Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

  AB Üyeliğinden Ne Anlıyoruz?                                                      Turgut Tülümen

 

 

12 Eylül 1963, bizim için tarihi bir gün. Ankara’da, Türkiye ve o zamanki adıyla AET arasında ortaklık anlaşması imzalanıyor. Başbakan İsmet İnönü hem memnun hem de tereddütleri tamamen giderilmiş değil. İmzadan önce Dışişleri Bakanı ile ekibine bir kez daha sormadan edemiyor. “Bunun sonu hayırlı olacak değil mi?” Aldığı yanıt sarih “Evet, merak buyurmayınız” olunca imzalar atılıyor, şampanya kadehleri kalkıyor. Daha sonra İstanbul’a intikal ediliyor. Şehirde yapılan turistik gezinin akşamı, altı AET üyesi ülkenin dışişleri bakanları ile komisyon başkanı şerefine Yeşiköy Çınar Oteli’nin bahçesinde bir davet var. Herkes beyaz smokinler içinde. Yeniliyor, içiliyor ve gecenin geç saatlerine kadar dans ediliyor. Ortaklık anlaşmasının imza edilmiş olmasından mutluluk duymayan yok. 1963 yılında din ve medeniyet farkı sorun olarak görülmediği gibi göçmen işçilerden de rahatsızlık duyulmuyor. Alman Dışişleri Bakanı Schroeder’in mihmandarı olarak, onunla her yere giderken bu izlenimleri doğrudan alıyorum.

Dışişleri Bakanlığı ekibi işin sonunu neden hayırlı görüyordu? Cumhuriyet kurulalı henüz kırkıncı yılını doldurmuş. İkinci Dünya Savaşı’nı kazasız belâsız atlatmışız. Birleşmiş Milletler’in kurucu üyesiyiz. Sovyet tehdidi Truman doktrini sayesinde önlenmiş. NATO’ya girmişiz. Başta Avrupa Konseyi olmak üzere, ne kadar Avrupa örgütü varsa hepsine üye oluyoruz. Şimdi önümüzde, çelik birliği olarak kurulmuş fakat giderek büyüyen ve belki bir gün siyasi birlik haline gelebilecek AET var. Atatürk’ün kurarken batıyı hedef gösterdiği Türkiye Cumhuriyeti yoluna bu çizgide devam edecekse AET dışında kalmamalıdır. Kuşkusuz bu kolay bir yol değildir. Herşeyden evvel az gelişmişlik kılıfını yırtabilmek gerekir. Özel sektöre geçiş başlamıştır. Biraz zamana ihtiyaç duyulmaktadır. Avrupa ile rekabet edecek düzeye gelindiğinde, ortaklık anlaşmasını tam üyeliğe çevirmek zor olmayabilir. En azından denenmelidir. Hedefe ulaşılamazsa ne olur? 

Sorunun yanıtını hâlâ arıyoruz. Olmazsa olmaz diyenimiz az. Halbuki, en sıkıntılı günlerimizde dahi, kendimizi devamlı mukayese ettiğimiz Yunanistan’ın başını alıp gittiğini görünce kapıldığımız karamsarlık karşısında “Üzülmeyin onlar ticaret yoluyla zenginleşiyor, siz sanayinizi kuruyorsunuz. Bir gün onları geçeceksiniz” tarzı teselli veren yabancı dostlarımız çoktu. Önce kendimize güvenmeliydik. Kimi politikacılarımız bu cesareti gösteremedi. Yunanistan üyelik talebinde bulunduğu zaman AB kapımızı çaldı, hayır dedik. 1978 yılında üyelik müzakereleri biterken ikinci kez geldiler, yine hayır dedik.

Yunanistan AB üyesi olunca ve Güney Kıbrıs’ın üyelik müzakerelerine de yeşil ışık yakılınca, bizim üyeliğimiz sorun haline geldi. 3 Ekim 2005 günü Türkiye ile müzakerelere başlama kararı alınıncaya kadar, içerden ve dışardan, akla ne gelirse   söylendi. Buna karşın bilinen kararın alınması mümkün oldu. Bu itibarla, gelinen aşama AB üyeliğimiz açısından bir dönüm noktası sayılmalıdır.  

Örgüte bizden evvel katılan ülkelerin hepsi zor bir müzakere sürecinden geçmiştir. İşin içine siyasi sorunlar girdi mi bu sürecin daha da zorlaşacağı açıktır. Esas olan, yeni üyenin siyasi sorunlarını çözdükten sonra örgüte kabul edilmesidir. Halbuki bu kurala ne Yunanistan ve ne de Güney Kıbrıs’ın üyeliği söz konusu olduğunda riayet edilmiştir. Türkiye’ye karşı çifte standart uygulandığı iddiası boşuna değildir. Ancak, devletlerarası ilişkilerde tarihten gelen çıkar çatışmalarının gündemden hiç düşmediği unutulmamalıdır. Muhatabınızın güleç tavrı sizi aslâ aldatmamalıdır. Diplomasiye soyunmuş herkesin yüzünde gerçek düşüncelerini saklayan bir maske vardır. Bu maskeyi çabuk düşüren iyi oyuncu sayılmaz. Hesabınızı iyi yapacak ve elinizdeki kozları zamanı geldiğinde kullanmasını bileceksiniz. Ulusların tarihinin insan yaşamından uzun olduğunu da unutmayacaksınız.

Türkiye AB üyesi oluncaya kadar çok zaman geçeceği söyleniyor. Kimine göre en az on yıl, kimine göre daha da uzun, hattâ özel statü en uygun çözüm şekli. Yaşlı neslimiz I.Dünya Savaşı’nı büyüklerinden dinlemiş olmalı. II.Dünya Savaşı’nı ve Soğuk Savaşı çoğumuz yaşadık. Şimdi genci, ihtiyarı küreselleşmenin sancılarını birlikte çekiyoruz. Dağılan Osmanlı İmparatorluğu’ndan ortaya çıkan devletlerin sorunlarıyla her tarafımız sarılmış. Orta Asya yeniden şekillenmiş. Rusya, Çin, Hindistan, Türki Cumhuriyetler ve İran arasında bir takım oluşumlar söz konusu.

Türkiye, Avrasya dediğimiz bu geniş alandaki gelişmelerin oldum olası içinde. Avrupa Birliğine tam üye olsa da olmasa da tarih, coğrafya, din ve kültür bağları kendisini buna zorluyor. Kimi AB ülkeleri nasıl eski toprakları veya tarihi, kültürel bağları bulunan devletler ile özel ilişkiler sürdürme hakkına sahip ise, Türkiye de benzer haklara sahip olabilmelidir. Tam üyelik müzakereleri sona erme noktasına gelinceye kadar kesin karar vermek güçtür. Bu durum sade AB ülkeleri için değil Türkiye için de geçerlidir. Bunu belirtmek AB karşıtlığı olmadığı gibi özel statü seçeneğini peşinen kabul etmek anlamına da gelmez. Diplomasinin icaplarına uyumdan ibarettir.

AB üyeliğine kabul edilmemiz için önümüze konan şartların hepsinin gerisinde art niyet aramak yanlıştır. Her vesileyle söylendiği gibi, üyeliğine talip olduğumuz  birliğe uyum sağlamak zorundayız. Bununla beraber, bazı şartların kasıtlı olarak, üyeliğimizi dolaylı yollardan önlemek amacıyla ileri sürüleceği gözardı edilemez. Kimi şartlar da bizden aşırı tâvizler koparmak gayesini taşıyabilir. Bütün badireler atlatıldı derken, ülke parlâmentolarına takılmak en son dakikaya kadar mümkündür.

Her zaman şuna inanmışımdır: Konumunuz güçlüyse, vahim bir hata yapmadıkça, istediğiniz sonucu alabilirsiniz. Evvelâ hedefinizi gözden uzak tutmayacaksınız. Sonra kozlarınızı değerlendirirken, hayale kapılmayıp, kendinizi muhataplarınızın yerine de koyarak tespitlerinizi ona göre yapacaksınız. Karar zamanı geldiğinde, tereddüdü bırakıp, cesur adımları atmasını bileceksiniz. Daha işin başında, “Bakın filânca ne diyor, bunların amacı bizi yutmak, ben bu şartlar altında AB üyeliğine karşıyım” demekle bir yere varılamaz. Müzakerelerin startı verilmiştir. Müzakere şartları bellidir. Müzakerenin duraklaması ve kesilmesi ihtimali mevcuttur ama kimse başlayan  sürecin lüzumsuz yere kesilmesi veya başarısızlıkla sonuçlanması sorumluluğunu üzerine almak istemez.  

Önümüzdeki ilk önemli engel Kıbrıs konusu olarak gözükmektedir. Rum-Yunan ikilisinin güttüğü politika, Türkiye’yi veto etmekten çok, Türkiye’den önce tâviz koparmak sonra veto seçeneği üzerinde durmak şeklinde gelişeceği izlenimini vermektedir. Şimdiden kesinlikle söylenemeyecek fakat uzmanların tahminde pek zorluk çekmeyeceği talepler sırayla karşımıza çıkabilir. Bunlara uygun yanıtların verilebilmesi dosyamızı iyi bilmemize bağlıdır. Milli mücadele döneminin öncesi ve sonrasını uzmanlık dalı yapanların azalmayıp bilâkis çoğaldığını umarım. Biz ne kadar ileriye bakan bir ulus olursak olalım, şu veya bu bahaneyle ortaya atılan bazı hususların yakın tarihimizden soyutlanarak müzakere edilemeyeceği bilincini taşımalıyız. Önümüzde aşılacak daha çok dağlar, tepeler var. AB üyelik süreci her şeyden önce sabır ve soğukkanlılık ister.                              

Turgut Tülümen'e teşekkürlerimizle

Denizce

17.02.2006