|
http://www.tinaztitiz.com
Tüm keşif ve icatlarda, sezgi
ile, akıl'ın birbirine sıkıca
dolanmış -aynen iki renk ipliğin bükülüp tek iplik haline
getirilmesi gibi- olduğunu görüyoruz. Tüm buluşlar, "öyle
seziyorum ki" gibisinden tamamen akıl dışı bir uyarı ile
başlıyor. Hemen ardından iki olasılık var: ya bu sezgi ürünü akıl
ile denetlenmediği için bir hurafe olarak kalıyor ya da akıl (bilim)
süzgecinden geçirilerek ya doğrulanıyor ve bir buluş olarak ortaya
çıkıyor ya da olmayacağı -sezginin yanlış alarm olduğu- anlaşılıp
çöpe atılıyor.
Bundan sonra sezgi-akıl bütünü bir spiral olarak devam
ediyor. Ortaya çıkmış bir değer varsa tekrar sezgi ile geliştirilme
yolları "sezilmeye" çalışılıyor ve eğer "niye olmasın ki"
gibi yine akıl dışı yolla düşünce üretilip ardından hemen tekrar
akıl denetimine açılıyor. Bu süreç sürekli olarak tekrarlanıyor ve
gelişme denilen olgu ortaya çıkıyor.
Gerek bilim gerek ahlak gerekse estetik alanında her ne
gelişmişlik değeri varsa bu iki ayrılmaz öğenin birlikteliği ile
ortaya çıkmıştır. Bu değerlerin bileşiminde sezginin mi aklın mı
ağırlıklı olduğunu tartışmak tam bir abesle iştigaldir. Çünkü bu
süreçte önemli olan hangisinin ağırlıklı olduğu değil, birbirlerinin
çıktılarını sürekli olarak denetleyip denetlemedikleridir.
Eğer bir "şey" yapılıp da bu sarmalı oluşturan iki iplik
(sezgi ve akıl) birbirinden ayrılırsa ne olur? Akıldan arınmış, her
an hurafe üretmeye hazır sezgi ve sezgiden yoksun, evrenin sonsuz
yaratıcılığına kapalı, bilimin daracık alanına sıkışmış, kitaplarda
yazmayan, denenip kanıtlanmamış her şeyi yok sayan bir diğer tip
bağnazlık.
Toplumumuz bunu becermiştir!
Toplumumuzdaki -laik ve dindarların değil- laikçi ve şeriatçı
kesimlerin bu tanıma çok uyduğunu düşünüyorum. Her iki kesim de çok
çabalıyor ve sonuçta inanılmaz biçimde hiçlikler üretiyorlar.
Gelişkin toplumlara refah ve mutluluk yaratan akıl ve sezgi bizim
için bölünmüşlük, donmuşluk ve hurafe üretiyor.
İnanç dünyasında vahy olarak adlandırılan -bilim tarafından
da pek ciddiye alınmayan- olgunun, aslında total openness
denilebilecek, "bildiklerinin tamamından, onların doğruluklarına
inançtan tamamen sıyrılmak" olabileceğini düşünüyorum. Sezgi
ancak böyle bir akla dolabilir, akılla birlikteliği ancak bu tam
teslimiyet ortamında gerçekleşebilir.
Bildiklerinin doğruluğuna, üstelik de tekliğine inanmış
insanlar bunları bir de "diğerleri"ne benimsetmeye, öğretmeye
çalıştıkça, donmuş ya da hurafeci insanlardan daha pek çok
üreteceğimiz görünüyor.
Türkiye, içine düştüğü bu buz-hurafe çölünden kurtulabilirse
varlığını sürdürebilir. Yoksa hiçbir dış düşmana ihtiyaç olmadan
-atomun parçalanması gibi- kendini parçalayacaktır. Akıl ve sezgi
insana -ve muhtemelen tüm varlıklara- hediye edilmiş birer
özelliktir ve belki de ikisi aynı şeydir, kimbilir!
http://www.tinaztitiz.com
Tınaz Titiz'e teşekkürlerimizle
Denizce

20.02.2007
|