|
http://www.tinaztitiz.com
Üçüncü binyıl
Türkiye'miz için bir dizi fırsat ve tehditle başladı. Etnik terörün
önce şiddetini kaybedip sonra tekrar azması ve AB'ne adaylığımız
konusundaki çalkantı bunlardan yalnızca ikisidir. Her fırsat ve
krizin, bir potansiyel kriz ve fırsatı içinde barındırdığı
unutulmamalıdır.
Nitekim, terörün
bütünüyle ortadan kaldırılabilmesi, başka formlarda tekrar tekrar
ortaya çıkmaması, yalnız Doğu ve Güneydoğu'nun değil tüm gerice
yörelerin sosyal ve ekonomik gelişmesine bağlıdır.
Bunu gerçekleştirmek
için cumhuriyet tarihimizin girişimleri yeterli olamamıştır.
Bellidir ki, bir "gelişme felsefesi" sorunu vardır ve geleneksel
kalkınma paradigmamız sorgulanmadıkça bu yetmezlik sürecek ve yeni
-ve daha başa çıkılamaz- olumsuzluklara yol açabilecektir.
AB adaylığımız da
benzer bir fırsat-kriz ikilemini bünyesinde barındırmaktadır. AB ile
uyum, bireysel, toplumsal ve kurumsal anlamda tüm sistemlerimizi
gözden geçirip köklü değişimler yapmamız yükümlülüğünü önümüze
koymuştur. Bunları yerine getirebilen gelişmiş bir Türkiye ile,
yerine getirmediği için AB kapısından geri çevrilip aşağılanmış bir
Türkiye, henüz birarada yaşamakta bulunan iki olasılıktır.
Bu ve benzeri
tabloları birer fırsat olarak kullanabilmemiz, mevcut düşünme
biçimimiz ve kullandığı değer yargılarının değiştirilmesini
gerektiriyor.
Albert Einstein'in
deyişiyle, sorunlar, onları yaratan düşünme biçimleri kullanılarak
çözülemez. Bu denli doğru bir diğer gerçek de, hiçbir değişimin
ondan olumsuz etkileneceğini düşünenlerce gerçekleştirilemeyeceği,
hatta desteklenmeyeceğidir.
Bu durumda görünen
tek çıkar yol, değişimin olumlu etkileyeceği tüm kurumların birlikte
hareket etmeleri ve böylece olası dirençleri aşmalarıdır.
Şu dört konuda
değişim ihtiyacı mutlak ve acildir:
1.
Ahlaki Yargılarımızda Değişim
Ekonomik ve toplumsal gelişmenin olmazsa olmaz koşulu, az sayıda
temel ahlaki ilkeden türetilebilecek bir değerler sistemidir.
"Yaşamın sürdürülmesi" temel ilkesi, toplumsal hayat kesitlerinde
değişik biçimlerde kendini göstermektedir.
Nasıl ki doğum-yaşama-ölüm doğal süreci bireysel yaşamın
sürdürülmesinin anahtarı ise, zamanı geldiğinde yerini, gençler
içinden liyakat sahiplerine terkedebilmek de kurumsal yaşamı
sürdürebilmenin ahlaki kuralıdır.
Tüm kurumlarımızın kendi alanlarında, az sayıda ahlak kuralını "Etik
Güvenceler" olarak belirleyip ilan etmeleri ve onları bağımsız
denetçilerin denetleyip sonuçlarını da afişe etmelerine rıza
gösterdiklerini ilan etmeleri gerekiyor. Toplumumuzun bütününde bir
ahlaki diriliş ancak böyle bir yöntemle sağlanabilir.
(http://www.beyaznokta.org.tr/milletvekiliEG/BNMVekil2.asp)
2.
Saydamlık
Özel ya da resmi, birey ya da kurum, tümünün, sır sayılabilecek olan ve
açıklandığında toplumun ortak çıkarlarını tehlikeye düşürebilecek
olan sınırlı genişlikteki alanların dışında kalan tüm eylemlerinin
kamuoyunun denetimine açık olması, çağdaş anlayışın bir diğer
olmazsa olmaz koşuludur.
Sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere tüm birey ve kuruluşların,
saydamlık yöntemlerini belirleyip hayata geçirmeleri beklenir.
Gizliliğin, ulusal çıkar vb adlar altında, çeşitli yetersizlik ya da daha
kötüsü eğrilikleri örtmek amacıyla herhangi bir kamu görevlisince
kolayca kullanılabilir bir araç olmaktan çıkarılmasını teminen,
başta sivil toplum kuruluşları, kamuoyuna örnek olması gereken
kişiler, meslek örgütleri olmak üzere tüm kişi ve kuruluşların
hesaplarını, kararlarını ve eylemlerini ve de bunları rutin hale
getirecek yöntem niyet ve planlarını açıklamaları ve bu yolla devlet
kuruluşlarını özendirmeleri, bu yolla bir ölçüde de zorlamaları
beklenmektedir.
3.
Katılım
Kararların, o kararlara taraf olanların gıyaplarında ve onlar için doğru
olduğu varsayımıyla alınması, sivil ve resmi kişi ve
kuruluşlarımızın büyük çoğunluğunun geleneksel yaklaşımıdır.
Okullarda öğretilenlerin neredeyse tümünün öğrenciler için "iyi";
belediyelerin icraatının tamamının halk için "yararlı"; devlet
kurumlarının eylemlerinin de yine toplum için "gerekli" olduğu, bu
anlayışın birer türevidir.
İkinci bin yılda, çoğulcu demokrasilerde çoktan norm haline gelen
yaklaşım ise bu değildir. Kararların, o kararlara taraf olanların
katılımlarıyla, ortak akıllarıyla alınması geçtiğimiz yüzyılın bir
standardı olmuştur.
Halk adına ve onlarsız alınan kararların nasıl yanlış olup halka zarar
verebildiği, 1999 yılında yaşanılan deprem felaketinden sonra inşa
edilen prefabrik konutlar konusunda somut olarak yaşanmış ve
depremzedelerin de içinde bulunduğu "taraflar"ın ortak akıllarına
başvurmadan alınan kararların sonunda, bu konutlara girecek kişilere
yalvar-yakar olunmasına yol açtığı görülmüştür.
"Biz sizin için iyisini biliriz" yaklaşımının terkedilerek, "ancak
hepimiz, ortak aklımız yoluyla doğru kararları alabiliriz"in
benimsenmesi, yine kamuoyunu etkileyen kanaat önderlerinin ortaya
çıkıp örnek davranışlar sergilemelerini beklemektedir.
Özel ya da resmi birey ya da kurumların, benimseyecekleri katılım ve
ortak akıl yöntemlerini ilan etmeleri, medyanın bunları duyurması ve
bu yolla devlet kurumları üzerinde bir demokratik baskı ortamı
oluşturulması beklenmektedir.
4.
Farklılıkların Bütünlüğü
Farklılıklar korunmadan, hiçbir sistemin işe yarar bir ürün
üretmesi mümkün değildir. Değeri olan ürünlerin ortak yanı daima
sıradanlık dışı birşeyler içermesidir. Bir başka deyimle her türlü
değerli ürün, farklılıkların yönetilmesiyle ortaya çıkar.
Pratikte ise -genellikle- olan bu değildir. Farklılıkları
belirleyip, onların savunulabilecek sıradışılıklarını farketmeye
çalışmak, sonra da diğer farklı olanlara karşı durabilmek çaba
harcamayı gerektirir. Bunun yerine kitlesel tekdüzelik daha
kolaydır.
Bir konuda kurallar koymayı planlayanların genellikle ilk
akıllarına gelen risk, kurallara muhatap olacak olanlardan gelmesi
olası itirazlardır. Buna karşı ilk akla gelen ise, herkese "eşit"
muamele yapıldığı önlemidir. "Eşit"in ne zaman istendik ne zaman
istenmedik bir şey olduğu düşünüldüğünde, kural koymadaki eşitliğin
teklik, birlik yani farksızlık değil, gereğince davranmak olduğu
kolayca görülür.
Yaşamın yüzlerce kesitinde eşitlik, tek düze muamele değil
gereğince muameledir. Eşitliğin en geçerli olduğu "kanun önünde"
eşitlik dahi birlik, teklik ve farksızlık değil, yine
"gereğincelik"tir ve yasaların, taraflara onların durumları göz
önüne alınarak uygulanması demektir. Hatta denilebilir ki, binlerce
sayfalık hukuk düzeni, hep bu "gereğince"lerin gözden kaçırılmaması
için uyarılardan ibarettir. Eşitliği böyle değil de farksızlaştırma
gibi almak ise, bu konulara pek kafa yormamış kişilerin itirazlarını
önlemek için kullanılabilecek ilkel bir yoldur.
Din, mezhep, dil, etnik köken ve diğer farklılık kaynakları,
devletin en önemli birkaç görevinden ancak birisi yoluyla bir
zenginlik kaynağına dönüştürülebilir. Bu görev şu iki ilkeyle
betimlenebilir:
(1) Hiç
kimse, hiçbir amaçla, hiçbir konuda bir başkasını koşullandıramaz.
İnsanın koşullanmaya açıklığını kullanarak kendi doğru, iyi ve güzel
saydıklarını benimsetmeye girişemez. Yalnızca, bilgilendirmek
istediği alanlarda, koşullandırmasız öğrenme ortamları
oluşturabilir.
(2) Belli bir ideoloji yönünde kendi özgür seçimleriyle arzu
edenleri bilgilendirmek amacıyla öğrenme ortamları
oluşturanlar, ideolojilerini hiçbir yönü gizli kalmayacak biçimde
açıkça ilan etmek zorundadırlar.
Devlet bu ilkenin sadık bekçisi olarak alabildiği sürece
farklılıkları sömürmek, bir farklılığı bütüne egemen kılmak
isteyenler daima "katlanılabilir bir azınlık" olarak kalmak
durumundadırlar.
Farklılıkların Bütünlüğü açısından beklenen, devlet kurumlarımızın bu ilkeyi
özümlemeleri, dini, mezhepsel ve etnik farklılıklara böylece
yaklaşarak gereklerini yapmalarıdır. Özgürlük tanınacak ve aksine
hiç tolere edilemeyecek alanlar kesin sınırlarıyla bellidir.
Ne dersiniz, böyle bir manifestoyu siyasi partilerimizden beklemeye
hakkımız yokmu? Hem de şimdi tam zamanı iken!
http://www.tinaztitiz.com
Tınaz Titiz'e teşekkürlerimizle
Denizce

17.07.2007
|