| |
|
 |
2005-2006 kışı çok sert geçti. Bir kolunu Ukrayna
üzerinden aldığımız Rus gazının kesilmesi halinde ne
yapacağımızı kara kara düşünmeye başladık.
Depolama
tesisi plânlanmış fakat birinin inşaatı bitirilememiş,
diğeri ise proje safhasında kalmıştı. Büyük baraj
projelerimiz olmuştu ve daha inşa edilecekler vardı
ancak, her projede Fırat ve Dicle nehirlerinin geçtiği
ülkelerden itiraz sesleri yükselmeye başlardı. Bu
nedenle, yabancı ülke ve kuruluşlardan finansman kredisi
bulmakta çok zorlanırdık. |
Milli
kaynaklara dayalı olarak inşaatı tamamlamak mümkün ise de,
barajlar dolana kadar ve dolduktan sonra “yeterli su
bırakılmıyor” tarzı şikâyetlerin sonu gelmezdi. Ayrıca, barajlar
takriben elli yıl içinde dolmaya mahkûmdu ve temizlenmeleri söz
konusu değildi. Bu nedenle, hidroelektrik santralların ömürleri
kısa olduğu gibi her nehir üzerinde yapılabilecek baraj sayısı
da belliydi.
Linyit kömürümüz
boldu. Ne yazık ki, hem kalorisi düşüktü hem de yanarken fazla
kirlilik yaratıyordu. Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler
Birliği’nden doğalgaz ithal etmek cesaret işiydi. Kentlerimiz
mazot, fuel oil veya kömürle ısınırdı. Nispeten az duman çıkaran
maden kömürünü yurt dışından ithal ediyorduk. Döviz yoksa o da
yoktu. Linyit kömürünün kalın dumanı ve kokusu her tarafı
sarardı. Ankara’nın iklim özelliği dolayısıyla, çıkan duman
başkentin üzerinde kümelenir, bazı günler nefes alınamaz hale
gelirdi. Yabancı diplomatlar mahrumiyet tazminatı almaya hak
kazanmıştı. Kitle halinde ölümlerden korkulurdu. Bu sorunu
mutlaka çözmeliydik. Nitekim çözdük. Soğuk Savaş bitip Sovyetler
Birliği dağılınca, iyi ilişkiler içine girdiğimiz Rusya ile
yapılan anlaşmalara dayalı olarak döşenen boru hatlarıyla ithal
edilen doğal gaz konutların, ticarethanelerin ve sınai
tesislerin temel enerji kaynağı haline geldi. Elektriğimizi de
kısmen doğal gaz santrallarında üretmeye başladık. Hem ucuzdu
hem temizdi, hem de kalorisi linyit kömüründen yüksekti.
Dumanının izini zor görürdünüz bacalardan çıktığında. Durum
böyle olunca, kim uğraşırdı hidroelektrik santrallarla
veya linyit kömürünün pisliğiyle. Bir diğer seçenek
olarak, nükleer reaktör önerildiğinde Çernobil faciası
hatırlatıldı. Uzay teknolojisine sahip Rusya’nın başı bu
yüzden derde girebiliyorsa, atık kuru piller ile
başedemeyen bir ülke nükleer atıklarını emin bir yerde
kontrol altına alma işine ve bunun yaratabileceği
rizikoya nasıl katlanır, dendi. İşte petrol ve doğal
gaz, bizde yoksa komşularımızda fazlasıyla var. Rusya,
İran, Irak, Suudi Arabistan; biraz uzaklaşınca
Kazakistan, Türkistan, Cezayir ve sair ülkeler.
Bir gün bu
kaynaklar tükenirse herkes gibi düşünür, bulunacak ortak
çözümlere katılırız görüşü kimi çevrelerde ağırlık kazandı.
Kendimizi avutmanın verdiği rahatlık uzun sürmedi. İlk sert kışı
görünce düşünmeye başladık.
Otuz yıl önce
daha iyi düşünürdük. Doğal gaz kolaylığı olmayınca nükleer
santral kuralım diye harekete geçmiştik. Hayal gücü kuvvetli
olan bir politikacımız “Milli görüş esastır. Kendi enerjimizi
üretmek için nükleer de oluruz. Bir gün bomba da imal ederiz”
diye beyanatlar verince uluslararası alanda başımız neredeyse
derde girecekti. Nükleer Silâhların Yayılmasının Önlenmesi
Anlaşması’nın ilk beşinci yıl gözden geçirme konferansı
Cenevre’de, 1975 yılında toplanmıştı. Konferansa ben de heyet
başkanı olarak katılmıştım. Heyette, Atom Enerjisi Komisyonumuz
Genel Sekreteri Prof.Dr.Nejat Aybars da vardı. Ona göre, süratle
nükleer santral kurmalı, nükleer teknolojide ilerlemeliydik.
Nehirlerimizde kurabileceğimiz hidroelektrik santralların
sayısını arttıramazdık. Linyit kömürü rezervlerimiz zengin de
olsa bir hududu vardı. Esasen bir ülkenin tabii kaynaklarının
sonuna kadar kullanılması doğru değildi. Güneş enerjisiyle
evlerde su ısıtabilirdik. Rüzgâr enerjisi potansiyeli de kısıtlı
sayılırdı. Petrol ve doğal gazımız yok denecek kadar azdı.
Geriye kalan seçenek nükleer santral inşasıydı. Bu yola
girmezsek 2015 yılında ülke ekonomisi, maruz kalacağı enerji
krizi sonucu, bir çıkmaza girerdi.
İki defa nükleer
santral ihalesini yarıda durdurduk. Doğaz gaz imdadımıza yetişti
fakat kendimizi ona kaptırınca bu kez dışa iyice bağımlı olduk.
İşin kötü tarafı, Çin ve Hindistan ekonomisi geliştikçe petrol
ve doğal gaz tüketimleri giderek artıyor. Buna petrol ve doğal
gaz rezervleri tükenmek üzere olan ABD’ni de eklediğiniz zaman,
on yıl sonrası için çok karamsar bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Artan taleple, arzın talebi karşılamaktan uzak kaldığı,
fiyatların her gün yükseldiği, üstelik petrol üreten ülkelerin
bugün olduğu gibi zincirleme kriz girdabına düşeceği bir
ortamda, Türkiye’nin enerji ihtiyacını nasıl karşılayabileceği
bir tarafa, Türk ekonomisinin ne tür bir krize gireceğini
tahminde dahi zorlanırsınız.
Denebilir ki,
nükleer santral da dışa bağımlı değil mi? Evet, fakat
hafifletmenin yolları var. Kuruluş maliyeti yüksek değil mi?
Evet, fakat her bir santral Atatürk barajı kadar enerji
üretebilir. Tehlikeli değil mi? Evet ama karayollarımız çok daha
tehlikeli. Üstelik çevre ülkelerde mevcut ve kurulacak nükleer
tesisler kontrolumuz dışında. Çağa ayak uyduracak isek halkımızı
doğru dürüst eğitmeli ve kurallara uymasını öğretmeliyiz.
Nükleerin ötesinde yeni teknolojilere açık olmalıyız.
Bir nokta ayrıca
önem taşımaktadır. Biz kendimizi hep iki komşumuzla mukayese
ederiz. Batı komşumuz Yunanistan ve doğu komşumuz İran. Albaylar
cuntası bir ara nükleer teknolojiye merak sarmıştı, arkası
gelmedi. Muhammed Rıza Pehlevi ise, İran’ı dünyanın dördüncü
veya beşinci büyük ülkesi haline getireceğim diye, sanayinin
çeşitli dallarında ve nükleer teknolojide büyük yatırımlara
soyunmuş, eğitim amacıyla dışarıya yüzlerce talebe göndermişti.
Bushehr santralının inşasına daha o zaman başlanmıştı ve arkası
gelecekti. Bu arada, uranyum zenginleştirme ve kimyasal ayırım
tesislerinin de kurulacağı, üstelik bunların kapasitesinin çevre
ülkelerine hizmet verebilecek şekilde geniş tutulacağına ilişkin
haberler medyaya kadar intikal etmişti. Telâşlanmıştık ki, İran
ihtilâli imdadımıza yetişti. Ancak, tasarruf amacıyla durdurulan
nükleer programa ihtilâlciler daha sonra devam etti. İran bir
nükleer güç olma yolunda hızla ilerlemeye başladı.
Türkiye, silâh
imali dışında kalan nükleer teknolojide, İran’ın önüne
geçebilseydi ve enerji ihtiyacının bir kısmını bu teknolojiyle
üreterek doğal gazda dışarıya daha az bağımlı olabilseydi,
bölgedeki konumu bugünkü ile mukayese edilemeyecek kadar sağlam
olurdu. Nükleer santral inşa projesi yeniden gündeme geldi.
Başarılı sonuç alınacağı hususunda ciddi kuşkularım var çünkü
olumsuz tepkiler derhal ortaya serilmeye başlandı. Konu çok
yönlüdür ve Türkiye’nin dünya sıralamasında nerelerde yer
alacağı ile yakından ilgilidir. Çevre sorunu nükleer atıklardan
ibaret değildir. Toprak erozyonu, orman yangınları ve bunlarla
ilintili çölleşme ihtimali, iş işten geçtikten sonra telâfisi
imkânsız denecek kadar zor tehditlerdir. Kaldı ki, gelişen
ekonomiyi ani enerji krizleriyle de karşı karşıya
bırakamazsınız. Herşeyden evvel sağlıklı, gerçekçi bilgi ve
rakkamlara dayanan, Türkiye’nin tabii kaynaklarını her yönden
değerlendiren bir tablo ve programa ihtiyaç vardır. Enerji
kaynaklarının ne kadarının rezerv olarak tutulup ne kadarının
enerjiye dönüştürülmesinin uygun olacağının, milli strateji
niteliğinde tesbiti ve eğer böyle bir tesbit yapılmışsa, biran
evvel Türk kamu oyuna maledilmesi yerinde olacaktır.
Turgut Tülümen'e
teşekkürlerimizle
Denizce

23.03.2006
|
|