|
http://www.tinaztitiz.com
Önce bir bayat
fıkra: Yeni genel müdür ilk günkü gözlemlerinden sonra hemen bir
duyuru yayımlar. Duyuru No 01: İşe geç kalan personel, mesai
bitiminde çıkan personelle koridorlarda çarpışmaktadır. Dikkatli
olunmasını rica ederim.
Ertesi gün ikinci
duyuru gelir; Duyuru No 02: İşten erken çıkan personel, sabah işe
gelenlerle çarpışmaktadır, dikkatli olunması rica.
Üçüncü gün ise
şöyle bir bildiri; Duyuru No 03: Geç kalan ve erken çıkanların aynı
kişiler olduğu belirlendiği için 02 nolu duyuru iptal edilmiştir.
Gazete ve TV'lerdeki
çeşitli konulardaki yorumlara dikkat ettikçe bir özelliğin daha çok
farkına varır oldum: yazıp konuşanların büyük çoğunluğu,
düşüncelerinden çok eminler; öylesine eminler ki, bu düşüncelere
katılmayanlarla hakarete varan derecelerde alay edebiliyor, nasıl
olup da bu denli açık(!) gerçeklere(!) karşın farklı düşüncelerde
olabildiklerini anlamıyor, bunun olsa olsa zeka geriliği, genetik
faşizm gibi tedavisi imkansız yerlerden kaynaklandığı sonucuna
varıyorlar.
İnternet ortamının
daha kolay kullanılabilir olmasından mıdır nedir bilinmez, çeşitli
iletişim gruplarındaki uzun yazışmalardaki durum daha da sert. "Doğru
budur, bunun dışındaki doğru sahipleri eşektir!" eşdeğerliğinde
yargılar havada uçuşuyor. Yargılarına destek olması için çeşitli
ideolojilerin kalıplarını dile getirenler daha bir bilgiç; onlarda
-kendi doğrularının dışındakilere- hiç tolerans yok.
Doğrusu bunun tam
bir analizini yapamıyorum, hangi meslek dalı yapabilir ondan da emin
değilim.
Yalnız anlayabildiğim, bu kişiliklerde bir "kolay ikna olma"
özelliği var.
|
 |
Hatta
çokluklarına bakılırsa, esas geride kalanlarda bir "kolay
ikna olamamak" hastalığı olabilir.
Bir küçük
varsayımın dahi sonuçlarda ne büyük farklar yaratabildiğini,
hele hele birkaç varsayım ardarda gelince "olmaz olmaz" diye
bir kavram olamayacağını, söylenen bir cümlenin 5 kişiden
aktarılınca ne acayiplikler doğabileceğini denemiş olanlar,
bu kolay ikna olabilirlik özelliğine sahip kişilikler
için tüm olayların, tek adımlık, doğrusal -ama yine de
heyecan verici- birer açıklamasının mümkün olabileceğini
kavrayacaklardır. |
Gerçekten bu özellik
bir müsekkin kadar rahatlatıcıdır. Zihninde kuşku bulunmayan,
kendine eğri görünen her şey için muhakkak bir "kim" -nadiren de
kimler- sorusu üreten bir kişi, bu susuzluğunu gidermek için
kendisine sunulan "gerçek"ler karşısında niçin dirensin ki!
Bu tür bir kişiliğin
-eğer genetik bir özellik filan değilse- kolektif bir çabanın sonucu
olması daha akla yakın görünüyor; yani aile-okul-toplum-medya
işbirliği gibi. Çünkü bu tür kişilikler -ilk anda sanılabileceği
gibi- sadece sorgulamama (ezber) yönteminin yaygın olduğu din
eğitimi yapılan okullardan değil, tamamen aksi kutuptaki kolej ve
üniversitelerden mezun olmuş, üstüne üstlük akademik derece almış
kişilerde de "çok" yaygın.
TV'de üç kişilik bir
oturum. Üçü de "düşüncelerinden son derece emin" kişiler. Her biri,
söz sırası geldikçe, kibar, bilimsel görünüşlü bir jargon içinde,
demokrasi ve insan haklarının nasıl gerçekleştirilebilecek iken niye
olamadığını, hemen ne yapılarak ne olacağını ifade ediyor ve
birbirlerine kanıt oluyorlar.
Söyledikleri
yapıldığında neler olabileceğini tahminde ise değme falcı ellerine
su dökemez. Doğrusu insan bu kişileri dinledikçe bu denli açık
gerçeklere niçin bir türlü ulaşamadığını düşünüp içten içe bir haset
duymuyor da değil.
Bu tür bir kişilik
-en azından kendisi için- iyi olabilir. Çeşitli olasılıklar, sorular
karşısında neyin niçin olduğunu aramaya, hele hele cevabını
bilemediklerinin yaratacağı belirsizlikler altında kıvranmaya gerek
bırakmayan bir netlik dünyadaki cennet sayılmaz mı?
Sokaktaki insan
karmaşık gerçeklerden hoşlanmaz. O da olur bu da olur
gibisinden ifadeler sokak insanı nezdinde "kıvırmak"tır ve
-özellikle de erkeklere- yakışmaz. Bir sorunun cevabı ya öyledir ya
böyledir; bir şey ya siyah ya beyazdır.
Ben bu tür
kişiliklere, kolay ikna olabilirlik anlamında "kuşkusuzlar"
diyorum.
Bir de, "gerçekleri"
başkalarına "tebliğ" etmeye, cahil, gafil ya da hain insanları doğru
yollara çekmeye çalışan kişilikler var. Onlar kademeli bir ikna yolu
ile başlayıp giderek sertleştirmeyi seçiyorlar. Önce rol model
olarak, sonra telkinle, daha sonra tenbih (uyarı)
yoluyla dayatarak, nihayetinde ise kötek ile "ikna". Bunlara
da "benimseticiler" adını taktım.
Acaba bu iki kişilik
tipi arasında bir ilişki, bir ortak nokta var mı; yoksa tamamen
bağımsız kişilikler mi?
Merak ettiğim ikinci
nokta da, herhangi bir konuda benimseticilik ortaya
çıktığında, tam aksi yönde bir başka benimseticiliğin ortaya çıkıp
çıkmadığı; çıkıyorsa ne olup da çıktığı.
Bunun cevabını
düşüneduralım, birinci sorumun cevabını buldum galiba: Aslında
benimseyici ve benimsetici diye iki ayrı kişilik yok.
Bunlar aynı ve de aynı olmak zorunda. Çünkü benimsetici
olabilmek için, tebliğ edilecek her ne ise onu "yürekten" (by
heart=par coeur=ezber=sorgulamadan) benimsemiş olmanız
gerekiyor. Bu ise benimseyiciliğin tam tanımı.
Şimdi, niçin bu
denli yoğun -ve çok yönlü- bir benimsetme ortamı var daha iyi
anlaşılıyor. Çünkü çoğunluk benimseyici. Kendi doğrularından
o denli eminler ki bu doğrularla başkalarının aydınlanamamış
olmasını kabullenemiyorlar ve derece derece benimseticilik başlıyor.
Şeytan konusunu
işleyen filmlerde hep görürüz; şeytanla karşılaşan kişi haç gösterir
ya da bir dua ederse şeytan bir anda taş kesilir.
Benimseyiciler
ve benimseticiler karşısında okunabilecek bir dua biliyorum:
"öyle olduğunu nereden biliyorsun?"
http://www.tinaztitiz.com
Tınaz Titiz'e teşekkürlerimizle
Denizce

01.04.2008
|