| |

Yaşamın her anında kadınlarla temasınız olur. Evde, okulda,
işte, gezmede hattâ rüyada onlarla beraberliğinizin sonu gelmez.
Erkekler onlara egemen olduklarını sanırlar ama sonunda dümen
sularında gitmek işlerine gelir. Atalarımız kadının kıymetini
sanki daha çok bilmişlerdir. Anaerkil boylarda aile ağacını
kadınlar oluşturur. Kadın devlet yöneticilerimiz vardır.
Yönetici eşi olarak kocasından fazla etkinlik yaratanlar ise
çoktur. Göçebelik döneminde, yurt yaşamında kadın her şeydir.
Araba üstünde, at sırtında, seyyar yurdunu kurup bozarak,
dünyaları dolaşmış, doğurmuş, yedirmiş, içirmiş, eğitmiş, yeri
gelince savaşmış ve böylece soyunun, yüz yıllar boyunca, binbir
maceradan geçerek, günümüze ulaşmasında büyük rol oynamıştır.
Ancak bu her zaman böyle olmamıştır. Bazı boylar, kadınlarının
eğitim noksanı veya yabancı eşlerin çoğalması nedeniyle, zamanla
asimile olup gitmiştir.
Varşova’da büyükelçilik yaptığım yıllarda bir şey dikkatimi
çekmişti. Bulûğ çağına gelmiş olanlardan başlayarak, hemen her
kadının ve kızın eli öpülüyordu. Yoksa ben mi abartıyordum? Bir
gün, Dışişleri Bakan Yardımcısını uğurlamak üzere havaalanına
gitmiştim. Komünist rejimde yaşam çok disiplinliydi. Bakan
Yardımcısı gidiyor diye herkes koşuşturuyordu. O uçağa doğru
giderken sırayla bütün yer hosteslerinin elini alafranga öptü.
Ankara dönüşü izlenimlerini almak üzere bir yemekte buluşmuştuk.
Lâf arasında, el öpme konusundaki tesbitimi dile getirerek
nedenini sordum. Hemen yanıtladı: “Biliyorsunuz, sizi Viyana’da
yendikten sonra Avrupa dengeleri alt üst oldu. Rusya,
Avusturya-Macaristan ve Almanya arasında üç kez taksim edildik.
124 yıl dünya haritasından silindik. Polonya artık bitti
deniyordu. I.Dünya Savaşı sonrasında yeniden doğduk. Bu uzun
süreç zarfında bilir misiniz Polonyalılık ruhunu kim ayakta
tuttu? Dilimizi, örf ve adetlerimizi kim nesilden nesile intikal
ettirdi? Polonyalı kadınlar. Onun için hepsinin elini öpmek adet
haline gelmiştir.”
Bizim ailede dört nesil hanımı yan yana görebilirsiniz.
Kayınvalidem Çanakkale boğazının düşman gemileri tarafından
bombalanmasından hemen sonra dünyaya gelmiş. Eşim cumhuriyetin
20.yıldönümünü takip eden kuşağa mensup. Kızım demokrasimizin
henüz geliştiği yıllarda doğdu. Torunuma gelince o liberalizmin
simgelediği yeni çağın ürünü. Neredeyse yüz yılı
tamamlayacaklar. Dördü de okumuş, otomobil kullanan, kuaföre
giden, gezip tozmasını seven, şık, dünyayı görmüş, üçü yabancı
dil bilen, bilgisayarını gereği gibi kullanan, bu arada bricini
de oynayan hanımlar. Birbirlerini iyi eğitmiş veya etkilemiş
olmalılar ki ilkeleri, inançları, davranışları arasında pek
farklılık görülmez. Zevkler kuşkusuz ayrı bir konu. Kısaca,
soyun devamı sağlanmış.
Türk ulusu kadar dünyanın dört bucağına yayılmış, değişik
kültürle iç içe olmuş, hem etkilemiş hem de etkilenmiş başka bir
ulus zor bulunur. Resmi veya özel ziyaret olarak, dünyanın beş
kıtasına da gittim. Her gittiğim yerde bir Türk veya Türklerle
ilgili anılar buldum. Bunların içinde şaşırtıcı olanlar da yok
değildi. “Karaim Türküyüm, Türkçe konuşur fakat Tevrat’a
inanırım”, “Ben Gagauzum, çoğumuz hâlâ Türkçe konuşur ama
Ortodoksuz”, “ Kaçıp Polonya’ya gelmişiz. Bize Tatar derlerse
de, mezar taşlarımıza bakın üzerlerine bayraktaki ay yıldız
kazınmıştır. Türkçeyi unutmuşuz ama hamdolsun Müslümanız”, “Siz
batıya göç etmişiniz, biz doğuya gidip denizi aşarak Japon
adalarında yerleşmişiz. Japon ulusu ile kaynaşmışız ama bazı
Türkçe kelimeleri de dillerine sokmuşuz. Hâlâ kullanılıyor. İpek
Yolu dokümanterini yaparken farkına vardık. Hemen ardından
Temuçin filmini çektik”. Bir devlet reisinden benzer sözler
işittiğiniz zaman şaşkınlığınız artar. Cumhurbaşkanımızın özel
mesajını takdim ettiğim rahmetli Ürdün Kralı Hüseyin’i
dinliyorum: “Ailemiz içinde Türk hanımlar var, içeride dayımla
tanışacaksınız sizi bekliyor, Türkçesi sizin bugünkü konuşma
diliniz kadar mükemmel.”

Bu tür örnekler saymakla bitmez. Hepsinin kökeninde eğitilmiş
Türk kadınının varlığı veya yokluğu yatar. Bunu Atatürk de
bilmektedir. O yüzden reformlarda kadınlara öncelik vermiştir.
Onlar medeni haklara kavuşmadan, gün ışığına çıkıp eğitilmeden,
hiçbir yere varılamıyacağına inanmıştır. O günlerin Türkiyesini
yansıtan fotoğraflara bakarsanız, pek çoğunda kadınlarımızın,
kızlarımızın yer aldığını görürsünüz. Zaten milli mücadeleyi
onlarla birlikte yürütmüşüz. Türk erkeği cephede savaşırken,
kadınlarımızın, kağnıyla, güttüğü hayvanıyla, sırtına vurarak
taşıdığı mermilerle, barut ve cephane ile kazanılmıştır
zaferler. Sakarya meydan muharebesi bütün hızıyla devam ederken,
mücadelenin ucu, çocuğunu da yanında taşımak zorunda kalan,
kadın ağırlıklı uzun kervanlarla İnebolu’ya dayanır.
Kadınlarımız, kızanlarımızla yaptığımız bir mücadeledir bu.
Bütün bu badirelerden sonra küreselleşmenin eşiğine geldik.
Çağdaş medeniyeti simgelediğine inandığımız Avrupa Birliği’ne
tam üyelik için başvurduk. Çeşitli kültürlerle boy ölçüşürken,
sade ekonomik açıdan ayakta kalmaya çalışmayacak, öz kültür
varlığımızı sürdürme mücadelesi vereceğiz. Kendimizi batıya
kabul ettirebilmek için iki asırdır sürdürülen mücadeleyi
kazanmanın yolu eğitimden geçer. Bu çaba okuma yazmayı öğrenmek
ve diploma almaktan ibaret değildir. Çocuklarımızı daha süt
verirken yetiştirmeye başlayacak kadınlarımıza yeterli eğitim
olanakları sağlayabilmektir. Onlardır yavrularına ana dillerini
belletecek, örf ve adetlerimizi anlatacak, iyi ile kötüyü
ayırmalarına yardımcı olacak, diğer vatandaşların haklarına
riayete, büyüklere saygıya alıştıracak, vatan sevgisini
ruhlarına işleyecek, erkek çocukları askere yollarken kızları
iyi bir anne olarak yetiştirecek ve günü geldiğinde hepsini
evlendirip çoluk çocuğa karışmalarına önayak olacak. Bunları
gerçekleştirecek düzeyde iyi yetiştirilmiş, okula gitmiş,
aydınlık kadınlarımızın elleri, hangi yaşta olurlarsa olsun
öpülür. Bu şekilde Türkiye’mizin yolu da iyice açılmış olur.
Turgut Tülümen'e
teşekkürlerimizle
Denizce

08.03.2006
|
|