Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  Medeniyetler Arası Savaş                                                              Turgut Tülümen

 

 

Medeniyetler Arası Savaş

Bu deyimi çok duymuşsunuzdur. Benim ilk duyumum 1990’lı yılların başlarında  oldu. Bir dış görevdeyken karşılaştığım Amerikalı diplomat “Huntington’un yeni çıkan makalesini okudunuz mu?” diye sordu. Ben “hayır” deyince ufak bir yazı eşliğinde ertesi gün büyükelçiliğe gönderdi. Okumamda yarar görmüş olmalıydı. Gerçekten çok etkilenmiştim bu makaleden. Neden yazılmıştı. Ne denmek isteniyordu.

 


Samuel P. Huntington

Prof. Huntington’un adını daha önce, Discriminate Deterrence  başlığını taşıyan, strateji raporu niteliğinde bir yayının kapağında görmüştüm. Henüz Soğuk Savaş devam ediyordu. Kissinger ve daha başkalarının da isimleri vardı kapakta. Raporun ana teması, o tarihte belli bir alanla kısıtlı NATO’nun caydırıcılık işlevinin, Sovyet tehdidine maruz, zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarının bulunduğu Körfez’i içine alacak şekilde genişletilmesinin taşıdığı önemi belirtmekti. Bundan dolayı  Ayırımcı Caydırıcılık başlığı kullanılmış olmalıydı. 

Petrol ve medeniyetler arası çatışma, ilginç bir bağ. Petrol genel olarak Müslüman ülkelerin topraklarında çıkıyor. Petrol tüketicisi ülkeler de genellikle Hıristiyan. Ancak, makalede zikredilen fay hattı, Yunanistan hariç, Ortodoks ülkeleri ve tabii Rusya’yı öbür tarafta bırakıyor. Bu konuda çok şeyler yazıldığı için ben burada işin derinliğine girmek istemiyorum. Bununla beraber, bir noktayı vurgulamadan geçemeyeceğim. Kendi kendime, kasıt galiba “medeniyet” değil “din” dedim. Yazı biraz uzun olmakla birlikte, üşenmeden “medeniyet” kelimesini nerede gördüysem yerine “din” yazdım. Çıkan sonuç beni daha çok etkiledi. Evet, makalede İslâmiyet zımnen bir tehdit olarak algılanıyordu. 

Hatırlayacaksınız, İran ihtilâli ve İran’da görevli Amerikalı diplomatların rehin alınışı dünya kamu oyunu ondört ay meşgul etmişti. Rehineler serbest bırakıldı fakat ABD-İran ilişkileri bir türlü düzelmedi. 11 Eylün sonrasında durum iyice karıştı. Bu olayın yarattığı şokla “terör” kelimesinin önüne, hatalı bir yaklaşımla,  “İslâm” kelimesi de eklendi. Bu şekilde sanki, komünizmin yerini İslâmiyet yeni tehdit olarak alıyordu. 

Geçen gün elime IV.Dünya Savaşı ihtimalinden söz eden bir makale geçti (*). Bir incelik yapılarak, bunda ılımlı Müslüman ülkeler Batı ile birlikte mütalâa edilmişti. Deniyordu ki, teröristler 4.jenerasyon savaştan bahsettiğine göre biz neden sadece “terörist” kelimesini kullanalım. Batının bugünlerde maruz kaldığı meydan okuma medeniyetler arası çatışmadan biraz eksik, terorizme karşı belirsiz savaştan biraz fazladır. İslâmiyet içinde bir baş kaldırma söz konusudur. 1979 yılında başlamıştır. İran ihtilâli, Afganistan’ın işgali, Pakistan’daki İslâm hareketi, Suudi Arabistan’ın Geniş Orta Doğu’da beliren faaliyetleri, Mısır’ın Arap âleminde kenara itilmesi ve Pan-Arabizmin yerini Pan-İslâmizmin alması değişen paradigmanın unsurlarıdır. Batı’ya yönelik meydan okuma küçümsenmemelidir. Açılan Cihad’a 1.2 milyar Müslümanın sadece yüzde biri katılsa dahi, 60 ülkeye dağılmış 12 milyon kişi söz konusudur. Bunun sade yüzde biri intihar eylemlerine gönüllü olsa, Batı ve ılımlı Müslüman ülkeler 120 bin intihar bombacısına karşı mücadele vermek zorundadır.  Kuşkusuz Batı İslâmiyet ile değil fakat Cihad ile savaş halindedir... 

Kasıtlı olarak fırça darbeleri şeklinde yansıtmaya çalıştığım bu tür fikirler dünyayı yeni bir bloklaşmaya sürükleyebilir. Bu bloklaşmada Rusya, Çin ve Hindistan’ın nerede yer alacağı önem taşımaktadır. Gerek nüfus gerek ekonomik güç açısından sergiledikleri potansiyel kadar dini inançları yönünden de farklılık arzeden anılan ülkelerin Orta Doğu’daki gelişmelerde takınacakları tutumun dünyayı barışa sevk edici bir nitelik taşıyacağı umulur.   

Bazı düşünürlerin İran ihtilâline ağırlık vermesi insanı ister istemez bu ihtilâlin ana felsefesi olan “ezenler ve ezilenler” yaklaşımına getirmektedir. Bu görüşü ilk defa ortaya atan ve camilerde verdiği vaazlarla ihtilâli yapan nesli ateşleyen ideolog Ali Şariati’dir. Ezen-ezilen sözü artık dünyanın her yerinde duyulmaktadır. Kapitalist düşünce ve serbest piyasa ekonomisi giderek yayılıp komünist düzenden tamamen kopmayan Çin’e dahi girdikten sonra, kazanç hırsı ve rekabet koşulları vahşileştiği nisbette gelir dağılımındaki adaletsizlikler de artacaktır. Bunu gidermenin yolları bulunmadan ne devlet içi ne de uluslararası huzurun sağlanması mümkün değildir.  Bireyin mutluluğu her devirden çok daha içerikli bir şekilde ön plâna çıkmıştır.  

Eskiden de buna önem verilirdi fakat bilişim teknolojisindeki gelişmeler dünyanın her yerini TV veya bilgisayar ekranına getirince, bireyin mukayese yapma olanağı artmıştır. Artık söze değil gerçeklere bakılmaktadır. Tatminsizlik ve sömürülme duygusu arttığı nisbette tepkiler de sertleşmektedir. Bu itibarla, duygu sömürüsü yapanların çıkacağı dikkate alınarak, mevcut adaletsizliklerin giderilmesi amacıyla ortak çabalara girişilmesinde yarar bulunmaktadır.  

Duygu sömürüsü en kolay din yoluyla yapılmaktadır. Ezilen insanın dinine sarılıp o yoldan tatmin aramasını fırsat bilenlerin yolu kesilmediği takdirde korkulan şey başa gelebilir. Geçmişte Cihad yolu çok denendi fakat başarı sağlanamadı. İran’da halk bir Ayetullah’ın peşinden giderek sonuca ulaştı. Bu şekilde kurtarıcı arayışı yeniden gündeme geldi. Aslında koruyuculuk işlevini kurumların yapması lâzımdır Demokratik düzen bunun için vardır. Demokrasinin yerleşmesi uzun bir uygulama sürecinden sonra mümkündür. Sabır, eğitim ve disiplin gerekir. Başkalarının hak ve hukukuna saygı anlamına gelecek disiplinin dikta ile bir ilgisi olamaz. Bilâkis ancak bu yol bizi hak eşitliğine götürür. Zorbalığı, savaşı çözüm olarak görenlere tüm dünyanın karşı çıkması gerekir.  

 

(*) World War IV As Fourth-Generation Warfare by Tony Corn

                             

Turgut Tülümen'e teşekkürlerimizle

Denizce

03.02.2006