| |

12 Eylül 1963, bizim için tarihi bir gün. Ankara’da, Türkiye
ve o zamanki adıyla AET arasında ortaklık anlaşması imzalanıyor.
Başbakan İsmet İnönü hem memnun hem de tereddütleri tamamen
giderilmiş değil. İmzadan önce Dışişleri Bakanı ile ekibine bir
kez daha sormadan edemiyor. “Bunun sonu hayırlı olacak değil
mi?” Aldığı yanıt sarih “Evet, merak buyurmayınız” olunca
imzalar atılıyor, şampanya kadehleri kalkıyor. Daha sonra
İstanbul’a intikal ediliyor. Şehirde yapılan turistik gezinin
akşamı, altı AET üyesi ülkenin dışişleri bakanları ile komisyon
başkanı şerefine Yeşiköy Çınar Oteli’nin bahçesinde bir davet
var. Herkes beyaz smokinler içinde. Yeniliyor, içiliyor ve
gecenin geç saatlerine kadar dans ediliyor. Ortaklık
anlaşmasının imza edilmiş olmasından mutluluk duymayan yok. 1963
yılında din ve medeniyet farkı sorun olarak görülmediği gibi
göçmen işçilerden de rahatsızlık duyulmuyor. Alman Dışişleri
Bakanı Schroeder’in mihmandarı olarak, onunla her yere giderken
bu izlenimleri doğrudan alıyorum.
Dışişleri Bakanlığı ekibi işin sonunu neden hayırlı
görüyordu? Cumhuriyet kurulalı henüz kırkıncı yılını doldurmuş.
İkinci Dünya Savaşı’nı kazasız belâsız atlatmışız. Birleşmiş
Milletler’in kurucu üyesiyiz. Sovyet tehdidi Truman doktrini
sayesinde önlenmiş. NATO’ya girmişiz. Başta Avrupa Konseyi olmak
üzere, ne kadar Avrupa örgütü varsa hepsine üye oluyoruz. Şimdi
önümüzde, çelik birliği olarak kurulmuş fakat giderek büyüyen ve
belki bir gün siyasi birlik haline gelebilecek AET var.
Atatürk’ün kurarken batıyı hedef gösterdiği Türkiye Cumhuriyeti
yoluna bu çizgide devam edecekse AET dışında kalmamalıdır.
Kuşkusuz bu kolay bir yol değildir. Herşeyden evvel az
gelişmişlik kılıfını yırtabilmek gerekir. Özel sektöre geçiş
başlamıştır. Biraz zamana ihtiyaç duyulmaktadır. Avrupa ile
rekabet edecek düzeye gelindiğinde, ortaklık anlaşmasını tam
üyeliğe çevirmek zor olmayabilir. En azından denenmelidir.
Hedefe ulaşılamazsa ne olur?
Sorunun yanıtını hâlâ arıyoruz. Olmazsa olmaz diyenimiz az.
Halbuki, en sıkıntılı günlerimizde dahi, kendimizi devamlı
mukayese ettiğimiz Yunanistan’ın başını alıp gittiğini görünce
kapıldığımız karamsarlık karşısında “Üzülmeyin onlar ticaret
yoluyla zenginleşiyor, siz sanayinizi kuruyorsunuz. Bir gün
onları geçeceksiniz” tarzı teselli veren yabancı dostlarımız
çoktu. Önce kendimize güvenmeliydik. Kimi politikacılarımız bu
cesareti gösteremedi. Yunanistan üyelik talebinde bulunduğu
zaman AB kapımızı çaldı, hayır dedik. 1978 yılında üyelik
müzakereleri biterken ikinci kez geldiler, yine hayır dedik.
Yunanistan AB üyesi olunca ve Güney Kıbrıs’ın üyelik
müzakerelerine de yeşil ışık yakılınca, bizim üyeliğimiz sorun
haline geldi. 3 Ekim 2005 günü Türkiye ile müzakerelere başlama
kararı alınıncaya kadar, içerden ve dışardan, akla ne gelirse
söylendi. Buna karşın bilinen kararın alınması mümkün oldu. Bu
itibarla, gelinen aşama AB üyeliğimiz açısından bir dönüm
noktası sayılmalıdır.
Örgüte bizden evvel katılan ülkelerin hepsi zor bir müzakere
sürecinden geçmiştir. İşin içine siyasi sorunlar girdi mi bu
sürecin daha da zorlaşacağı açıktır. Esas olan, yeni üyenin
siyasi sorunlarını çözdükten sonra örgüte kabul edilmesidir.
Halbuki bu kurala ne Yunanistan ve ne de Güney Kıbrıs’ın üyeliği
söz konusu olduğunda riayet edilmiştir. Türkiye’ye karşı çifte
standart uygulandığı iddiası boşuna değildir. Ancak,
devletlerarası ilişkilerde tarihten gelen çıkar çatışmalarının
gündemden hiç düşmediği unutulmamalıdır. Muhatabınızın güleç
tavrı sizi aslâ aldatmamalıdır. Diplomasiye soyunmuş herkesin
yüzünde gerçek düşüncelerini saklayan bir maske vardır. Bu
maskeyi çabuk düşüren iyi oyuncu sayılmaz. Hesabınızı iyi
yapacak ve elinizdeki kozları zamanı geldiğinde kullanmasını
bileceksiniz. Ulusların tarihinin insan yaşamından uzun olduğunu
da unutmayacaksınız.
Türkiye AB üyesi oluncaya kadar çok zaman geçeceği
söyleniyor. Kimine göre en az on yıl, kimine göre daha da uzun,
hattâ özel statü en uygun çözüm şekli. Yaşlı neslimiz I.Dünya
Savaşı’nı büyüklerinden dinlemiş olmalı. II.Dünya Savaşı’nı ve
Soğuk Savaşı çoğumuz yaşadık. Şimdi genci, ihtiyarı
küreselleşmenin sancılarını birlikte çekiyoruz. Dağılan Osmanlı
İmparatorluğu’ndan ortaya çıkan devletlerin sorunlarıyla her
tarafımız sarılmış. Orta Asya yeniden şekillenmiş. Rusya, Çin,
Hindistan, Türki Cumhuriyetler ve İran arasında bir takım
oluşumlar söz konusu.
Türkiye, Avrasya dediğimiz bu geniş alandaki gelişmelerin
oldum olası içinde. Avrupa Birliğine tam üye olsa da olmasa da
tarih, coğrafya, din ve kültür bağları kendisini buna zorluyor.
Kimi AB ülkeleri nasıl eski toprakları veya tarihi, kültürel
bağları bulunan devletler ile özel ilişkiler sürdürme hakkına
sahip ise, Türkiye de benzer haklara sahip olabilmelidir. Tam
üyelik müzakereleri sona erme noktasına gelinceye kadar kesin
karar vermek güçtür. Bu durum sade AB ülkeleri için değil
Türkiye için de geçerlidir. Bunu belirtmek AB karşıtlığı
olmadığı gibi özel statü seçeneğini peşinen kabul etmek anlamına
da gelmez. Diplomasinin icaplarına uyumdan ibarettir.
AB üyeliğine kabul edilmemiz için önümüze konan şartların
hepsinin gerisinde art niyet aramak yanlıştır. Her vesileyle
söylendiği gibi, üyeliğine talip olduğumuz birliğe uyum
sağlamak zorundayız. Bununla beraber, bazı şartların kasıtlı
olarak, üyeliğimizi dolaylı yollardan önlemek amacıyla ileri
sürüleceği gözardı edilemez. Kimi şartlar da bizden aşırı
tâvizler koparmak gayesini taşıyabilir. Bütün badireler
atlatıldı derken, ülke parlâmentolarına takılmak en son dakikaya
kadar mümkündür.
Her zaman şuna inanmışımdır: Konumunuz güçlüyse, vahim bir
hata yapmadıkça, istediğiniz sonucu alabilirsiniz. Evvelâ
hedefinizi gözden uzak tutmayacaksınız. Sonra kozlarınızı
değerlendirirken, hayale kapılmayıp, kendinizi muhataplarınızın
yerine de koyarak tespitlerinizi ona göre yapacaksınız. Karar
zamanı geldiğinde, tereddüdü bırakıp, cesur adımları atmasını
bileceksiniz. Daha işin başında, “Bakın filânca ne diyor,
bunların amacı bizi yutmak, ben bu şartlar altında AB üyeliğine
karşıyım” demekle bir yere varılamaz. Müzakerelerin startı
verilmiştir. Müzakere şartları bellidir. Müzakerenin duraklaması
ve kesilmesi ihtimali mevcuttur ama kimse başlayan sürecin
lüzumsuz yere kesilmesi veya başarısızlıkla sonuçlanması
sorumluluğunu üzerine almak istemez.
Önümüzdeki ilk önemli engel Kıbrıs konusu olarak
gözükmektedir. Rum-Yunan ikilisinin güttüğü politika, Türkiye’yi
veto etmekten çok, Türkiye’den önce tâviz koparmak sonra veto
seçeneği üzerinde durmak şeklinde gelişeceği izlenimini
vermektedir. Şimdiden kesinlikle söylenemeyecek fakat uzmanların
tahminde pek zorluk çekmeyeceği talepler sırayla karşımıza
çıkabilir. Bunlara uygun yanıtların verilebilmesi dosyamızı iyi
bilmemize bağlıdır. Milli mücadele döneminin öncesi ve sonrasını
uzmanlık dalı yapanların azalmayıp bilâkis çoğaldığını umarım.
Biz ne kadar ileriye bakan bir ulus olursak olalım, şu veya bu
bahaneyle ortaya atılan bazı hususların yakın tarihimizden
soyutlanarak müzakere edilemeyeceği bilincini taşımalıyız.
Önümüzde aşılacak daha çok dağlar, tepeler var. AB üyelik süreci
her şeyden önce sabır ve soğukkanlılık ister.
Turgut Tülümen'e
teşekkürlerimizle
Denizce

17.02.2006
|
|