarak, yat sahibini yedi düvele karşı bir
anlamda ihbar ediyor.
Şimdi düsünelim, bu belge ile yola çıkıp Brezilya’ya
gittiniz. Oralarda gezerken belgenin süresi doldu, iş bitti mi?
Aynı durum bir ticaret gemisinin başına gelse denize
elverişlilik belgesi sefer sonuna, yani gemi Türk limanlarına
dönünceye kadar geçerli kalır. Bu belgede böyle birşey yazmıyor.
Ayrıca bu belge “denize elverişlilik belgesi” de değil, kaldı ki
olmaması da gerekir. Ya Brezilyalı limancı sizin oralarda
gezmenize izin vermezse ne olacak?
Daha da aşağıda bir not daha var, orada da “yurt dışına
çıkışlarda transit log alınacaktır” yazıyor. Şimdi bundan
Brezilyalı ne anlayacaktır? Transit log sadece Türkiye’de
geçerli bir belge olduğu için Brezilyalı’ya bundan ne? Yok eğer
adam işgüzar birisi ise kalkıp ta “senin Transit Log’unda
buralara geleceğin yazmıyor, onun için ülkeme giremezsin” mi
diyecek? Yani bir belge ki elimizdeki, nereye çekersen
gidebilir. Ayrıca tabii bir de
teknenin
tonajının “4922 sayılı Kanun gereğince çıkartılmış tüzük ve
yönetmeliklere” uygun olarak saptandığı belirtiliyor. Tonajın
saptanması tamam da, gerek denize elverişlilik belgesi gerekse
yola elverişlilik belgesi ticaret gemileri için gereken iki
belge, ikisinin de yatlarla ilgisi yok. Siz siz olun dostlar,
Brezilya’ya giderseniz, bu belgeyi kimseye göstermeyin, soran
adama da “bizim ülkemizde işler bu kadar basittir, al işte sana
tonilato belgemi göstereyim, üzerinde hem alacağın vergiye esas
olacak tonajım yazılı, hem de
teknenin
sahibi olduğum” deyip işin içinden çıkın. Adam büyük bir
ihtimalle bununla yetinecektir. Ama kendisine bu belgeyi
gösterirseniz, başınız derde girebilir.
“Denizde bulunan mal ganimettir ve bulana ait olur” savı
yanlıştır.
Ganimet;
-
Bir savaşta yenik tarafa ait olup kazanan tarafın zorla
elkoyduğu mallara,
-
Yağmayla elegeçen mallara denir, bir anlamda buna hırsızlık
malı da diyebiliriz.
-
Ancak ganimet bir rastlantı sonucu ele geçen bir imkan ya
da kazancı da tanımlar.
Örneğin denizde giderken bir
teknenin
kaybettiği bir bot buldunuz. Bu bot mal olarak bir ganimet
değildir ama bir kazanç imkanıdır. Bulduğunuz malı sahibine iade
ettiğiniz takdirde bunun karşılığında uygun bir bedel talep
edebilir ve alabilirsiniz. “Buldum, bu bot şimdi benim oldu”
diyemezsiniz, derseniz de hırsızlığınızı kabul etmiş olursunuz.
Yolda yürürken düşürdüğünüz kaleminiz ya da saatiniz,
kaybolabilir ama sahibi değişmez. Kalem ya da saati bulan kişi
mal sahibini aramakla yümlüdür. Kayıp eşya büroları neden var
ki?
Bot örneğinde de mal sahibini bulmaya çalışmanız gerekir.
Tabii bulduğunuz botu en yakın Liman Başkanlığına da teslim
edebilirsiniz. Bulduğunuz botun sahibini üzerinde taşıdığı
isimden bulabilirsiniz, bu nedenledir ki cinsi ne olursa olsun,
her
teknenin üzerinde ismi ve bağlı olduğu liman ismi yazılı olmak
gerekir. Bu arada marinalarımızdan birisinde bağlı bulunan bir
motor yatın kocaman kocaman pirinç harflerle yazılmış isminin
altında aynen L.M.İST. yazdığını görmenizi isterim. Düşünün
şimdi, liman ismi böyle yazılmış bir
tekne uluslararası sularda terkedilmiş olarak bulunsa L.M.İST.
harflerinin “limanı İstanbul’dur” anlamına geldiği nasıl
anlaşılacaktır? Oysa limanın adı geminin adı altında L. siz veya
B.L.siz tam olarak yazılmış olmalıdır.
Kimi ülkelerde
teknelerin
kayıt numarası vardır ve bordalarında bu numara ile bağlama
limanı da yazılıdır. Bu teknenin ayrıca bir adı da olur ama asıl
önemli ve geçerli olan numaradır. Özellikle İtalyan ve ABD
bayraklı teknelerde numaralar hayli göze batacak şekilde
yazılır. İngiltere’de örneğin çokça rastlanır; tekne sahibinin
üyesi olduğu kulübün adı da isminin altında veya yanında yer
alır. Bütün bunlar teknenin sahibini bulmayı kolaylaştırıcı
faktörlerdir.
Bulduğunuz botun bir
tekneye ait
olduğunun kolaylıkla anlaşılabilmesi için üzerine “tender to
…….” kelimeleri ile ait olduğu teknenin adı sonra da bağlama
limanı yazılır. Yani “………bağlı……..yatına ait patalya” yazmak
gerekir, ki botu bulan sahibine iade edebilsin ve eline geçmiş
fırsatı değerlendirmiş olsun, hırsızlık kompleksine kapılmasın.
Kaldı ki kaybolan
teknenin
sahipliği, eğer tekne sigortalı idiyse, sigorta şirketine geçer.
Teknesini kaybeden bedelini sigortadan alır ama bu defa sahip
değişmiştir. Yani karşınızda
teknenin
bir sahibi her zaman olacaktır.
Bu durum örneğin bir ülkenin karasularında batmış bir
tekneyi çıkartıp yüzdürmek için dahi neden önce sahibinden izin
alınması gerektiğini de açıklar. Teknenin bir ülke karasuları
içinde batmış olması onun sahibini değiştirmez. Örneğin 150.000
Euro bedelle sigortalanmış bir yatın bizim kıyılarımızda bir
yerde batmış ve bulunamamış olması halinde yatın sahibi,
sigortasından parasını alacaktır. Tekne şimdi diyelim ki 50
metre derinlikte bir yerlerde yatmaktadır ve sahibi artık
sigorta şirketidir. Dalgıçlıkla uğraşanlar bazen bu tür
teknelere rastlayabilirler. O zaman yapacakları en doğru iş,
önce
teknenin
adını ve limanını öğrenmek, sonra sahibine ulaşmak ve yerini
söylemeksizin teknesinin bulunduğunu bildirmek ve kanıtlamaktır.
Bu durumda, sahibi eğer sigorta şirketi olmuşsa, şirket
tekne
üzerindeki haklarını, tekneyi bulan kişiye düşük bir bedel
karşılığında terkedebilir. Teknenin sudan çıkarılması işte ancak
böyle bir satış işleminin gerçekleşmesinden sonra olabilir.
Burada imkan anlamında ganimet elde edilmiştir ve henüz batık
vaziyette olan bir teknenin sahibi ancak şimdi onu bulan
kişidir. Yeni sahip para harcayacak, tekneyi sudan çıkartacak ve
eğer tekne yabancı bayraklı ise ve Türk bayrağına geçirmeyi
düşünüyorsa ayrıca gümrük vergisi ve/veya KDV de ödeyecektir.
Sigorta şirketi
tekneyi
denizden kendisi çıkartmak isterse de o zaman bedel
teknenin yerinin onu bulan tarafından doğru olarak bildirilmesi
ve kanıtlanması karşılığında ödenecektir. İşlem bu yolda
yürütülmeden
tekne
üzerinden parça sökmek ve bunları kendi cebi için değerlendirmek
sualtı korsanlığıdır, haksızlıktır, hırsızlıktır.
Olaya böyle bakılınca İstanbul’da Kumkapı sahillerinde
özellikle lodos fırtınalarında demirde terkedilmiş yatan ve
genellikle ucuz bayrak ülkelerinde kayıtlı gemilerin karaya
vurduktan sonra yıllarca yerlerinden oynatılmadığını anlamak
daha kolaylaşır. Bu şekilde terkedilmiş bir geminin, ola ki
sigorta primleri ödenmediği için sigortalılık hali devam
etmemektedir, dolayısiyle asıl sahibine ulaşılması
gerekmektedir. Asıl sahip ise bir ucuz bayrak ülkesinde bir
adrestir ve bu adreste sorumlu bir kişi bulmak olanak dışıdır
veya çok güçtür. Bütün bu yolların araştırılması süresince
sahipli mala kimse elkoyamaz ve yıllar süren yazışmalar ve
araştırmalar sonunda olay, geminin sahibi bulunamadığı için
yargıya intikal eder, yerinden kaldırılmasına ve satılmasına
karar çıkması beklenir. Karar sonucunda geminin kurtarılıp
satılması ile para kazanmak mümkün olacaksa birileri buna talip
olur, hiç talibi çıkmazsa da liman, olmayan parasıyla gemiyi
yerinden oynatamayacağı için herşeyi ağırdan alır, korsanlar
gemiyi ufak ufak yerler, sonunda onlar için de iş artık ekonomik
olmaktan çıkar, kalan hurdalar oralarda kalır; bu kez başka
yerler, örneğin yerel idareler kentin güzelliğini bozduğu için
seferber olup bastırırlar, bir yerlerden hurdayı attıracak kadar
para bulunur ve leş ortadan kalkar.
İstanbul Boğazında çarpışan ve batan tankerlerin deniz
trafiğini tehlikeye sokmalarına, engellemelerine ve çevreyi
mahvetmelerine rağmen uzun süre yerlerinden oynatılamamaları bu
nedenlerledir. Tabii kaza İstanbul Boğazı gibi çok önemli bir
yerde olmuş ve leş trafiği engelliyorsa yasal yollar biraz daha
çabuk işler. Burada sigortalar da süratli hareket edebilirler.
Bu tür gemilerin sahipleri bellidir ve sigortaları da vardır,
aksi halde yola çıkamazlar. Aradan geçen zaman uzun ya da kısa
olsun sonuçta yasalar gereği yerine getirilmiş, bir hayli
yaygara kopartılmış, yargının ve yasaların yetersizliği ileri
sürülmüştür. Şikayetler yerinde gözükebilir ama hukukun
üstünlüğü esas ise yapılacak bir şey yoktur.
Rahmetli Haşim Mardin’in Biskaya körfezinin Fransa
sahillerine düşen ve med ile 100’den fazla metre içerilere
sürüklenen “Rüyam” yatını borcuna karşılık terkettiği sigorta
şirketi, sahildeki çakıl taşlı alana kanal açıp koca
tekneyi karnının üstünde sürükleye sürükleye derin suya çekip
yüzdürmüş ve sonra Yunanlı bir armatöre satıp giderlerinin bir
kısmını, belki de hepsini karşılayıp üstüne kar bile etmişti.
Bunlar
denizin bizlere sunduğu o büyük zengin hayatın gölgeli, karmaşık
görünen tarafları olsa da hepsi yasaldır, yasal olmak
zorundadır.
Amatör denizciliğimizin gelişmesini önlemeye yönelik bütün
engellemelere rağmen Türk bayraklı ve slup armalı yatların adedi
artıyor. Hemen hepsinin de bir ortak problemi var,
teknelerin
yapıları nedeniyle kıçlarında bayrak taşıyacak yerleri yok,
ayrıca taşıyabilseler dahi kısacık gönderleri nedeniyle, örneğin
karşılaştıkları bir savaş gemisini, selamlama olanakları yok.
Oysa bayrağın taşınması gereken asıl yer teknenin kıçı. Diğer
taraftan teamüle göre slup armalı bir
teknede bayrak seyir esnasında ana yelken güngörmez yakasının
aşağıdan ölçüldüğünde 2/3 ünde taşınıyor. Bu konuda ülkemizde
yerleşmiş bir teamül yok ama uluslararası alanda var.
Bu teamüle göre de slup armalı yatlarda bayrak, seyirde ana
yelkenin güngörmez yakasında, limanda veya motor seyrinde de
kıçında taşınıyor. Ne var ki problem
tekne
ve yelken yapılarından kaynaklandığı için burada bir ara yol
bulunması, teamülden fazla uzaklaşılmadan konunun çözülmesi
gerekiyor. Özellikle sarma ana yelken kullanımı giderek
artarken, bayrak da yelkenin güngörmez yakasında bu nedenle yer
bulamazken, yapılacak iş kıç istralyanın 2/3 ü yüksekliğine bir
tek dilli makara donatarak, seyirde bayrağı buraya basmak, hem
selamlama işini kolaylaştıracaktır hem de yıpranan bayrağın
yenisi ile değiştirilmesini. Limanda da özellikle rüzgarsız
havalarda bayrak, ıstralyada sönmüş balon gibi üstelik ters
yönde sarkmasın diye, kıçtaki gönderine aktarılır. Kaldı ki
limandayken bayrak selamı verilecek bir neden de zaten olamaz.
Bizim bir Sahil Güvenlik Teşkilatımız var, İçişleri Bakanlığına
bağlı bir kurum, gözbebeğimiz. Gemilerinin bir kısmı ve personel
Deniz Kuvvetlerimizden geçici görevli. ABD’de Sahil Güvenlik
Ulaştırma Bakanlığına bağlı, ABD’de öyle çok bakanlık yok,
departmanlar var, ulaştırma da bir departman. Başkan Bush Sahil
Güvenliğin ulaştırmadan alınarak 11 Eylülden sonra yeni kurulan
“Ülke Güvenliği Departmanı”na (Department of Homeland Security)
bağlanmasını teklif etmiş. Bizim ise bir Sahil Güvenlik yasamız
var, yıllardır TBMM’nde itile kakıla arkalara kaydırılıyor. Bir
nedeni olsa gerek. Bizim bir de Kıyı Emniyeti’miz var, Sahil
Güvenlikle eş anlamlı ama görevleri farklı. İsimler biraz
karışık, birisinde sahil Arapça, güvenlik Türkçe, diğerinde ise
kıyı Türkçe, emniyet Arapça. Kanımca Kıyı Emniyet’in ismi
değişmeli. Ne dersiniz?
Denizci ülke ve denizci millet olmanın koşullarını
araştırdım, bakın neler buldum;
-
Dört kenarın denizle çevrili
olacak, üç kenar yetmezmiş.
-
Kapının önünde bir okyanus
bulunacak. Nedir o öyle dünyanın en uzun, ya da ikinci uzun
körfezinin ta dibinde birisi büyük öteki küçük iki yarımadaya
yerleşmişsin? Oysa genişlediğin dönemlerde yolda oyalanacağına
okyanus kıyısına ulaşmış olsaydın, şimdi belki de karşıdaydın.
-
Demir tavında dövülür derler
ya, ne kadar doğru. Ayrıca başka türlü de dövülmez ya. Al
işte, tavı kaçırmışsın, neyi döveceksin?
-
Yeni seçilecek aslan
vekillerimiz işte bunlara çare bulacaklar.
-
Yukarıda “buldum” dediklerimin hiçbirisine kendim de
inanmıyorum.
Hanımların da bulunduğu kibar bir ortamda açık saçık
hikayeler anlatıp ilgi yerine buz gibi bakışlarla karşılaşan
adam gibi, iyisi mi ben şapkamı ve şemsiyemi alıp ufak ufak
ayrılayım; hepinize saygılar, selamlar, sevgiler, sağlıcakla
kalın, seneye görüşürüz umarım.
Sevgi ve Saygılarımla,
Teoman Arsay

05.09.2002
|
|