Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

 Türkiye'nin Enerji Sorunu                                                                Turgut Tülümen

 

  

2005-2006 kışı çok sert geçti. Bir kolunu Ukrayna üzerinden aldığımız Rus gazının kesilmesi halinde ne yapacağımızı kara kara düşünmeye başladık.

Depolama tesisi plânlanmış fakat birinin inşaatı bitirilememiş, diğeri ise proje safhasında kalmıştı. Büyük baraj projelerimiz olmuştu ve daha inşa edilecekler vardı ancak, her projede  Fırat ve Dicle nehirlerinin geçtiği ülkelerden itiraz sesleri yükselmeye başlardı. Bu nedenle, yabancı ülke ve kuruluşlardan finansman kredisi bulmakta çok zorlanırdık.

Milli kaynaklara dayalı olarak inşaatı tamamlamak mümkün ise de, barajlar dolana kadar ve dolduktan sonra “yeterli su bırakılmıyor” tarzı şikâyetlerin sonu gelmezdi. Ayrıca, barajlar takriben elli yıl içinde dolmaya mahkûmdu ve temizlenmeleri söz konusu değildi. Bu nedenle, hidroelektrik santralların ömürleri kısa olduğu gibi her nehir üzerinde yapılabilecek baraj sayısı da belliydi.

Linyit kömürümüz boldu. Ne yazık ki, hem kalorisi düşüktü hem de yanarken fazla kirlilik yaratıyordu. Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’nden doğalgaz ithal etmek cesaret işiydi. Kentlerimiz mazot, fuel oil veya kömürle ısınırdı. Nispeten az duman çıkaran maden kömürünü yurt dışından ithal ediyorduk. Döviz yoksa o da yoktu. Linyit kömürünün kalın dumanı ve kokusu her tarafı sarardı. Ankara’nın iklim özelliği dolayısıyla, çıkan duman başkentin üzerinde kümelenir, bazı günler nefes alınamaz hale gelirdi. Yabancı diplomatlar mahrumiyet tazminatı almaya hak kazanmıştı. Kitle halinde ölümlerden korkulurdu. Bu sorunu mutlaka çözmeliydik. Nitekim çözdük. Soğuk Savaş bitip Sovyetler Birliği dağılınca, iyi ilişkiler içine girdiğimiz Rusya ile yapılan anlaşmalara dayalı olarak döşenen boru hatlarıyla ithal edilen doğal gaz konutların, ticarethanelerin ve sınai tesislerin temel enerji kaynağı haline geldi. Elektriğimizi de kısmen doğal gaz santrallarında üretmeye başladık. Hem ucuzdu hem temizdi, hem de kalorisi linyit kömüründen yüksekti. Dumanının izini zor görürdünüz bacalardan çıktığında. Durum böyle olunca, kim uğraşırdı hidroelektrik santrallarla veya linyit kömürünün pisliğiyle. Bir diğer seçenek olarak, nükleer reaktör önerildiğinde Çernobil faciası hatırlatıldı. Uzay teknolojisine sahip Rusya’nın başı bu yüzden derde girebiliyorsa, atık kuru piller ile başedemeyen bir ülke nükleer atıklarını emin bir yerde kontrol altına alma işine ve bunun yaratabileceği rizikoya nasıl katlanır, dendi. İşte petrol ve doğal gaz, bizde yoksa komşularımızda fazlasıyla var. Rusya, İran, Irak, Suudi Arabistan; biraz uzaklaşınca Kazakistan, Türkistan, Cezayir ve sair ülkeler.

Bir gün bu kaynaklar tükenirse herkes gibi düşünür, bulunacak ortak çözümlere katılırız görüşü kimi çevrelerde ağırlık kazandı. Kendimizi avutmanın verdiği rahatlık uzun sürmedi. İlk sert kışı görünce düşünmeye başladık.

Otuz yıl önce daha iyi düşünürdük. Doğal gaz kolaylığı olmayınca nükleer santral kuralım diye harekete geçmiştik. Hayal gücü kuvvetli olan bir politikacımız “Milli görüş esastır. Kendi enerjimizi üretmek için nükleer de oluruz. Bir gün bomba da imal ederiz” diye beyanatlar verince uluslararası alanda başımız neredeyse derde girecekti. Nükleer Silâhların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın ilk beşinci yıl gözden geçirme konferansı Cenevre’de, 1975 yılında toplanmıştı. Konferansa ben de heyet başkanı olarak katılmıştım. Heyette, Atom Enerjisi Komisyonumuz Genel Sekreteri Prof.Dr.Nejat Aybars da vardı. Ona göre, süratle nükleer santral kurmalı, nükleer teknolojide ilerlemeliydik. Nehirlerimizde kurabileceğimiz hidroelektrik santralların sayısını arttıramazdık. Linyit kömürü rezervlerimiz zengin de olsa bir hududu vardı. Esasen bir ülkenin tabii kaynaklarının sonuna kadar kullanılması doğru değildi. Güneş enerjisiyle evlerde su ısıtabilirdik. Rüzgâr enerjisi potansiyeli de kısıtlı sayılırdı. Petrol ve doğal gazımız yok denecek kadar azdı. Geriye kalan seçenek nükleer santral inşasıydı. Bu yola girmezsek 2015 yılında ülke ekonomisi, maruz kalacağı enerji krizi sonucu, bir çıkmaza girerdi.

İki defa nükleer santral ihalesini yarıda durdurduk. Doğaz gaz imdadımıza yetişti fakat kendimizi ona kaptırınca bu kez dışa iyice bağımlı olduk. İşin kötü tarafı, Çin ve Hindistan ekonomisi geliştikçe petrol ve doğal gaz tüketimleri giderek artıyor.   Buna petrol ve doğal gaz rezervleri tükenmek üzere olan ABD’ni de eklediğiniz zaman, on yıl sonrası için çok karamsar bir tablo ortaya çıkmaktadır. Artan taleple,  arzın talebi karşılamaktan uzak kaldığı, fiyatların her gün yükseldiği, üstelik petrol üreten ülkelerin bugün olduğu gibi zincirleme kriz girdabına düşeceği bir ortamda, Türkiye’nin enerji ihtiyacını nasıl karşılayabileceği bir tarafa, Türk ekonomisinin ne tür bir  krize gireceğini tahminde dahi zorlanırsınız.

Denebilir ki, nükleer santral da dışa bağımlı değil mi? Evet, fakat hafifletmenin yolları var. Kuruluş maliyeti yüksek değil mi? Evet, fakat her bir santral Atatürk barajı kadar enerji üretebilir. Tehlikeli değil mi? Evet ama karayollarımız çok daha tehlikeli. Üstelik çevre ülkelerde mevcut ve kurulacak nükleer tesisler kontrolumuz dışında. Çağa ayak uyduracak isek halkımızı doğru dürüst eğitmeli ve kurallara uymasını öğretmeliyiz. Nükleerin ötesinde yeni teknolojilere açık olmalıyız.

Bir nokta ayrıca önem taşımaktadır. Biz kendimizi hep iki komşumuzla mukayese ederiz. Batı komşumuz Yunanistan ve doğu komşumuz İran. Albaylar cuntası bir ara nükleer teknolojiye merak sarmıştı, arkası gelmedi. Muhammed Rıza Pehlevi ise, İran’ı dünyanın dördüncü veya beşinci büyük ülkesi haline getireceğim diye, sanayinin çeşitli dallarında ve nükleer teknolojide büyük yatırımlara soyunmuş, eğitim amacıyla dışarıya yüzlerce talebe göndermişti. Bushehr santralının inşasına daha o zaman başlanmıştı ve arkası gelecekti. Bu arada, uranyum zenginleştirme ve kimyasal ayırım tesislerinin de kurulacağı, üstelik bunların kapasitesinin çevre ülkelerine hizmet verebilecek şekilde geniş tutulacağına ilişkin haberler medyaya kadar intikal etmişti. Telâşlanmıştık ki, İran ihtilâli imdadımıza yetişti. Ancak, tasarruf amacıyla durdurulan nükleer programa ihtilâlciler daha sonra devam etti. İran bir nükleer güç olma yolunda hızla ilerlemeye başladı.

Türkiye, silâh imali dışında kalan nükleer teknolojide, İran’ın önüne geçebilseydi ve enerji ihtiyacının bir kısmını bu teknolojiyle üreterek doğal gazda dışarıya daha az bağımlı olabilseydi, bölgedeki konumu bugünkü ile mukayese edilemeyecek kadar sağlam olurdu. Nükleer santral inşa projesi yeniden gündeme geldi. Başarılı sonuç alınacağı hususunda ciddi kuşkularım var çünkü olumsuz tepkiler derhal ortaya serilmeye başlandı. Konu çok yönlüdür ve Türkiye’nin dünya sıralamasında nerelerde yer alacağı ile yakından ilgilidir. Çevre sorunu nükleer atıklardan ibaret değildir. Toprak erozyonu, orman yangınları ve bunlarla ilintili çölleşme ihtimali, iş işten geçtikten  sonra telâfisi imkânsız denecek kadar zor tehditlerdir. Kaldı ki, gelişen ekonomiyi ani enerji krizleriyle de karşı karşıya bırakamazsınız. Herşeyden evvel sağlıklı, gerçekçi bilgi ve rakkamlara dayanan, Türkiye’nin tabii kaynaklarını her yönden değerlendiren bir tablo ve programa ihtiyaç vardır. Enerji kaynaklarının ne kadarının rezerv olarak tutulup ne kadarının enerjiye dönüştürülmesinin uygun olacağının, milli strateji niteliğinde tesbiti ve eğer böyle bir tesbit yapılmışsa, biran evvel Türk kamu oyuna maledilmesi yerinde olacaktır.  

                           

Turgut Tülümen'e teşekkürlerimizle

Denizce

23.03.2006