3.
Yukarıdaki amaçlarla saçını örten (veya açan) her grubun
kendi içinde de en azından şu alt-grupların varlığı herkesin
gözü önündedir:
4.
-
Örtünmenin (açılmanın) ölçüsü açısından:
-
Sadece saç örtmenin yeterli olmadığını, hiçbir yerin gösterilmemesi
gerektiğini düşünenler
-
Saç örtmenin yeterli olduğunu, kapanmayı abartmamak
gerektiğini düşünenler
-
Saç örtmenin yeterli olduğunu, onun dışındakileri ise
sergilemek gerektiğini düşünenler
-
Örtünmenin bireysel dürtüsü açısından:
i. Kimlik arayışı kaynaklı
ii. İdeolojik kaynaklı
iii. Siyasal kaynaklı
-
Örtünmenin yaygınlaştırılmasındaki misyon açısından:
i. Sadece kendi örtünmesinden sorumlu olduğunu
düşünenler
ii. Başkalarının örtünmesinden (veya açılmasından)
kendini sorumlu sayanlar:
1. Bunu anlatarak yapanlar
2. Ara çözüm üretenler (peruk gibi)
3. Bunu militanca yapanlar
5.
İlk 2 maddedeki farklı grupların oluşturabileceği
yaklaşık 250 kombinezonun -ki gerçekte daha fazladır- nasıl olup
da başını örtenler ve başını açanlar olarak 2'ye
indirildiği ve böylece sorunun bırakınız çözülmeyi,
anlaşılmasının bile imkânsız hale getirildiği, bir sorun olarak
gündemde yoktur.
6.
Başını örtenler bundan vazgeçip örneğin hepsi yakalarına Arapça
harflerle "bizi sevmeyen ölsün!" yazan iri rozetler
(buton) taksalar ve başını örtmeyenler de buna karşılık Latin
harfleriyle "esas siz ölün!" yazılı olanlardan takmaya
başlasalar ne olacağını soran, dolayısıyla sorunun ne olduğunu
soran kimse ne hikmetse çıkmamıştır.
Bu birkaç
saptamanın çevrelediği alan içinde şu yalın ilke üzerinde bir
uzlaşı sağlanabilmelidir: Bireysel yaşam tercihleri kişilerin
kendilerince, ortak yaşam alanlarındaki tercihler ise o yaşam
alanının paydaşlarının uzlaşılarıyla belirlenmelidir.
Buna göre:
a.
Bireysel tercihler -başkalarınınkiler ile kesişmediği
sürece- tamamen kişinin kendince belirlenir.
b.
Ortak yaşam alanlarındaki tercihler ise, bireysel
tercihlerin "ağırlıklandırılmış çoğunluğu"nun uzlaşısı ne yönde
ise de o yönde şekillenir.
Burada
"ağırlıklandırma" terimi ile kastedilen, koşullandırmaktan
kaçınma, örnek olma, ikna etme, zorlama, propaganda, dayatma
gibi giderek sertleşen yöntemleri kullanan kişilerin tek
kişiden daha etkin olabildikleridir.
Buradan,
demokratik yaşam biçiminin olmazsa olmaz koşulları
belirmektedir: bireylerin, akıl-ahlâk-estetik
boyutlarındaki (doğru-yanlış), (iyi-kötü) ve (güzel-çirkin)
tercihlerini "yetkinlikle" yapabilir olması birinci koşuldur.
Solon'un (M.Ö. 559'da ölmüştür), "demokrasi eşitler arası
rejimdir" sözü bunu anlatmaktadır.
İkinci koşul,
bu tercihin "özgürce" yapılabilir olmasıdır. Bu da, hangi dozda
ve hangi yöntemle olursa olsun koşullandırmaktan kaçınma
ile mümkündür.
Bir inanç,
bir öğreti, bir teori, bir ideoloji konusunda bilgilendirmek ile
koşullandırmak tamamen farklıdır. Bilgilendirmek, talebe
bağlıdır. Talep sahibinin arzu ettiği ölçüde ve biçimde
bilgilendirme yapılabilir.
Kişinin
talebi -ve dolayısıyla da rızası- bulunmaksızın yapılan
bilgilendirme koşullandırmadır ve en önemli insan hakkı ihlali
sayılmalıdır. Koşullanmama hakkı
(http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?unqid=85b885ed82edd977f1c28e9ae05341d1),
yaşam hakkı kadar kutsal sayılmalıdır.
Bu kadarcık
bir netlik sağlandığında bile görünen, sorun'un başörtüsü
olmadığıdır. Sorun, demokrasinin olmazsa olmaz iki koşulunu
gözardı ederek demokrasiye özgü bir konforu yaşama arzusudur.
Arzu edilen
konfor, bireysel tercihlerin özgür, ortak tercihlerin paydaş
uzlaşısına dayalı oluşu gibi çok incelikli bir yaşam biçimidir.
Gözardı
edilen iki koşul ise yukarıda (b)de çerçevelenen koşullardır.
Yani akıl-ahlâk-estetik boyutlarında tercih yapabilme
yetkinliği ile bu tercihlerin özgürce yapılabilir olması
için koşullandırmanın insan hakkı ihlali sayılmasıdır.
Koşullandırmanın ne büyük bir insan onuru çiğnenmesi, ne büyük
bir Allah tanımazlık olduğunu anlamaya çalışalım. Tanrının bu
müstesna yaratıklarının doğruya-iyiye-güzele doğuştan
eğilimlerini yok sayıp, onları köreltip yeniden kendi küçücük
akıllarına göre yeniden şekillendirmeye çalışanların bunu
çağdaşlık mı yoksa din adına mı yaptıkları hiç farketmez, ikisi
aynı kapıya çıkar: İnsanı reddedip yenisini yapmaya çalışmak!
Devletin
buradaki rolü, başörtüsünü yasaklamak, serbest bırakmak,
biçimini tasarımlamak değil, bilgilendirme ile koşullandırmanın
ince sınırını gözetmekten ve bu sınırı geçenlere yaptırım
uygulamasından ibarettir.
Okumuş yazmış
kesimin rolü ise yukarıdaki 250 kesimden birisine veya bir
tarafına yaltaklanmak değil, sorunu anlamaya ve karışık kafaları
netleştirmeye çalışmaktır.
Bireyler
ve uluslar layık oldukları biçimde yönetilirler
sözü -bizim
için- acıdır ama çok da gerçekçidir. "Biz, tercihlerimizi
yetkinlikle yapabilecek durumda değiliz ama demokrasi de
istiyoruz" gibi bir saptamamız varsa yapılması gereken yine
de bugünkü kargaşa değildir.
Bugünkü
yöntemle 250 kesimden kimin ne gibi bir fayda sağlayacağını
kimse bilemez. Ama çoğunluğun zarar etmekte olduğu kesindir.