| |

Süs ve sembolik unsurların ötesinde gündelik hayatlarında da
altından yapılmış eşyalar kullanan Osmanlı sultanlarının
hazineleri 400 yılı aşkın bir zamandır Topkapı Sarayı’nda
korunuyor.

Altın, antik çağlardan beri hiçbir zaman ölümsüzlüğünü ve
çekiciliğini yitirmeyen bir maden... Efsanelere, kralların,
sultanların, firavunların ve serüvencilerin öykülerine konu
olan, kimi zaman bir sanat eserinde, kimi zaman görkemli bir
mücevherde hayat bulan, ölümcül olabilen bir tutku... İlk
keşfedilen madenlerden biri olan altın her zaman güç ve
iktidarın simgesi oldu. Türklerin tarihine bakıldığında da, Orta
Asya’dan başlayıp Selçuklu, Memlûk ve Osmanlı geleneklerinden
günümüze ulaşan bu altın tutkusunun izlerini birçok müzede
görmek mümkün...

Osmanlı İmparatorluğu döneminin en görkemli eserleri ise
Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Dairesi’nde korunuyor. Ana
malzemesini altının oluşturduğu ya da tamamen altından yapılmış
bu eserlerin arasında, başta Bayram Tahtı olmak üzere beşik,
şamdan, matara, leğen, ibrik, kandil askısı, tatlı takımları,
yazı çekmecesi, fincan zarfları, su tası, gülabdan-buhurdan,
nargile, mum makasları gibi pek çok eşya var. Gerek gündelik
yaşamda gerek cülûs, düğün, bayram, mevlit, doğum, sünnet gibi
merasimlerde kullanılan bu eserlere ayna, yelpaze, mühür kesesi,
tütün, enfiye, koku ve panzehir kutuları gibi örnekleri de
ekleyebiliriz. Osmanlı ihtişamı denince ilk akla gelen,
imparatorluğun gücünü yansıtan mücevherler de Hazine’nin paha
biçilmezleri arasında... Tüm bu altın eserlerin birçoğunun üzeri
mineli veya elmas, yakut, zümrüt, inci, firuze, yeşim ve necef
gibi değerli taşlarla süslü.

Sofraları
Süsleyen Altın Takımlar
Osmanlıların altın eşya kullandıklarına ilişkin en eski
bilgilerden birine yine Osmanlı tarihinin en eski kaynaklarından
Âşıkpaşazade Tarihi (Tevarih-i Âl-i Osman) adındaki ünlü eserde
rastlıyoruz. Bu kayıtta Sultan I. Murad’ın (1362-1389) oğlu
Yıldırım Bayezid’in (1389-1402) düğününde, Akıncı Beyi Evrenos
Gazi’nin sunduğu hediyeler arasında altınla doldurulmuş onar
adet altın ve gümüş tepsi, altın leğen-ibrik, altın ve gümüş
kadehler olduğu belirtiliyor. Bu bilgi bize en azından önemli
törenlerde altınla doldurulmuş altın ve gümüş kaplar sunmanın
Türklerde çok eski bir gelenek olduğunu gösteriyor.

Özellikle 15. yüzyılda Balkanların fethinden sonra ele geçen
zengin altın ve gümüş madenleri kuyum işleri için önemli bir
kaynak oluşturmuş, imparatorluk içinde İstanbul, Trabzon,
Diyarbakır, Prizren, Erzurum ve daha pek çok şehirde kuyumculuk
bir hayli gelişmişti. Osmanlı Sarayı’nda mücevher ve değerli
eşya kullanımı Fatih Sultan Mehmed’in (1451-1481) İstanbul’u
fethinden sonra daha da artmıştı. Fatih Sultan Mehmed’in baş
tüccarlarından biri olan Jacopo de Promontario, sultanın
kilercibaşısının sorumluluğunda çok sayıda altın ve gümüş leğen,
maşrapa, tas ve şamdanlar bulunduğunu kaydeder.

Sultan II. Bayezid (1481-1512) döneminde artmaya devam eden
lüks eşya kullanımı, özellikle Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520)
İran ve Mısır seferlerinden sonra çok daha büyük boyutlara
ulaşır. Özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
görebildiğimiz altın eşya ile ilgili kayıtlarda şu örneklere
rastlıyoruz: Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520-1566) Şah Tahmasp’a
hediye ettiği altından yapılmış tepsi, sürahi ve kemerler;
Sultan I. Ahmed’in birçoğu altın kapaklı, bazısı ise tamamen
altın sofra takımları; 1699’da Karlofça Antlaşması’nın
imzalanması dolayısıyla Sultan II. Mustafa tarafından Poznan
voyvodasına hediye edilen mücevherli altın tepsi ve yanında
yeşim bir fincan...

17. yüzyılda Ortadoğu’ya yaptığı seyahatlerde Anadolu’nun
çeşitli köşelerine de uğrayan Fransız gezgin Jean-Baptiste
Tavernier de, ‘Topkapı Sarayı’nda Yaşam’ adlı eserinde,
sultanların altın sofra takımlarının ve şamdanların çok ağır
olduğundan, taşımak için iki kişi gerektiğinden söz eder.
Göz Kamaştırıcı
Mücevherler
Bu kadar zenginlik, kuşkusuz hem imparatorluğun sınırsız
kaynakları, hem de sultan ve saray çevresinin sanat ve sanatçıya
verdikleri destekle oluşmuştu. Kuyumculuk çok değer verilen bir
sanat dalıydı, öyle ki Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan
Süleyman, şehzadelikleri döneminde kuyumculuk öğrenmişlerdi.

Saraydaki atölyelerde ve serbest çalışan ustalar içinde
kuyumcu, kakmacı, altın ezen, iplik üreten, altın iplikle kumaş
dokuyan, işleme yapan pek çok sanatkâr vardı. Bu atölyelerde
kullanılan malzemenin denetimi Hazinedarbaşı’nın sorumluluğu
altındaydı.

İmparatorluğun erken dönemlerinde Selçuklu, Bizans, Timurlu,
Memlûk, Safevî etkileri taşıyan Osmanlı sanatı, 16. yüzyıl
ortalarından itibaren kendi özgün üslubunu yaratmıştı. Diğer
sanat kollarında olduğu gibi altın ve mücevher işçiliği de bu
yönde gelişmişti. Daha sonraları Hint, Mughal kültürlerinden
esinler de taşıyan Osmanlı kuyumculuğunun 18. yüzyıldan itibaren
Batı sanatının etkisine girmeye başladığını görüyoruz. Yüzyılın
ortalarından sonra bu etki daha da arttı, ama yine de geç dönem
eserlerinde kendine özgü bir Osmanlı beğenisi de varolmaya devam
etti.

Yavuz Sultan
Selim’in Mührü
Osmanlı hazineleri, bir yandan bağlı eyaletlerden toplanan
vergi, haraçlar, işletilen toprak ve madenler, gümrüklerden elde
edilen gelirler, ganimet, hediye gibi yollarla gelen servetlerle
dolar, bir yandan da değişik amaçlar için yapılan harcamalarla
boşalırdı.

Özellikle 17. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak devletin
ekonomik dar boğazlardan geçtiği dönemlerde birçok altın eşya
bozdurulup para basımı için kullanılmıştı. Kimi mücevherler de
gerektiğinde bozdurulup yeniden yaptırılmıştı. Ama ata yadigârı
olan, üstün sanat eseri niteliğindeki birçok eşyaya
dokunulmamıştı.

Hazineyi, hazine kethüdası korur, Yavuz Sultan Selim’e ait
olan akik mühürle dış kapısını mühürlerdi. Sultan, bu mührün
kullanılmasını şöyle vasiyet etmişti. “Benim altınla doldurduğum
hazineyi bundan sonra gelenlerden her kim mangır ile doldurursa
hazine anın mührüyle mühürlensin ve illa benim mührümle
mühürlenmekte devam olunsun!” Topkapı Sarayı, Atatürk’ün emriyle
1924’te müzeye dönüştürülünceye kadar da Hazine onun mührüyle
mühürlendi.

Yazı: Emine Bilirgen
Foto: Ali Konyalı
Kaynakça:
SkyLife -
Mayıs 2007
Emine Bilirgen ve
Ali Konyalı'ya
teşekkürlerimizle
Denizce

16.05.2007
|
|