|
http://www.tinaztitiz.com
Okullarımızda
Türkçe dışında ikinci - bazen iki ve üçüncü- dil öğretimi konusundaki
yaklaşık 100 yıllık serüven -ki gerçekten de bir maceradır- sonunda
geldiğimiz nokta -büyük resim açısından- kocaman bir "hiç"tir. Özel
yetenek ve/ya çabasıyla bu resim dışına çıkabilenler bu acı gerçeği
değiştirmez. Bozuk telâffuzla da olsa Türkçe'yi kısa sürede ve yüksek
içerik değerinde öğrenebilmiş yabancılar ile, uzun yıllar boyunca ünlü
okullarda yabancı dil öğretilen insanlarımızın düşük içerikli Türkçe
ve yabancı dil becerilerini karşılaştırınca bu yargının hiç de haksız
olmadığı görülecektir.
En yaşamsal
ulusal çıkar müzakerelerinde hiç olmazsa bir nebze daha hakim olduğu
düşünülebilecek Türkçe yerine, pratik İngilizcesini kullanmaya
çabalayan, bunu da, "anlamazsan çok anlamış tavrı takın"
ilkesiyle aşmaya çalışan insanlarımız bir genel hastalığın
belirtisidir.
İnsanlarımız,
bütün alanlardaki başarısızlığının ve bunu gideremediğinin
farkındadır. Buna karşı, "her neyi yapıyorsan onu iyi yapıyormuş
taklidi yap" reçetesini benimsemiştir. Hastalık budur.
Hastalığın
neden(ler)i içinde Türk ırkına özgü bir yeteneksizliğin olması çok
küçük bir olasılıktır. Benzer genleri taşıyanlar içinde az da olsa bu
karakteristiklere uymayanlar olduğuna göre bu bir ırk özelliği olamaz.
Sorunun kök
nedenlerinden birisi -belki de başlıcası- insanımızın -çoğunun-
Türkçe'yi bilmemesi, ama reçete uyarınca "biliyor gibi yapması ve de
sanması"dır.
Bu yargının
kanıtı Tofita reklamındaki iğrenç Türkçe, BBG sakinlerinin düzeysiz
dilleri ya da bilmem hangi VJ' in -ayıp olmasın diye onlara böyle
deniliyor- nece olduğu belli olmayan Türkçeleri değildir.
Onlara takılıp "değerlerimiz
aşınıyor" ya da " televole kültürü bizi yok edecek"
teşhislerine kapılmak sorunu hiç ama hiç anlamamak demektir.
Televole, BBG
vs. gibi öğeler, sorunun anlaşılmasını güçleştiren, perdeleyen,
saptıran unsurlardır. Köken orada değildir. O tür rezillikler, dil
öğesini yüzyıllardır bir "stratejik araç" olarak kullanagelen
anglo-sakson toplumlarında dahi misliyle yaygındır.
Sorunu görmeye çalışalım
Bir yabancı
şöyle diyor: «Normal olarak biz sizin anlayabileceğiniz düzeyde
yazar ve konuşuruz. Çıkarlarımızın tehlikeye düşeceğini sezdiğimiz ise
öyle bir dille konuşuruz ve yazarız ki siz anlamaz, fakat
anlamadığınızı da anlamaz ya da belli etmezsiniz. İşte bizim size
karşı en üstün yanımız dilimizdir.»
Uluslararası
alanda çıkarlarımızı savunurken, Türkçe dilini kullanıp, bu dile daha
hakim profesyonellerden yardım almayı akıl edemeyenleri - ve bunu akıl
ettiremeyenleri- gördükçe nasıl bir zafiyet içinde olduğumuz daha iyi
anlaşılıyor.
Evet işin kökü
Tofita-BBG alanında değildir. Sorun, en iyi okullarda -dahi- Türkçe
dışında 2 yabancı dil öğretilen "elit" kesimin, ağzından çıkan
sözcüklerin ne anlama geldiğini bil(e)memesi, kendisine ezberden
belletilen kalıpları değiştire değiştire kullanarak konuşup
yazmasındadır. Böylece dış görünüşü Türkçe'ye benzeyen, içeriği son
derece düşük düzeyli ( bkz. Değerli İçerik,
http://www.tinaztitiz.com/yazi.php4?id=554 ) bir ifade biçimi
doğmaktadır.
İşin ilginç yanı
insanlarımız bu zafiyetlerinin farkındadır. Konuşmalar sırasında şu 2
kalıbı sık duyarız:
- "beni yanlış
anladınız"
- "kendimi
tam ifade edemiyorum"
Bu " kendini
ifade yetmezliği" Türkçe ve yabancı dillerde şu metotlarla giderilmeye
çalışılır:
- Tavır
taklidi: Yabancılara özgü tavırları taklit ederek "bende öyleyim"
telafi çabası.
- Sürekli
itiraz (futbolcularımız da hakeme sürekli itiraz ederek
yetersizliklerini telafiye çalışıyorlar.)
- İkna
edici ses tonu "taklidi"
- "Maymuncuk"
ifadeler kullanmak: "ne gibi?", "yani nasıl?", "aa öyle mi?", "çok
ilginç", "evet anladım" vb.
Lütfen
çevrenizde şu 10 kelimelik -isterseniz artırın- küçük testi uygulayın
ve her birisine niçin öyle denildiğini sorun: "efendi, tornavida,
hipotenüs, tetanoz, ayna, ezber, mıknatıs, Manisa, repo, eğitim."
Ağızdan çıkan bu
-veya diğer- sözcüklerin ne gibi somut ve ortak karşılıkları olduğunu
-ya da olmadığını- görünüz. Bu insanlar ikinci, üçüncü ya da onuncu
dil öğrenseler ne ifade eder?
Peki yabancı dilin
bu denli düşük düzeyli öğrenilmesi niçin bu denli önemseniyor /
özendiriliyor?
Soru'nun yanıtı
çok basit ve o düzeyde de aşağılayıcıdır. Özellikle Anglo-sakson
dillerini konuşan toplumların zenginliklerinin kaynağı, sahip
oldukları teknolojileri içeren ürünlerin sahip olmayanlara
satılmasıdır. Bunun için çatpat düzeyinde yazıp konuşan halk
yığınları ile, biraz ileri çatpat düzeyli yazıp konuşan elite ihtiyaç
vardır. Onlar teknoloji üret(e)meyecekleri için, sadece kullanma
kılavuzları, proforma faturalar vb. belgeleri anlayacak düzeyde
yabancı dil bilmeleri yeterlidir.
Ayrıca Türkçe'yi
doğru dürüst kullanamamaları gerekir. Çünkü onu becerirlerse yabancı
dili de "anlayarak kullanmaya" kalkışabilirler.
Bu denli basit
bir strateji halk arasında büyük bir -kabuk- yabancı dil tutkusuna yol
açmıştır. Çünkü gerçekten de, çatpat bilenler, çatpat bilmeyenlere
göre daha kolay iş bulmaktadırlar. Hattâ istihdam edecek olanların
ihtiyaçları pek belli olmasa dahi.
Yabancı dil nasıl konumlanmalı?
Bir dil, ait
olduğu kültürün üretim ve yayım aracıdır. Bir dilin bilinmesi aslında
o kültürün bilinmesi demektir ve her kültürün de kendine özgü yüksek
ve düşük değerleri olması da doğaldır.
Bir dili
öğrenmenin stratejisi buna göre, o kültüre ilişkin çerçöp değerlerin,
gelgeç deyimlerin değil, yüksek düzeyli, medeniyet yolunu açıcı
değerlerin -ve onlara ait kavram ve sözcüklerin- alınması olmalıdır.
Yabancı dilin
konumlanmasında ikinci bir nokta, Türkçe ile birlikteliğinin
tanımlanmasıdır. Bugün birçok dilde bu birliktelik bir "füzyon"
şeklinde gerçekleşmiştir. Singlish, Japlish, Russlish, Deutschlish,
Swinglish vb. olarak adlandırılan diller Singapur'ca, Japonca,
Rusça, Almanca ve İsveç'cenin İngilizce ile "füzyon"undan böylece
doğmuştur.
Türkiye'de
yabancı dille "öğretim" yapan kurumlarda oluşan
Turklishde benzer bir hibrittir. Kanımızca bu bir zenginleşme değil
bir fakirleşmedir. Bu olgu "teknolojiyi üreten adını da koyar"
yazısız kuralının bir sonucu değildir. Dil milliyetçiliği ile ünlü
Fransızlar dahi İngilizce (chip) sözcüğünü olduğu gibi alıp (Le chip)
şeklinde kullanıyorlar. Benzer milliyetçiliğe sahip Almanlar
software, computer, flip-flopve benzer terimleri
aynen kullanıyorlar.
Füzyon yoluyla
yozlaşma bunlardan tamamen farklıdır. "Beni andırestimeyt etme"
gibisi bir söz ise bir teknoloji dolayısıyla dilimize girmemiş, dil
öğrenmedeki başarısızlığımızı telafi(!) için uydurulmuş onlarca
kalıptan sadece birisidir.
Buna göre,
Türkçe'nin korunup geliştirilmesi, yüksek kültürel ve teknolojik
terimlerin katılmasıyla zenginleştirilebilmesi için, neredeyse "ikinci
dil" olarak tanımlanabilecek şekilde iyi öğrenilmiş yabancı dillere
ihtiyaç vardır.
İngilizceyi iyi
öğrenemeyip bunun acısını Türkçe'yi yozlaştırarak çıkaran
insanlarımızın önüne iyi bir ikinci -mümkünse üçüncü- dil "öğrenme
teknolojisi"nin konulabilmesi, hem Türkçe hem de yabancı dille
"kendini ifade etme"de bir eşiğin aşılmasını sağlayacaktır.
Peki yabancı
dilleri niçin öğrenemiyoruz?
Bu soru'nun
yanıtı ile şu iki soru'nun yanıtı muhtemelen aynıdır.
(1) Eğitim
sözünün bu denli sık kullanmasına, her sorununun getirilip getirilip
eğitime bağlanmasına karşın, acaba eğitim işini niçin beceremiyoruz?
(2) Bilim,
en vahşi kabile insanlarının bile sorunlarını çözmede yardımcı
oluyorken, acaba niçin toplumumuzda sadece makale yazıp para
kazanmaya, ya da ünvan şişirmeye yarıyor, niçin yüzlerce sorunumuzun
çözüm yolunu bulmada kullanılmıyor?
Soruların olası
yanıtı şudur: Eğitim ve de bilim, insanlarımızın somut ihtiyaçlarının
giderilmesinde bir katkı yapabilecek içerikte anlaşılıp kullanılmıyor.
Bu içerik zafiyetini giderebilecek olan "elit" (seçkin) kesimin büyük
çoğunluğu da -maalesef- bu hastalıktan muzdariptir. Soru sormaya devam
edilirse sıradaki şudur: Peki, eğitim ve bilim, toplum yaşamımızdaki
çeşitli ölçekteki sorunların çözümüne niçin somut bir katkı
sağlayamıyor?
Bunun olası
yanıtı ise, geleneksel sorun çözme kültürümüzün yerleşik araçlarında,
bu yerleşik araçlara olan bağımlılığımızda yatıyor olabilir. Yabancı
dil eğitimindeki olağanüstü başarısızlığın nedeni buna göre bu "işe
yaramazlık"ta yatıyor.
İngilizce
öğretim yapan bir kolejin İngilizce öğretmenlerine sorulan "niçin
İngilizce öğretiyorsunuz?" ve öğrencilere sorulan "niçin
İngilizce öğreniyorsunuz?" sorusuna verilen yanıtlar, net ve somut
yarar(lar)ın neler olabileceğinin hiç düşünülmediğini göstermektedir.
(bkz. "Yabancı dil", sh 303, Ezbersiz Eğitim için Yol Haritası,
3.basım, PEGEM Yayınevi, Ankara veya
www.tinaztitiz.com).
Epey ilerlemiş
yaşına rağmen bir elinde -çok kullanılmaktan- parça parça olmuş bir
sözlük, öbür elinde Türkçe gazete, yakın ve orta-yakın gözlüklerini
ikide bir değiştirerek Türkçe gazete okuyan bir ABD büyükelçisi
-kişisel gözlemimdir- somut sorunların çözümünde yabancı dilin nasıl
kullanıldığına ibret verici bir örnektir.
Bir diğer ibret
örneği de, eğitim fakültelerimizin ezberci geleneği altında yetişmiş
öğretmenlerimizin, gencecik beyinlere "the" sözcüğünün okunuşunda
dilin alt ve üst dişler arasına nasıl sokulacağını öğretmeye
çalışması, bunun ne işe yarayacağını hiç düşünmemiş olmasıdır.
Peki sorun
çözmeye yaramıyorsa bu denli yabancı dil merakı nedendir? Bu yalnızca
eğitim sistemimizin değil, seçkinlerimizin, ailelerin, tüm toplum
kurumlarının, bu soruyu sormayan herkesin ortak ayıbıdır.
Özelde yabancı
dilin, genelde eğitimin ve bilimin birer sorun çözme aracı
olamayışları, onların ancak süs, övünme aracı, yüzeysel farklılıklar
yaratma gibi amaçlarla kullanımına yol açmıştır.
Kişiler -ve
kurumların- sorunlarını çözmekte kullandıkları araçlar, dil, yabancı
dil, eğitim ve bilim değil, onların bağımlılık yaratmış
alternatifleridir.
Nedir bu
bağımlılık yaratmış sorun çözme araçları?
-
"Bir tanıdığın -veya tanıdığın tanıdığının- tanışıklığını istismar
etmek",
- "doğrudan
ve/ya dolaylı rüşvet vermek",
- "yasal
ve/ya ahlaki kuralların etrafından dolaşmak",
- "istemeye
istemeye sineye çekmek",
- "kader
olarak kabul etmek",
- "bir
başkasına ihale etmek",
- "görmezden
gelmek",
- "sorundan
uzak durmak"
ve bunların
çeşitli ton ve bileşimleri, bilgi -ve onun araçları olan dil, yabancı
dil, eğitim ve bilim- ile sorun çözmenin "daha ucuz"
alternatifleridir.
Bir kural gibi
genelleştirmek doğru mudur bilinmez ama, " bir sorunun çeşitli
çözüm yolları içinde en kolay olana yönelinir ve bu yol zamanla
bağımlılık yaratır" gibi bir doğa yasası var gibi görünüyor.
Bu "kolay" ve
"alışılmış" yollardan vazgeçilmedikçe, "zor ve alışılmamış" konumdaki
araçlar devreye giremeyecek, suretâ kullanılıyor (gibi) yapılacaktır.
Alışkanlık
yaratmış bu yolların her biri, değerler sistemimiz içinde dallanmış
birer sosyal tümördür (bkz.
www.tinaztitiz.com/yazi.php4?id=561). Bu tümörlerin yok
edilmeleri ancak sistemli ve yaygın bir çabayla olabilir.
Bu yollar
toplumun önce seçkin tavırlı kesimlerince, sonra da çoğunluğunca
"ayıp" olarak kabul edildikçe onların yerlerini, bilgi, eğitim, bilim
gibi yüksek değer alanları almaya başlayacaktır.
Kimilerince
"toplum mühendisliği" sayılabilecek bu yaklaşım, "toplum değerlerinin
tümörlerden arındırılması" olarak özetlenebilir ve kötü kullanımlara
da pekalâ açıktır.
Birileri, kendi
kafalarındaki dünyaları, yine aynı yaklaşımla -değerlerin tümör
sayılanlarından arındırılması- gerçekleştirmeye çalışabilirler ve bu
zaten insanlık tarihi boyunca hep olagelmiştir.
Ama görünen o ki
başka bir çıkış yolu da yoktur. Hasta toplumlar (R.B.
Edgerton, SickSocieties, 1992, TheFreePress) ya yok olacaklar ya
kendilerini iyileştirecek yolları kendileri bulacaklardır. Toplum müh.
nin -haklı olarak- aşağılanan "dıştan müdahaleci" değerler sistemi
yeniden yapılandırma girişimleri ile, hasta toplumlara özgü bir
demokrasi yolunun arasındaki fark işte budur. Bu süreci kimin
başlatacağı, kimlerin destek vereceği, bütünüyle toplumsal
dinamiklerin çıktılarıdır. Ama neredeyse kesin olan, bu sürecin,
sıradanlığın (bkz. Tragedy of Commons,
http://dieoff.org/page95.htm ) eseri olamayacağıdır. Seçkin tavır
sahibi ve aralarında dayanışma ağları kurabilen yurttaşlara sahip olup
olamamak bir toplumun kaderini belirleyecek gibi görünüyor.
Eğitim açısından ne yapalım?
Ailesi içinde
"merak" duygusu çeşitli -masum- yollarla köreltilip, okulun bilgi
pompalayıcı eleyici mekaniğine terk edilen çocuklarımız için
yapılabilecek şeyler ne yazık ki çok azdır.
En küçük
yaşlardan itibaren belirli -ve kaldırabileceği- sorumluluklarla
yüklenen ve sayılan "kolay" sorun çözme yolları kapatılan bir çocuk,
doğanın kendine hediye ettiği merakı -eğer özel yollar ile öldürülmez
ise- nedeniyle "bilgi yoluyla sorun çözmeyi"yi bir alışkanlık olarak
edinecektir. Araştırmak ve öğrenmek, böyle bir çocuğun-hiç farkında
bile olmayacağı- doğal özellikleri haline gelecektir.
Eğitim sürecinin
aile ayağında yapılması gereken budur: Sorumluluk ver; ucuz
yolları kapa; merakını öldürme!
Aile içinde bu
şansı kaybetmiş olanlar, aynen bedensel veya zihinsel engelliler
gibidir ve ancak özel ilgi ile bilgi yoluyla sorun çözmeye
yöneltilebilirler. Bunu hedeflemiş bir okul sisteminin nasıl olması
gerektiği ayrı bir konudur (bkz. Okulda Yeni Eğitim, Aralık 2000,
Beyaz Yayınları, İstanbul).
Her iki grup
açısından da yabancı dil eğitiminin çerçeve çizgileri şöyle
çizilebilir:
- Okul
yaşındaki çocuklar -özellikle de ana ve ilköğretim- yabancı dil
yoluyla sorun çözme gibi bir hedefe sahip değillerdir. Zorlama
(tehdit, ceza, ödül) ile ancak ezbere bellerler ve bu yolla ancak bir
papağan kadar katma değer yaratabilirler.
- Bu
yaşlardaki çocukların yabancı dil öğrenmeleri için, gerek aile, gerek
okul ve gerekse kitle iletişim araçları yoluyla "ağzından /
kaleminden çıkanın farkında olmaya yönlendirilmeleri gerekir. Ana
dillerinde kullandıkları masa, sandalye, kardeş vb. sözcüklerin
"ne demek" olduğu şu demektir: Bunların, duyu organlarımızın somut
olarak algıladığı duyularla bağlantısının tam olarak farkına varmak.
Yabancı dil
öğreniminin temeli, Türkçe'nin (ana dilinin) bu yüksek hakimiyet
düzeyinde kullanılması; daha ileri sınıflarda (orta, lise) ise, Türkçe
dili içinde mevcut diğer kökenli (Arapça, Farsça, Yunanca, Latince
gibi) sözcüklerin Türkçe'de ne anlama geldiğinin farkına
vardırılmasıdır.
Orta okuldan
itibaren, termometrenin sıcaklık ölçer, kalorimetrenin ısı
ölçer, kalorifer'in ısı yayan demir vbg. olduğunun farkında
olan çocuklar ile, bunları birer "ses" olarak -aynen papağan gibi-
tekrarlayan çocuk ve gençler arasındaki farkı düşünebiliyor musunuz?
TV haberlerinde
ve hava raporlarında hava sıcaklıkları yerine ısrarla "ısı derecesi"
diyen eğitimliler yerine ağzından çıkanı bilen insanlar böyle
yetişebilir.
Akılda az şey
tutup, ihtiyaç oldukça bu az şeyden türetmek, çocukların çok sevdiği
-ve de en doğru- bilgi saklama yoludur.
Yabancı dil
konusunda normal olarak henüz pek bir hedefi olmayan çocuklara yabancı
dilin kalıpları, grameri, okunuş incelikleri gibi saçmalıkları
öğretmeye çalışmak yerine, yabancı ve kimi Türkçe sözcüklerin
yapılarındaki az sayıda ön ve ard ekleri vererek, bunlardan ne çok
sözcük üretilebileceğini göstermek onlar için heyecan verici
olmaktadır ( bkz. Ezbersiz Eğitim için Yol Haritası sh. 322)
Okul kurumunun
yabancı dil konusunda vermesi beklenen, anlamını tam bilmediği, ne
işine yarayacağı konusunda net olmadığı "sesler çıkarmayı öğretmek"
değildir. Bir ana okulundaki 3-5 yaşındaki çocukların 1'den 10'a
kadar yabancı dilde saymaları ya da basit gündelik konuşmalara
alıştırılmaları bir papağanın sayı saymasından farklı mıdır?
Hattâ, ana dili
Türkçe olan bir çocuğun 1'den 10'a sayması ve bunlar üzerinde 4 işlem
yapması "denklik" kavramı oluşmamış ise ne değer taşır. Bunları bir
başka dilde yapması bir değer taşır mı?
Yabancı dil
konusunda, kişi sayısı kadar özgün hedef olabilir. Bu denli farklı
hedef, tek tip bir öğretiyi ezbere belleterek öğretilemeyeceğine göre,
çocuk ve gençler açısından öncelikle yapılması gereken, bu farklı
hedeflerin, üzerinde yapılanabileceği bir temel inşa etmeye
çalışmaktır.
Bu temel,
yabancı dil kitaplarının (introduction) ciltleri içindekiler
kesinlikle olamaz.
"Ben
Aritmetiği niye öğreneyim?" sorusuyla "yabancı dili niye
öğreneyim?" sorularının temelleri aynıdır. İkisinde de ilk göze
çarpan -ama pek işe yaramayan- yanıtlar vardır.
" Gündelik
yaşamında hesap gerektiren durumlarda kullanmak" ilk bakışta
aritmetiğin varlık nedeni (bkz. Misyon,
www.tinaztitiz.com/yazi.php4?id=131)
gibidir. Ama bir işe yaramadığı da hemen görülebilir. Çünkü bu yanıtın
ardından " ee peki öyleyse ne yapalım?" gibisinden bir çıkmaz
sokak gelir.
Halbuki şöyle
bir temel neden daha anlamlıdır: Tüm yaşam, ihtiyaçlar ve imkânları
denkleştirme çabasıdır. Aritmetik bu çabanın aletidir. Yabancı dil
için de böyle bir temele ve bu temelin çocuk ve gençlerce
benimsenmesine ihtiyaç vardır.
Yabancıdil neye yarar?
"Turistlerle
konuşmak", "roman okumak", "iş ilanlarının talebini
karşılamak", "arkadaş edinmek" gibi hedefler bir dili
lâyıkıyla -hem de zevkle- öğrenmeye yeterli itici gücü sağlayamaz.
Bunlar "çatpat" düzeyli hedeflerdir.
Ana dilin
gündelik yaşam için gereken basit kavramları ve o kavramlar için
gereken birkaç yüz sözcüğü dışındakiler fazlaca işine yaramayan bir
çocuk veya gence yabancı dil öğretilemez, öğretmek için çaba da
harcanmamalıdır. O çaba, daha yüksek hedefleri olan ya da daha yüksek
hedefleri sahiplenebilecek olanlardan çalınmış bir çaba olacaktır.
Ana dilini bir
sorun çözme aracı olarak kullanma becerisi edinen bir kişi, öğreneceği
yabancı dilin, ana dilinde bulunmayan daha yüksek değerli kavramları
yoluyla yaşamını kolaylaştıracak, zenginleştirecektir. Ama bunun ön
koşulu, ana dilindeki konuşma açısından, "ses çıkarma" düzeyinden "bir
anlam ifade etme" düzeyine geçiştir.
Çocuk ve
gençlerimiz ile erişkinlerimizin içinde bu geçişi yapabilmiş olanları
bulup, yabancıdil öğretme çabalarımızı -ki artık o öğretme değil
onların öğrenme çabalarına katkıdır- oralara yönlendirmeliyiz.
Okullarda
yabancı dil öğreniminin hedefi, "dili çözülmüş papağanlar" yetiştirmek
olmamalıdır. Dil çözülmesi ancak somut hedefler edindikten
sonra olabilir. Öyle bir durumda ise istenilse dahi öğrenmesine engel
olunamaz. Okulun yapması gereken bu sürecin kolaylaştırılması için
hazırlıktır.
Sözcük
kökenlerinin (etimoloji) heyecanlı serüveni, ön ve ard ekler ve kökler
yoluyla sözcük türetme, Türkçe'de bulunmayan kavramların heyecanını
tatmak, Türkçe'de kullanılan birkaç bin dolayında Latince kökenli
sözcüğü fark etmek ve bu gibi unsurları içeren bir yaklaşım bu
hazırlığı oluşturacaktır.
Bu tür yetişmiş
çocuklar okulda İngilizce, Almanca ya da Fransızca
konuşamayabilirler. Ama yaşamlarının bir noktasında gerek duyarlarsa
-ihtiyaçları nedeniyle- İspanyolca ya da Çince öğrenebilirler. O halde
önce biz kendimize şu soruyu -derin bir iç sessizlik hali içinde-
soralım: "biz ne yapmak istiyoruz?"
Tınaz Titiz'e teşekkürlerimizle
Denizce
 |