|
Medeniyetler
Arası Savaş
Bu deyimi çok duymuşsunuzdur. Benim ilk duyumum 1990’lı
yılların başlarında oldu. Bir dış görevdeyken karşılaştığım
Amerikalı diplomat “Huntington’un yeni çıkan makalesini okudunuz
mu?” diye sordu. Ben “hayır” deyince ufak bir yazı eşliğinde
ertesi gün büyükelçiliğe gönderdi. Okumamda yarar görmüş
olmalıydı. Gerçekten çok etkilenmiştim bu makaleden. Neden
yazılmıştı. Ne denmek isteniyordu.
|

Samuel
P. Huntington |
Prof. Huntington’un adını daha önce, Discriminate
Deterrence başlığını taşıyan, strateji raporu niteliğinde
bir yayının kapağında görmüştüm. Henüz Soğuk Savaş devam
ediyordu. Kissinger ve daha başkalarının da isimleri vardı
kapakta. Raporun ana teması, o tarihte belli bir alanla kısıtlı
NATO’nun caydırıcılık işlevinin, Sovyet tehdidine maruz, zengin
petrol ve doğal gaz kaynaklarının bulunduğu Körfez’i içine
alacak şekilde genişletilmesinin taşıdığı önemi belirtmekti.
Bundan dolayı Ayırımcı Caydırıcılık başlığı kullanılmış
olmalıydı.
|
Petrol ve medeniyetler arası çatışma, ilginç bir bağ. Petrol
genel olarak Müslüman ülkelerin topraklarında çıkıyor. Petrol
tüketicisi ülkeler de genellikle Hıristiyan. Ancak, makalede
zikredilen fay hattı, Yunanistan hariç, Ortodoks ülkeleri ve
tabii Rusya’yı öbür tarafta bırakıyor. Bu konuda çok şeyler
yazıldığı için ben burada işin derinliğine girmek istemiyorum.
Bununla beraber, bir noktayı vurgulamadan geçemeyeceğim. Kendi
kendime, kasıt galiba “medeniyet” değil “din” dedim. Yazı biraz
uzun olmakla birlikte, üşenmeden “medeniyet” kelimesini nerede
gördüysem yerine “din” yazdım. Çıkan sonuç beni daha çok
etkiledi. Evet, makalede İslâmiyet zımnen bir tehdit olarak
algılanıyordu.
Hatırlayacaksınız, İran ihtilâli ve İran’da görevli Amerikalı
diplomatların rehin alınışı dünya kamu oyunu ondört ay meşgul
etmişti. Rehineler serbest bırakıldı fakat ABD-İran ilişkileri
bir türlü düzelmedi. 11 Eylün sonrasında durum iyice karıştı. Bu
olayın yarattığı şokla “terör” kelimesinin önüne, hatalı bir
yaklaşımla, “İslâm” kelimesi de eklendi. Bu şekilde sanki,
komünizmin yerini İslâmiyet yeni tehdit olarak alıyordu.
Geçen gün elime IV.Dünya Savaşı ihtimalinden söz eden bir
makale geçti (*). Bir incelik yapılarak, bunda ılımlı Müslüman
ülkeler Batı ile birlikte mütalâa edilmişti. Deniyordu ki,
teröristler 4.jenerasyon savaştan bahsettiğine göre biz neden
sadece “terörist” kelimesini kullanalım. Batının bugünlerde
maruz kaldığı meydan okuma medeniyetler arası çatışmadan biraz
eksik, terorizme karşı belirsiz savaştan biraz fazladır.
İslâmiyet içinde bir baş kaldırma söz konusudur. 1979 yılında
başlamıştır. İran ihtilâli, Afganistan’ın işgali, Pakistan’daki
İslâm hareketi, Suudi Arabistan’ın Geniş Orta Doğu’da beliren
faaliyetleri, Mısır’ın Arap âleminde kenara itilmesi ve
Pan-Arabizmin yerini Pan-İslâmizmin alması değişen paradigmanın
unsurlarıdır. Batı’ya yönelik meydan okuma küçümsenmemelidir.
Açılan Cihad’a 1.2 milyar Müslümanın sadece yüzde biri katılsa
dahi, 60 ülkeye dağılmış 12 milyon kişi söz konusudur. Bunun
sade yüzde biri intihar eylemlerine gönüllü olsa, Batı ve ılımlı
Müslüman ülkeler 120 bin intihar bombacısına karşı mücadele
vermek zorundadır. Kuşkusuz Batı İslâmiyet ile değil fakat
Cihad ile savaş halindedir...
Kasıtlı olarak fırça darbeleri şeklinde yansıtmaya çalıştığım
bu tür fikirler dünyayı yeni bir bloklaşmaya sürükleyebilir. Bu
bloklaşmada Rusya, Çin ve Hindistan’ın nerede yer alacağı önem
taşımaktadır. Gerek nüfus gerek ekonomik güç açısından
sergiledikleri potansiyel kadar dini inançları yönünden de
farklılık arzeden anılan ülkelerin Orta Doğu’daki gelişmelerde
takınacakları tutumun dünyayı barışa sevk edici bir nitelik
taşıyacağı umulur.
Bazı düşünürlerin İran ihtilâline ağırlık vermesi insanı
ister istemez bu ihtilâlin ana felsefesi olan “ezenler ve
ezilenler” yaklaşımına getirmektedir. Bu görüşü ilk defa ortaya
atan ve camilerde verdiği vaazlarla ihtilâli yapan nesli
ateşleyen ideolog Ali Şariati’dir. Ezen-ezilen sözü artık
dünyanın her yerinde duyulmaktadır. Kapitalist düşünce ve
serbest piyasa ekonomisi giderek yayılıp komünist düzenden
tamamen kopmayan Çin’e dahi girdikten sonra, kazanç hırsı ve
rekabet koşulları vahşileştiği nisbette gelir dağılımındaki
adaletsizlikler de artacaktır. Bunu gidermenin yolları
bulunmadan ne devlet içi ne de uluslararası huzurun sağlanması
mümkün değildir. Bireyin mutluluğu her devirden çok daha
içerikli bir şekilde ön plâna çıkmıştır.
Eskiden de buna önem verilirdi fakat bilişim teknolojisindeki
gelişmeler dünyanın her yerini TV veya bilgisayar ekranına
getirince, bireyin mukayese yapma olanağı artmıştır. Artık söze
değil gerçeklere bakılmaktadır. Tatminsizlik ve sömürülme
duygusu arttığı nisbette tepkiler de sertleşmektedir. Bu
itibarla, duygu sömürüsü yapanların çıkacağı dikkate alınarak,
mevcut adaletsizliklerin giderilmesi amacıyla ortak çabalara
girişilmesinde yarar bulunmaktadır.
Duygu sömürüsü en kolay din yoluyla yapılmaktadır. Ezilen
insanın dinine sarılıp o yoldan tatmin aramasını fırsat
bilenlerin yolu kesilmediği takdirde korkulan şey başa
gelebilir. Geçmişte Cihad yolu çok denendi fakat başarı
sağlanamadı. İran’da halk bir Ayetullah’ın peşinden giderek
sonuca ulaştı. Bu şekilde kurtarıcı arayışı yeniden gündeme
geldi. Aslında koruyuculuk işlevini kurumların yapması lâzımdır
Demokratik düzen bunun için vardır. Demokrasinin yerleşmesi uzun
bir uygulama sürecinden sonra mümkündür. Sabır, eğitim ve
disiplin gerekir. Başkalarının hak ve hukukuna saygı anlamına
gelecek disiplinin dikta ile bir ilgisi olamaz. Bilâkis ancak bu
yol bizi hak eşitliğine götürür. Zorbalığı, savaşı çözüm olarak
görenlere tüm dünyanın karşı çıkması gerekir.
(*) World War IV As Fourth-Generation Warfare by Tony
Corn
Turgut Tülümen'e
teşekkürlerimizle
Denizce

03.02.2006
|