|
Türk-Yunan ilişkileri, Kıbrıs sorunundan bağımsız olarak da
sıkça gündeme gelir. Ağzımız alışmıştır. Dostluktan dem vuracak
isek, Atatürk ile Venizelos arasındaki yakınlığı, Anadolu’da
dökülen kanın ve meydana gelen büyük tahribatın üzerinde inşa
edilmek istenen dostluğu anımsarız. Düşmanlık denince de, bu
deyimin içine aklımıza gelen konuyu sokar, hepsini arka arkaya
sıralarız. Bunun farkında olan müttefiklerimiz, AB üyeliği
gündeme gelinceye kadar, tatsızlık çıkmasın diye, iki ülkeyi
birlikte ele alırlardı. Truman doktrini bu şekilde başlamış,
NATO üyeliği böyle noktalanmıştı. Avrupa’nın şımarık çocuğu
olmaya alışık Yunanlı için bunun sevinilecek bir tarafı yoktu.
AB ile tam üyelik müzakerelerine başladıkları zaman, Yunan
Başmüzakerecisi, eski dostum Büyükelçi Theodoropulos, Belçika’da
bir karşılaştığımızda, arkadan bizim de geleceğimiz inancı ile
ve gülerek “Sizin namınıza da müzakere ediyoruz” demekten
kendini alamamıştı. Biz ise başka bir hava çalıyorduk. Tam
üyelik için başvuruda bulunmak bir tarafa, AB Komisyonu
Ankara’ya iki defa özel temsilci yollayarak, Yunanistan ile
müzakereler başladı veya bitmek üzere deyip “Siz de başvurun,
iki ülkeyi ya birlikte alır veya birlikte reddederiz” havasına
girdilerse de, iki girişimi de reddetmekte beis görmedik.
Neredeyse bizi sömürmek arzusuyla suçlayacaktık onları.
Yunanistan tam üye oldu. Sonra Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tam
üyeliğini akılcı taktiklerle sağladı. Uyandığımız zaman Kopenhag
toplantısı kapıdaydı ama biz yine aramızda tartışıyorduk. O
fırsat kaçtı. Lahey toplantısına da gereken ilgiyi göstermeyince
referanduma kaldık. “Evet” demek Kıbrıslı Rumların AB’ne üye
olmasını engellemeye yetmedi. Şimdi kara kara düşünüyoruz, AB
üyeliğimizi engelleyebilecek iki veto ile nasıl baş edeceğimizi.
Yunan ve Rum ikilisinin aslında Türkiye’nin AB üyeliğini
engellemeye niyeti yok. Onların derdi, AB üyeliği uğruna
Türkiye’den ne tür tavizler koparabileceklerini anlamaktır. Bir
de Batılı hâmilerinden destek alabilseler sorunları kalmayacak.
Bunca patırdıdan sonra gelinen nokta şu: Dede Yorgo
Papanndreu’nun birinci Kıbrıs krizi sırasında yıktığı, oğlu
Andrea Papandreu’nun gömmeye çalıştığı, torun Yorgo
Papandreu’nun ihya etmek için çaba gösterdiği Türk-Yunan
dostluğu bir kez daha gündemde. Amca Karamanlis’e yıllarca
başdanışmanlık yapmış olan Petros Moliviatis’in, yeğen
Karamanlis’in Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa ettikten sonraki
gelişmelerin yeni bir ümit kaynağı olduğu söyleniyor. 1960’lı
yıllarda Yorgo Papandreu’nun koordinasyon bakanlığını yapmış
olan Mitçotakis’in kızı Dora Bakoyanis, Atina Belediye
Başkanlığını bırakarak Dışişleri Bakanı oldu. Mitçotakis
Albaylar Cuntası döneminde firarla Türkiye’ye gelmişti. Sonra
ailece Türkiye’ye sıkça gelir oldular. Baba kız Türkleri sevmeye
başlamıştı. Mitçotakis sonradan hem dışişleri bakanı hem de
başbakan oldu fakat Türkiye’ye duyduğu sempati sorunları çözmeye
yetmedi. Bakalım Dora Bakoyanis ne ölçüde başarılı olacak?
Tâvizkâr politika izliyor suçlamasına maruz kalmamak için,
Bakoyanis’in başlangıçta çıtayı yüksek tutması mümkün. Varsa,
uygulayacağı uzlaşma politikası yıl sonuna doğru ortaya
çıkabilir. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde kopma noktasına
gelmemesine önem veriyorlarsa, Kıbrıs meselesinde bir ilerleme
kaydedilmesi gerekir. Bu da taraflardan birinin ilk olumlu adımı
atmasına bağlıdır. Galiba işin püf noktası burada yatıyor.
İki anıma değinmeden geçemeyeceğim. Birincisi, Makarios’un
Türkiye’ye 1962 yılında yaptığı resmi ziyaret sırasında Başbakan
İsmet İnönü’nün verdiği ziyafet sırasındaki sözleridir. Bu
ziyaretten beklentimiz, Makarios’u Kıbrıs anayasasını değiştirme
tasavvurundan vazgeçirmekti. Toplantılarda Makarios, değişim
gereğini kendi açısından savunuyor, Başbakan İnönü de, işin
tehlikeli boyutunu anlatırken “Yapmayın Pandora kutusunun
kapağını açmış olursunuz” diyordu. İstediğimiz sonucu almış
sayılmazdık. İnönü, durumu içine sindirememiş olmalı ki,
toplantıyı izleyen yemek sırasında ilginç bir diyalog
başlatmıştı. Türk-Yunan dostluğunun nasıl binbir güçlük ve
karşılıklı özveriyle kurulduğunu anlatıyor, Makarios da çektiği
sıkıntıları dile getiriyordu. İnönü sonunda baklayı ağzından
çıkardı: “Sayın Arşövek, Türk-Yunan ilişkileri beş yüz yıllık
düşmanlık üzerine kurulmuş kırk yıllık dostluktan ibarettir.
Lütfen bu dostluğu yıkacak bir girişimde bulunmayınız.”
İkinci anıma gelince, Kasım 1963’te, atanmış olduğum Atina
Büyükelçiliği’nde göreve başlamıştım. Kıbrıs üzerinde kara
bulutlar gözükmüştü. Bununla beraber, Atina’da henüz barış
havası egemendi. İlk katıldığım toplantılardan biri Türk-Yunan
dostluğu temasını işleyen bir konferanstı. Orada eski servis
hükümetleri başbakanlarından, politikacı diplomat Pesmezoğlu ile
tanışmıştım. Bana Atatürk ile olan dostane ilişkilerinden söz
ederek bir öyküsünü anlatmıştı. İleriki günlerde sözlerinin
kanıtını da gösterdi. Bu Atatürk’ün, antetli kağıdına mürekkepli
kalemle yazdığı bir görüştü. Genç bir milletvekili olarak,
Venizelos ile Türkiye’ye resmi bir ziyaret dolayısıyla gelen
Pesmezoğlu, hastalığı nedeniyle Atatürk’ün toplantıya
gelemediğini görünce, köşke geçmiş olsun ziyaretine gider.
Kendisine sempati duyan Atatürk onu yatağın kenarına oturtur.
Sohbet arasında, ileride iki ülkenin bir konfederasyon halinde
birleşmesi gerektiğini söyler. Heyecanlanan Pesmezoğlu, bu
görüşünü kâğıda döküp imzalamasını Atatürk’ten rica eder. Bu
tarihi belgeyi incelediğimde, Atatürk’ün el yazısını ve imzasını
tanımamak mümkün değildi. Bu görüşü Türk hükümet erkânının da
duymuş olması gerekirdi ama tartışıldığını dahi kimseden
duymadım.
Atina’da Müsteşar olarak görev yaptığım 1963-1968 yıllarında
Yunan Dışişleri Bakanlığı nezdinde kaç kez teşebbüs yaptığımı
hatırlamıyorum. Birinci Kıbrıs krizinin savaş kokan günlerinde
kimi haftalar hemen her gün giderdim, gerisini siz hesaplayın.
Genelde muhatabım Türkiye işlerinden de sorumlu Genel Müdür
Vyron Theodoropulos olurdu. Onunla neler neler konuşurduk.
Arkadaş gibi olmuştuk. Bir gün kendisine dedim ki “Vyron,
kriz giderek kronik hale geliyor. 1960 anlaşmalarının yeterli
olmadığı ortaya çıktı. Yeni bir fikir üretmek lâzım. Bak Benelux
birliğini kuran Belçika, Hollanda ve Lüksemburg hem aralarındaki
sorunları çözmüşler hem de dışa karşı güçlenmişler. Türkiye,
Yunanistan ve Kıbrıs olarak, aynı şeyi yapamaz mıyız?” Vyron bir
an düşündü ve “İlginç ama yürümez” dedi. Otuz yıl sonra
katıldığım bir panelde, bu konulara gönül vermiş bir ilim
adamımızın, Kıbrıs ve Türk-Yunan sorunlarının çözümü için benzer
bir görüşü ortaya atması beni tekrar heyecanlandırdı. Umarım bu
tür görüşler giderek zemin kazanır. Örneğin AB üyeliği dolaylı
yoldan bizi aynı ortama taşıyabilir. Ancak, bir Yunan bankasının
Finansbank’ı satın almasının tetiklediği kimi olumsuz tepkiler
ve Yunanistan’da yapılan bir anketten Yunan kamu oyunun Türk iş
adamlarının olası benzer girişimlerine sıcak bakmadığı sonucunun
çıkması düşündürücüdür. Bu nedenle, Yunanistan ve Kıbrıs Rum
Yönetimi tutum değiştirmediği takdirde, AB üyeliği müzakere
sürecinde karşılaşabileceğimiz engellerle başımızın çok ağrıması
olasıdır.
AB deyince biz hep Avrupa’da kendi açımızdan serbest
dolaşımı, serbest ticaret ve yatırımı düşünürüz. Hemen her
ülkeye ihracat yapıyoruz. Yurt dışı yatırımlarımız giderek
artıyor. Türkiye’ye devamlı bir gelir kaynağı olacak bu
yatırımları nedense kayıp gibi görenlerimiz var. Dış
yatırımcılara da kapımızı açtık. Konumuz Türk-Yunan ilişkileri
olduğuna göre, acaba Yunanistan’da dükkân açmanın yanında
yatırım yapmak isteyenimiz oldu mu? Olduysa, başvuruda bulunup
olumlu veya olumsuz yanıt alan var mı? Bu konu çok önemlidir
çünkü Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşme safhasına yaklaştıkça
karşımıza suni engeller çıkabilir. “Derogasyon” denilen
istisnalar konmak istenebilir. Sıkışınca nasıl önlerim diye
düşünmek yerine önümüzde hazırlanan tuzakları şimdiden
yapılacak başvurularla bulmak yararlı olacaktır.
Yunanistan, bağımsızlığını kazandığından beri bizden hep
birşeyler talep etmiştir. Megali İdea’nın (Büyük Düş) Anadolu
harekâtı ile sona erdiği söylenir. Albaylar Cuntası döneminde
hortlar gibi olduysa da fazla sürmedi. Bağımsızlık mücadelesi
ile ön plâna çıkan ve Megali İdea’nın da baş destekçisi olan
Ortodoks Kilisesi’nin, Rusya hariç, başı sayılan Fener Rum
Patrikhanesi’nin kapatılmasını Lozan’da talep etmiş fakat sert
bir direnişle karşılaşmıştık. Orta yol olarak, sırf
“établi-yerleşik” Rumların ruhani işlerini yürütmek için
kalabilir denmiş, bu nokta üzerinde sözde mutabakat sağlanmış,
ancak antlaşmada yer almasına direniş devam edince sadece
konferans zabıtlarında kaydedilmesiyle yetinilmiştir. Direnişin
nedeni şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Görüldüğü gibi “Türkiye
kabul etmese de, Kilise kanunları gereği Patrikhane ekümeniktir,
siz bunu mevzuatla önleyemezsiniz” deniyor. Bu yetmiyormuş gibi,
“établi-yerleşik” Rumların sayısı 4-5 bine indiği halde, papaz
yetiştirmek için Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması isteniyor.
Lozan’dan günümüze kadar köprülerin altından çok sular geçti
anlayışıyla bizden tutum değişikliği beklenmekte, Patrikhane’nin
ekümenik sıfatıyla Türkiye’ye onur kazandıracağı ileri
sürülmektedir. İyi güzel de, bu yaklaşımın benimsenmesi
zorlamayla olmaz. Kimse kimsenin arkasına gizlenmeden karşılıklı
oturup bir çıkar dengesi kurulursa umulan sonuca varılabilir.
Geçmişin acı hatıraları unutulmaya yüz tutmuş iken bunları
canlandıracak davranışlar içine girmemek lâzımdır. Kaldı ki,
Türk-Yunan ilişkileri Patrikhane’nin ekümenik sıfatının
tanınması ve Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasından ibaret
değildir. Listesini çıkarmaya da gerek yoktur, çünkü konuya
yıllarını vermiş diplomatların listesi sanıldığından da uzun
olabilir. Bir noktayı daima göz önünde bulundurmakta yarar
görürüm. Önlenmek istenen medeniyetler (dinler) arası çatışmaya
hızla sürükleniyoruz. Yüzyıllar boyu, Hilâfet makamı ile
Ortodoks ve Gregoryan Patrikheneleri’nin yan yana işlevlerini
rahatça yürüttüğü İstanbul’un bu tarz tartışmalardan uzak
kalması, dost düşman herkesin yararınadır. Fener Rum
Patrikhanesi’nin ekümenikliğini kabul etmekle iş bitmez. Daha
geniş bir ufka ihtiyaç vardır. “Benelux” benzeri “Türyunk”
(Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs) ortaklığı bize bu ufku sağlayabilir.
Atatürk’ün Pesmezoğlu’na el yazısıyla aktardığı “konfederasyon”
sözcüğü de aynı düşünceyi yansıtmaktadır.
Türk-Yunan ilişkilerinde karşı tarafın daima asimetrik bir
yaklaşımı olmuştur. “Ne yapalım siz bizden toprakça da, nüfusça
da daha büyüksünüz. Başka türlü dengeyi kuramayız” derler. Buna
mukabil Kıbrıs’ta ters orantılı Türk ve Rum toplumları arasında
çözüm aranırken asimetrik talepleri reddederler. Üçlü çözüm bu
güçlüğü aşmaya yarar. Yunan-Rum ikilisi Kıbrıs’ta Türk toplumuna
ne ölçüde tâviz verirse, Türkiye ile Yunanistan arasındaki
ilişkilerde o ölçüde tâviz alır. Çözüm formülü bence bu üçlü
yaklaşımda aranmalıdır. AB içi entegrasyon ancak genel çerçeveyi
çizer. Aramızda karşılıklı güvence ortamı yaratılamaz veya karşı
taraf bunu sarsan davranışlar içerisine girerse, AB müzakereleri
kısa sürede çıkmaza sürüklenir. Her istek müzakerenin bir
sonraki safhası için önşart haline gelir. Sonunda bakarsınız:
Ø
Patrikhane ekümenik olmuş,
Ø
Heybeliada Ruhban Okulu faaliyete geçmiş,
Ø
Türk liman ve havaalanları Kıbrıs bandıralı gemi ve uçaklara
açılmış,
Ø
Yunan finans çevreleri Finansbank’ı da aşan yatırımlarda
bulunmuş,
Ø
Arkasında Yunan bankasını gören Yunanlı-Rum Türkiye’ye gelip
gümrük anlaşmasının sağladığı olanaklardan kolayca yararlanmaya
başlamış,
Ø
Yunanistan’a göç eden İstanbul Rumları bu ortamı fırsat bilip
terkettikleri kente döner olmuş,
Ø
İstanbul Rum cemaatı büyüdükçe Patrikhane’nin işlevleri
artmış,
Ø
Milli mücadeleden sonra Yunanistan’a göç eden Anadolu’nun Rum
ahalisi de, yeni nesiller olarak, çeşitli illerimizde, AB’nin
sağladığı hareket serbestisinden yararlanarak, ev, mülk ve iş
sahibi olmuş.
Bunları okurken içinizden “Amma da abartıyorsun”, “Sen
Türk-Yunan dostluğuna karşı mısın?” veya “Biz de aynı şeyleri
yapabiliriz” diyebilirsiniz. Unutmayalım, biz henüz gümrük
birliği uygulaması çerçevesinde insanların hareket serbestisi
hakkından dahi yararlanamıyoruz. Türk-Yunan dostluğundan yanayım
ama AB ile üyelik müzakerelerinin neler getrebileceğini de
biliyorum. Zaten o yüzden bunları yazıyorum. İsterseniz önce şu
sorulara yanıt arayalım:
v
Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımıza Türk deniyor mu?
v
Dini liderleri seçimle mi yoksa atamayla mı işbaşı yapar?
v
Türkiye’den imam gönderilebilir mi?
v
Osmanlı döneminde sade Atina’da iki yüze yakın cami veya
mescit varmış. Geriye iki minaresiz ufak cami kalmış. Birinin
ibadete açılması onayı çıktı mı?
v
Yunanistan’a ve Kıbrıs Rum kesimine rahatça gidebiliyor
muyuz?
v
Bir Yunan ticari müessesesini veya bankasını satın alabilir
misiniz?
v
Hiç Yunanistan’da, özellikle Türkiye’ye mücavir Ege
adalarında arazi satın almak için başvuruda bulundunuz mu?
v
Türkiye AB üyesi olduğunda Yunanistan’ın her yerine
gidebileceğinize ve seçeceğiniz bir mahalde mal mülk edinip
yaşayabileceğinize inanıyor musunuz?
v
AB üyeliğimize yeşil ışık yakmadan önce, hiç Yunanistan’ın
bizden ne tür derogasyonlar isteyebileceğini düşündünüz
mü?
Bu tür soruları çoğaltmak mümkün. Art niyetli olursanız
geride, dostluk bir tarafa, iyi ilişki dahi kalmaz. Amaç,
tarafların hayati çıkarlarını zarara sokmadan çözüm bulmak
olmalıdır. “TÜRYUNK” formülünü bir örnek olarak öne attım. İyi
niyet varsa her soruna çözüm bulunur. En kanlı mücadelemizin
sonunda, Atatürk ve Venizelos dostluğun temellerini atmış.
İnönü-Çaldaris bunu yürütmüş. Menderes-Karamanlis, Lozan
dengesini izleyen Kıbrıs meselesinde 1960 antlaşmalarının ilk
aşamasını teşkil eden Zürih ve Londra anlaşmalarını imzalamış.
Kurulan düzeni 1974 yılında Kıbrıslı Rumlar bozmuş, Türkiye
garanti antlaşmasının verdiği hakkı kullanmak zorunda kalmış.
Yıllar boyu iki tarafta kimler kimler iktidara gelmiş fakat bir
türlü çözüm bulunamamış ve yazık olmuş. Dünyanın gidişatına
baktıkça bu gecikmeden en çok kimlerin zarar edebileceğini görüp
icabeden adımları atmak gerektiğine yürekten inanıyorum.
Turgut Tülümen'e
teşekkürlerimizle
Denizce

02.05.2006
|