|
http://www.tinaztitiz.com
Bisikletimi alıp evimin kapısının önüne
çıksam ve her parçasını un ufak edercesine -sanki işkence ediyor gibi-
kırsam ve böylece bir kızgınlığımı çıkarsam. Ya da kızgınlık
dürtüsüyle değil ama, mesela meraktan, tekerleklerinden birisini
çıkarıp geri kalan tekeri üzerinde sürüklemeye çalışsam acaba
gazetelere, TV'lere konu olur eleştirilir miyim?
Kuşkusuz bu yaptığımın tuhaf olduğunu
düşünenler olmasına karşın yine de çoğunluğun hükmü "kendi malı
değil mi ne istese yapar" gibisinden olacaktır. Her ne kadar men-i
İsrafat yasasına hafiften bir temas varsa da kanıtlamak isteyenler
epey zorlanır. "Bisikletimin üzerinde sağlamlık testleri yapıyorum"
ya da "yeni bir bisiklet paradigması geliştiriyorum" dendiğinde
akan sular durabilir.
Benzer işlemleri başka eşyalar üzerinde
de deneyebilirim. Örneğin TV alıcısını parça parça etsem bırakın
şikayet etmeyi, programları kime şikayet edeceğini bilemeyen
vatandaşlardan büyük yardım dahi görebilirim. Benzer duygular herhangi
bir mal için de geçerli olabilir.
Kurban bayramı sırasında kesilecek
hayvanlara işkence ettiği söylenen, görüntülenen hayır adayı
sahiplerini eleştirmeyen kalmadı. AB yolunda bu ne rezaletmiş, yollar
kan gölüne dönmüş, çocukların gözü önünde bu yapılır mı imiş ve daha
onlarca yakınma nedeni.
Bir de bunlardan sosyolojik
genellemeler çıkarıp, niçin kan dökmeye bu denli meraklı olduğumuzu
açıklayan çok bilmişler var. Bir bölüm açıklama uzmanı ise işi iyiden
çığırından çıkarıp, kurban sahiplerine psikopat diyor. Adam kesmeye
niyetlendiği danaya hakim olamayınca arka bacaklarını kesmiş ve öylece
kaçmasına engel olmaya çalışıyor ama hayvan kesik ayaklarıyla yine de
kaçmaya çalışıyor. Bu adama psikopat diyorlar.
Kurban sahipleri arasında normal
dağılım uyarınca kuşkusuz psikopatlar, vurdum duymazlar, işkenceciler
vardır; istatistiksel olarak olmalıdır. Ama olaya serinkanlı bakılırsa
çoğunluğun bunlardan ibaret olmadığını -ister istemez- kabul etmek
zorundayız. Çoğunluk bir bankada memurdur, amirdir, bir özel şirkette
satın alma görevlisidir, market sahibi ya da tezgahtarıdır. Yani
aramızda saygın olarak yaşayan insanlardır, psikopat olsalardı
birileri farkına varırlardı.
Peki o zaman
bu -vahşet, katliam, işkence filan denilen- neyin nesidir?
Ben de biraz evvel kınadığım açıklamacı
grubuna dahil olup bu olguyu anlamaya -tabii sonra da açıklamaya-
çalıştığımda vardığım sonuç şudur: kurban sahipleri o hayvanları bir
bisiklet, TV alıcısı, banyo bataryası filan gibi görmekte,
mülkiyetleri de tamamen kendilerine ait olduğu için istedikleri gibi
davranmaktadırlar.
Ayrıca, çoğunluğun -yani psikopatlar
hariç- hayvanlara işkence etmek gibi bir niyeti de yoktur, sadece
öleceğini farkeden hayvanların can kurtarma içgüdülerinin desteklediği
hareketlilikle başa çıkamadıkları için bacaklarını kırıp
sürüklemektedirler; aynen bisikletlerine acımadan tekerlerini
kırdıkları gibi.
Sorun, hayvanların da bir canı
olduğunu, kesimin kimseye göstermeden, kanını ortaya dökmeden -eskiden
ortaya dökülmez çukura akıtılırdı-, gözünü bağlayıp başını okşaya
okşaya gırtlağını çabucak kesmek gerektiğini savunan insancıllardadır.
Çünkü onlara her şeyin insanlar için
olduğu, insanın tüm yaratıklar içinde en yücesi olduğu öğretilmiş,
onlar da ezbere belledikleri bu dogmayı sorgulamayı akıl edemedikleri
için doğru sanmaya devam etmişler, sıradan insanlarımız da onları
yargılarına güvenilir sayarak taklit etmişlerdir. Her şey insana
hizmet için varsa, aynen bisiklet, bahçe çapası ya da traktör motoru
gibi istenilen muameleye tabi tutulabilir.
Düşünmeyi, aşikar görünenleri
sorgulamayı bir yorgunluk sayan (kafa yormak deyimine dikkat) sıradan
insanımız bütünüyle mazurdur. Mazur olmayan geride kalan çok
bilmişlerdir. Medyada her allahın günü her konuda akıl veren, her
şeyle istihza eden, sürekli olarak barıştan insanlıktan bahseden köşe
yazarı, köşe konuşuru insanların konuşup yazdıklarına bakınız; buram
buram androposentrik manyaklık koktuğunu göreceksiniz.
Sorun bizzat
"insan hakları" kavramındadır.
Birkaç yıl evvelki bir yazımdan bir
alıntı:
............ "İnsan hakları" kavramı da
bu "tartışılmazlar"dan birisidir. Birbirinin her söylediğine karşı
çıkıp mutlaka bir yanlışını bulan kişiler dahi, insan hakları
denilince seslerini çıkaramıyor, uzlaşmak zorunda kalıyorlar.
Şimdi bu uzlaşıya karşı ortaya şöyle
bir sav atmak istiyorum:
"İnsan, "büyük sistem"in bir parçası
olarak kuşkusuz çok önemlidir. Onun hakları da, insanın uzantısı
olduğu için çok önemlidir. Ancak, insan haklarının hemen her yerde
ihlal edilmesinin nedeni de, hakların "insan hakları" ile sınırlı
sayılması, bir başka deyişle, "büyük sistem" içinde insanın
ayrıcalıklı bir yerinin olduğunun sanılmasıdır."
Fizik Dünya'da tüm sorunlar, nesnelerin
süreksizlik noktalarında doğar. Bir cam -eğer kırılacaksa- içindeki
mikro çatlağın bulunduğu yerden kırılır. Camcılar da bunu bildikleri
için, kesmek istedikleri cam üzerinde sert bir uçla yapay bir çizik
(süreksizlik) yaratırlar ve o çatlak boyunca camı "kırarlar".
Sosyal oluşumlar da çatlak noktalarında
sorun yaratır. Mezhep, dil, kültür farklılığı gibi "sosyal çatlaklar",
sistemlerin süreksizlik noktalarıdır. Sorunlar genellikle buralarda
doğar. Bunu bilenler, sistemleri bozmak ve yıkmak için bu "doğal
çatlaklar"a yönelir, oraları genişletmeye çalışırlar. Aynen, odun
parçalamaya çalışanların, doğal çatlakları baltayla genişletmeye
çalışması gibi.
Yasalar da süreksizlik noktalarında
sorun yaratırlar. Bu yüzden iyi yasalar, derin olmayan ve az sayıda
süreksizlik noktası yaratan -çünkü hiç süreksizlik yaratmayan yasa
olamaz-, ilkesel kural koyan yasalardır.
Değer ölçülerimizin süreksizlik
noktaları ise, hiç tartışılmayan ama çok derin sorunları içinde
barındıran noktalardır.
Bütün bunları birleştirerek denilebilir
ki, "nerede bir süreksizlik, bir istisna varsa orada bir yanlış olması
olasılığı çok yüksektir"!.
İnsanın, doğanın en yüce yaratığı
olduğu, her şeyin ona hizmet için var olduğu anlayışı, yalnız bizim
değil çoğu toplumların genel kabul görmüş bir varsayımıdır.
Dikkat edilirse, burada çok belirgin
bir süreksizlik yaratılmakta, ancak büyük bir çoğunluğun işine geldiği
ve kimse itiraz etmediği için -ki itiraz eden örneğin Kızılderili
yerliler yok edilmişlerdir-, bu süreksizlik genel kabul görmekte ve
medeniyetin temel ilkesi olarak ilan edilmektedir.
Bu varsayım aslında şunu demektedir:
"bütün şeyler büyük sistemin birer parçasıdırlar. Ama insan, bütün o
şeylerden farklı bir yere sahiptir. Bu nedenle, eğer insana hizmet
edecekse o şeylerden fedakarlık yapılabilir ve de yapılmalıdır."
Bu öylesine masum görünüşlü bir
icazettir ki, buna dayanarak insan dışındaki tüm canlıları
sömürebilir, öldürebilir, tüm ormanları kesebilir, doğanın altını
üstüne getirebilirsiniz.
Gözümüzün görme, kulağımızın duyma
aralığının -ki ne kadar dardır- dışında kalanları, dokunup
tadamadıklarımızı ya da kokusunu alamadıklarımızı yok saymaya, ama bu
muhteşem zenginlik içinde ki gariban insan türünü, bilmediği
görmediği, duymadığı her şeyin hakimi ilan eden insan, bu haliyle hem
komik hem acınacak durumda değil midir?
Hak ihlali bir şeyin "yok sayılması"
demektir. Değer ölçülerimiz içine, böyle bir yetkimiz bulunmamasına
karşın "yok sayma" kavramını dahil ettiğimiz anda, bunun doğal bir
uzantısı olarak "hak ihlali"ni de katmış olmaktayız.
"Konut yapma" hakkını kendimize
tanıdığımız anda, karınca ya da bir başka hayvan türünün barınaklarını
"yok sayma", yani onların konutlarını yıkma hakkını otomatik olarak
edinmiş oluyoruz. Böylece, kendimize ait bir hakkı tesis ederken başka
şeylerin haklarını ihlal etme ve de bunu hoş görme süreci başlatılmış
olmaktadır.
Ancak yanıldığımız nokta, bu başlayan
sürecin insanlara zarar vermeyeceği, insana gelince sürecin
duracağıdır. Bu, sadece başlangıçta böyledir. Süreç insanlar
tarafından ahlaki olarak onaylanıp yürürlüğe girince, yeni bir sürecin
de önü açılmaya başlıyor. Bu yeni süreç, insanların (bazılarının)
hakları için, yine insanların (ama bazılarının) haklarının ihlal
edilebilmesinin "normal" karşılanmasıdır.!
İnsan hakları ihlalleri, doğal
çevrelerimizin yıkımları ve daha onlarca sorunun kaynağında bu,
"insanı ayrıcalıklı saymak" varsayımı yatmaktadır.
İnsanlara tek öğretilmesi gereken -eğer
mutlaka bir şey öğretilecekse-, insan, hayvan, bitki, taş, toprak ve
de görüp göremediğimiz her ne varsa, bunların bir bütün ve de
ayrıcalıksız bir bütün olduğu ve tek ahlak ilkesinin "zarar vermemek"
(herhangi bir şeye) olduğudur.
İnsanın en yüce yaratık olup, bütün
diğer şeylerin ona hizmet için var edildiğini, bugüne kadar yalnız
insanlar söylemiş, milyarlarca tür varlık içinden hiçbirisince de
onaylanmamıştır.
Büyük bir olasılıkla pireler, begonya
çiçekleri, kuvartz kristalleri ve hidrojen atomları içindeki bazı
akılsızlar da benzer iddialar içindedirler.........
Suçlular ayağa
kalksın!
Hayvanları insandan ayrılabilir bir
"şey" sayma öğretisini sorgulamayan, sorgulamadığı dogmaları kendisini
rol modeli kabul etmek "durumunda" bulunanlara -yazısıyla, tavrıyla,
sözleriyle- empoze etme yetkisini kendinde görenlere denilebilecek pek
bir şey yoktur. Hele onların dışındaki sürü ise tamamen mazurdur.
Her şeyin bir ve bütün olduğunun
farkına varanlar. Galiba bir onlar mazur değillerdir.
http://www.tinaztitiz.com
Tınaz Titiz'e teşekkürlerimizle
Denizce

|