|
http://www.tinaztitiz.com
22 Temmuz 2007 seçimleri üzerinde nicel ve nitel
değerlendirmeler yapıladursun, anlaşılmak için çaba harcanması
gereken nokta, CHP'nin -çeşitli türevleri de bulunan- başlıca ürünü
olan "laikliğin korunması" argümanının nasıl olup da hiç
satmadığıdır.
Bunun anlaşılabilmesi, CHP'nin performansı açısından değil
çok daha önemli nedenlerden dolayı gerekir. Korunmaya çalışılmasına
rağmen hemen hiç etkili olunamadığı AKP'nin gerçekleştirdiği büyük
oy patlamasıyla tescil olunan laiklik, büyük halk kitleleri
tarafından acaba başka bir şey olarak mı anlaşılmaktadır?
Anayasamızın başlangıç maddesi laikliği şöyle tanımlamıştır:
"kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya
karıştırılmaması". Türk Dil Kurumu'nun tanımı da tamamen
benzerdir.
Peki, laikliği anayasada tanımlandığı şekliyle doğru anlayan
bir yurttaş, "dindar bir cumhurbaşkanı isterim" ya da "cumhurbaşkanı
eşinin başı örtülü olabilir" denildiğinde, bundan "laiklik
tehdit altındadır" anlamını çıkarır mı? Bence çıkarmaz,
çıkarmaması da doğaldır.
Cuhurbaşkanının veya bir yüksek bürokratın dindar ya da
eşinin başının örtülü olması ile "devlet ve din işlerinin birbirine
karıştırılmaması" ilkesinin ilgisi nedir?
Anayasamızdaki tanımıyla laiklik, devlet işlerini ve
politikayı ilgilendiren kararların -öznel olan- dini duygulara göre
değil, daha nesnel olan akılcılığa göre alınmasını öngörmektedir.
Yani kişinin dindar olup olmaması ya da eşinin kıyafetiyle ilgili
değildir.
Bu argüman, her akıl fikir ya da eğitim düzeyindeki insana
çok kolay anlatılabilir. Bunun aksi yönde bir telkin ise telkinde
bulunulanı mazlum, bulunanı ise zulüm sahibi olarak nitelendirmeye
yeter.
Bu laiklik tanımını doğru kabul eden insanlar şöyle de
düşünebilirler:
v Din
ve devlet işleri niçin karıştırılmamalı? Çünkü din işleri öznel din
duygularına dayanır, doğrular herkese göre değişir; devlet işleri
ise nesnel olmak zorundadır.
v Peki
devlet işleriyle, örneğin "demokrasi", "serbest piyasa
ekonomisi", "liberalizm" gibi çokça öznellik içeren
ideolojiler nasıl karıştırılabiliyor?
v Örneğin
vicdan bir ahlaki ideoloji kavramıdır ve dini ideolojinin bir
parçası -mükemmelen- sayılabilir. Buna göre, vicdanına göre hüküm
veren bir hakim dini duygularından arınıp da mı karar vermektedir?
v O
halde -bu tanımıyla- laiklik pek de önemsenecek bir kavram değildir!
Eğer bir siyasi parti, laikliğin bu tanımına dayalı bir
tehdit ve bu tehdide dayalı bir koruyuculuk önerirse bunun
satmamasından daha doğal ne olabilir.
Neredeyse kesin olan, bugün satmayan -bu tanımla- laikliğin,
yarınlarda da satmayacağıdır; genel başkan kim olursa olsun, yıl kaç
olursa olsun.
Ayrıca, yine kesin olan bir başka şey, hangi parti olursa
olsun, -bu tanımla- gerçek laikliğin daima ve de bizzat onu
koruduğunu savunanlar tarafından sağlanan destekle tehdit altında
olacağıdır.
Hele hele geniş halk kesimleri laikliği, tesettür ile açık
baş gibi iki somut simgeye indirger -ki başka türlüsü de olamaz-
laiklik artık tehdit altında dahi sayılmaz, çünkü artık laiklik
filan tamamen laf salatasından ibarettir.
Nitekim, cumhurbaşkanı adayının eşi kalkıp "ben başımı
açmanın laiklik gereği olduğunu idrak ettim, açıyorum"
dese laiklik savunucularının hemen tamamı büyük bir sevinçle onu
desteklemez mi?
22 Temmuz seçimlerinden alınması gereken ders, bu tanımıyla
laikliğin bir işe yaramadığının anlaşılmasıdır.
Eğer şöyle anlamaya başlarsak:
Eğer bir mucize gerçekleşir de, laiklik kavramının değil
"bir başka ilkenin" korunması
gerektiği, laikliğin o ilkenin türevlerinden sadece birisi olduğu
anlaşılırsa o zaman bambaşka bir özgürlük ortamı doğacaktır.
O ilke "koşullanmama hakkı"dır!
Hukukçular, ceza yasalarının en belirleyici ilkesinin
"verilen kalıcı zarar" olduğunu söylerler. Tamamen eşit koşullarda
iki kişiye 1 santim kadar saplanan bıçak, birisinde para cezasına
diğerinde onlarca yıl cezaya neden olabilir. Çünkü bıçak birisinde
kaba ete, diğerinde ise gözüne saplanmıştır.
Bir insana verilebilecek en kalıcı zararların başında, onun
tüm yaşamı boyunca kararlarını etkileyebilecek zinsel kurgusunu (mind
set) onun istemi dışında ve yaşam alanını daraltacak şekilde
şekillendirmektir. Böylece diş fırçalamanın, kişisel hijyenin,
toplum içinde bir arada yaşama kurallarının öğretilmesinin, kişinin
yaşam alanını daraltmadığı aksine genişlettiğine de işaret
edilmektedir.
Bunu ister eğitim, ister başka bağlamlarda yapmak, dindarlar
için günah, diğerleri için ise ayıptır, insanlık suçudur.
Bu niçin böyledir?
Çünkü -tüm diğer canlılar gibi- insan türü de yüksek
öğrenebilirlikle donanımlı olarak dünyaya gelmektedir. Yaşamına
yönelik her türlü tehdide ancak öğrenebilerek karşı koyabilen bu
tür, bu yolla çok keskin bir öğrenebilirlik geliştirmiştir.
Nereden, kimden, nasıl öğreneceği konusunda da -yine
atalarından öğrenerek- bir model geliştirmiştir: güven duyduğu
kişileri rol modeli alıp, onların sözlerine kulak vererek!
Nasıl ki ceza yasasında "güveni kötüye kullanma" en ağır
cürümlerden biriyse, kişide güven oluşturup sonra da bunu kendi
doğrularını ona ezberletmek için kullanmak, tam olarak güveni kötüye
kullanmaktır.
İşte bu nedenle, kıskançlıkla korunması, her tür tehdite
karşı uyanık olunması gereken, kişinin algılarının kalıcı olarak
değiştirilmesi anlamına gelen "koşullandırma
girişimleri"dir.
Dindar cumhurbaşkanı değil, dindarlığını -çeşitli yollarla-
yaymaya çalışan, makamı nedeniyle sahip bulunduğu yüksek
güvenilirliği kullanarak, kendisine güvenenleri dindarlığı konusunda
koşullandırmaya kalkması kabul edilemez. Dindarlığını, bu tür bir
koşullandırmaya yönelmeden yaşayan bir kişiye ise kim ne diyebilir?
Benzer durum tesettür için de geçerlidir. Dini inançları
nedeniyle örtünmek isteyen bir eş, -benzer güvenilirlik nedeniyle-
yüksek bir koşullandırıcılığa sahip olduğu için toplum önünde, saklı
koşullandırma simgesi olabilecek kıyafet öğelerini kullanmaktan
sakınmalıdır.
Dini öğretiler, uyulması gereken kuralları koşullara
bağlamıştır, hiç birisi koşulsuz değildir. Namaz kılmak
müslümanların uymaları gereken bir kuraldır, koşulu ise sağlığının
elverişli olmasıdır. Benzer durumda hacca gitmek de, maddi durumu
uygun olanların uyması gereken bir kuraldır.
Bulunduğu konum, başkalarının rol modeli olarak kabul
edebileceği durumda olanlar için, bir çeşit zorlama olan
koşullandırmadan kaçınabilmek için simgesel kıyafetler kullanmamak
pekala mümkündür. Dindarla dinci arasındaki fark budur. Dindar bunu
yapabilen, dinci ise bunlara aldırmayan, her yolla ideolojisini
yaymaya çalışandır.
Bir de tersini düşünelim!
Hiçbir dini simge taşımayan, ağzından laiklikten başka söz
çıkmayan, ama doğrularını koşullandırma yoluyla yaymayı, zorlamayı
adet edinmiş bir kimsenin durumu nedir?
Bu kişilere bir ad vermek gerekirse "laikçi" demek yerinde
olabilir.
Ortak yan!
Sürpriz gibi gelebilir ama laikçiler ve dinciler aynı kişiler
olup sadece kıyafetleri farklıdır; kafalarının içleri ise tamamı
tamamına aynıdır. İkisinin de tek amacı vardır: kendi doğrularını
başkalarına da benimsetmek ve böylece kendini güvende
hissedebileceği bir çevre yaratmak.
Nasıl kurtulunur?
Koşullandırmanın vazgeçilemez olduğunu o kadar çok
"laikçi"den ve "dinci"den duydum ki, artık
laik ve dindarların kendi aralarında dayanışarak bu
sosyal tümöre (koşullandırma) karşı ortak mücadele vermesinden başka
yol görünmüyor.
Yani çözüm laik dindarlardadır.
http://www.tinaztitiz.com
Tınaz Titiz'e teşekkürlerimizle
Denizce

31.07.2007
|