|
http://www.tinaztitiz.com
Mutluluk nedir?
Ünlü fizikçi S.Hawking'e bir TV programında "mutluluk sizce
nedir?" diye bir soru yöneltildi. Hiç tereddüt etmeden verilen cevap
şuydu: "anlayabilmek".
Bir ülkede yaşayan ve bunu sürdürmek isteyenlerin büyük
bölümünün ülke sorunlarına ilişkin konularda kendilerine göre
doğru-iyi-güzelleri savunduğuna, başkalarına ne kadar aykırı
görünürse görünsün, dile getirilen düşüncelerin, alınan tavırların,
benimsenen tutumların hep bu tanımlanan nüfusun refah ve mutluluğunu
amaçladığına inanıyorum.
Bu konularda ne denli ayrıntılara inilirse anlaşmazlıkların
da o denli artacağı, bu yüzden de toplumsal uzlaşıların daima
"ilkesel" düzeyde kalması gerektiği bellidir.
Özgürlük kısıtlamalarına tepki doğaldır ve de iyidir.
Hangi dini, etnik, siyasi (ve olabilecek diğer) ideolojilere
bağlı olursa olsun tüm bireylerin özgürlüklerine düşkün olduğuna,
bunu tehdit edebilecek unsurlara karşı en hafifinden güçlüsüne kadar
çeşitli tepkiler vereceğini varsayıyorum. Bu tepkileri verenler
arasından hiç olmazsa küçük birer azınlığın da o tepkilere yol açan
özgürlük kısıtlamasının alt katmanlarında neler olduğunu merak
edeceklerine; o merak edenlerin de yine küçük bir bölümünün daha
daha alt katlarda hangi özgürlük kısıtlayıcı neden olduğunu merak
edeceğine ve nihayet onların da küçük bir bölümünün en alttaki
nedeni görebileceğini varsayıyorum.
Varsayıyorum ve yanılıyorum. Çünkü böyle olmuyor.
Böyle olmuyor ve her kesim, kendine ait önemli saydığı bir
özgürlüğün kısıtlanmasına karşı, görünen -ve en az önemli olan-
nedene saldırıyor.
Türbanlılar türban takma özgürlüklerinin kısıtlanmasından
şikayetçidir. Neden olarak da türban yasağını görmekte ve tepki
göstermektedirler.
Toplumun dini kurallarla yönetilmesinden endişe duyanlar da
yine özgürlüklerinin kısıtlanacağından şikayet ediyor, neden olarak
da dini siyasete alet edenlere tepki gösteriyorlar.
Toplum içinde kendi benimsedikleri kimliklerine -başkalarının
özgürlüklerinden kısarak- daha geniş özgürlükler verilmesini
isteyenlerin de yakındıkları yine en üst katmandaki nedenlerdir.
Yakınan kesimlerin sayısı artırılabilir, ama ortak nokta
aynıdır: ilk göze çarpan nedene tepki göstermek.
Anlayabilenler bu yana
Peki nasıl oluyor da, tüm bu kesimler toplumumuzun neredeyse
tamamının geçtiği okul sıralarındaki (ezber=sorgulamama) illetini,
yakındıkları özgürlük kısıtlama nedenlerinin en temelindeki neden
olarak görmüyorlar?
İnsanlara, bazı kesin ve tartışılmaz doğrular-iyiler-güzeller
olduğunu ezberletip belletirseniz, bunun tüm yaşam kesitlerine
yansıyacağını, böyle eğitilmiş bir kişinin benimseyeceği görüş
dışındakileri hep (başkası) sayacağını nasıl olup da göremezler.
Yoksa acaba, sorunları ve nedenlerini soğan katmanları gibi
görüp anlamaya çalışmak yerine kendilerine belletilip sonra da
tartışılmaz, sorgulanmaz (ezber) bırakılan doğru-iyi-güzelleri
savunmayı daha mı pratik (ya da kârlı) sayıyorlar.
Daha somut örnek
80,000 civarında okulumuz var. İçlerinde tezek yakarak
ısınmaya çalışanlar ve klima ile ısıtılanlar var. Kara tahta
bulamayıp duvara yazanlar ve her öğrenciye bir bilgisayar düşenler
var.
Öğretmenlerinin Türkçe konuşamadıklarının yanısıra birkaç dil
bilen öğretmenleri olanlar var.
Ama hepsinin ortak iddiası, ezberin başka okullarda yapıldığı
kendi okullarında ezbere yer olmadığı.
Bu nasıl olabilir? Bu insanlar -en azından- kendilerini nasıl
böylesine kandırabilirler? Bir insana mutlak doğruların
olabileceğini öğretmek ile bir arabanın direksiyonunu iple
sabitleyip yola salmak arasında ne fark vardır? Bu araç,
direksiyonunun ayarlandığı yönde tüm önüne çıkanları ezmeye kalkmaz
mı?
Haydi diyelim ki bu okullardaki öğretmenlerin hepsi aynı
kaynaktan eğitiliyor; o kaynakları da değiştiremediğimiz için bu
süreç kendini besliyor. Ezberi sadece din eğitimi verilen okullara
özgü sananlar acaba fizik, kimya matematik gibi derslerin TAMAMEN
ezberle belletildiğini görmüyorlar mı? Bu okullara bilgisayar
vermek, internete bağlamak ezberi daha da pekiştirmiyor mu?
Peki hiç gözü sonradan açılan olmuyor mu? Hiç kendisine
belletilip ezberletilen mutlakların her zaman geçerli
olmayabileceğini düşünen yok mu? Bunların içinde hiç sesi çıkan yok
mu?
Peki mesele sadece okulda mı?
Keşke öyle olsaydı. Ekonomistlerimiz tartışa dursunlar. Hangi
finansal parametre ile oyanırsa düze çıkarız diye. Her ne mal ve
hizmet üretiyor isek onların içerdikleri katma değerler ve borçlar
toplamı bizi bugünkü koşullarımızda yaşatabiliyor. Refahımızı ancak
daha çok borçlanarak artırabiliyoruz. Bu basit denklem (ne kadar
katma değer o kadar refah) çıkış yolunu da gösteriyor: daha çok
katma değer!
Ama daha yüksek katma değer yaratıcılık (ezbersizlik) ister!
Ezber burada da en büyük engeldir. Aklı küçücük yaşta mutlak
doğrularla dondurulan bebelerden oluşmuş büyük bebeler daha yüksek
katma değer üretemez. Bağırır çağırır, suçlar, suçlanır ama yüksek
katma değer üretemez. Üretemediği gibi üretebilenlerin
yaratıcılığını da engeller. Mucitlerimizin başlarına gelenler bunun
birer örneğidir.
Tam anlayamıyorum ama anlar gibi oluyorum.
Bir kısım insan kendini modern, çağdaş vs sayıyor ve
bağnazlıktan uzak olduğunu sanıyor. Sarıldıkları -her ne ise- onun
tüm doğruları gösterdiğini, mutlak doğrunun o olduğunu, herkesin onu
benimsemesi gerektiğini, bunun gerekirse yumuşak gerekirse kanlı
gerekirse ezber yoluyla yapılacağına inanıyor.
Bunun için platformlar kuruluyor, yeni siyasal girişimler
tasarımlanıyor, örgütlenmelere gidiliyor, yani hemen her şey
yapılıyor; ama bir şey hariç: bunların temelindeki ezberin bir
zihinsel soykırım olduğunu anlamaya çalışmamak.
Ama tam da emin değilim, böyle mi oluyor? yoksa!
http://www.tinaztitiz.com
Tınaz Titiz'e teşekkürlerimizle
Denizce

|