Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

 Türk-Yunan İlişkileri                                                                       Turgut Tülümen

 

  

Türk-Yunan ilişkileri, Kıbrıs sorunundan bağımsız olarak da sıkça gündeme gelir. Ağzımız alışmıştır. Dostluktan dem vuracak isek, Atatürk ile Venizelos arasındaki yakınlığı, Anadolu’da dökülen kanın ve meydana gelen büyük tahribatın üzerinde inşa edilmek istenen dostluğu anımsarız. Düşmanlık denince de, bu deyimin içine aklımıza gelen konuyu sokar, hepsini arka arkaya sıralarız. Bunun farkında olan müttefiklerimiz, AB üyeliği gündeme gelinceye kadar, tatsızlık çıkmasın diye, iki ülkeyi birlikte ele alırlardı. Truman doktrini bu şekilde başlamış, NATO üyeliği böyle noktalanmıştı. Avrupa’nın şımarık çocuğu olmaya alışık Yunanlı için bunun sevinilecek bir tarafı yoktu. 

AB ile tam üyelik müzakerelerine başladıkları zaman, Yunan Başmüzakerecisi, eski dostum Büyükelçi Theodoropulos, Belçika’da bir karşılaştığımızda, arkadan bizim de geleceğimiz inancı ile ve gülerek “Sizin namınıza da müzakere ediyoruz” demekten kendini alamamıştı. Biz ise başka bir hava çalıyorduk. Tam üyelik için başvuruda bulunmak bir tarafa, AB Komisyonu Ankara’ya iki defa özel temsilci yollayarak, Yunanistan ile müzakereler başladı veya bitmek üzere deyip “Siz de başvurun, iki ülkeyi ya birlikte alır veya birlikte reddederiz” havasına girdilerse de, iki girişimi de reddetmekte beis görmedik. Neredeyse bizi sömürmek arzusuyla suçlayacaktık onları. Yunanistan tam üye oldu. Sonra Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tam üyeliğini akılcı taktiklerle sağladı. Uyandığımız zaman Kopenhag toplantısı kapıdaydı ama biz yine aramızda tartışıyorduk. O fırsat kaçtı. Lahey toplantısına da gereken ilgiyi göstermeyince referanduma kaldık.  “Evet” demek Kıbrıslı Rumların  AB’ne üye olmasını engellemeye yetmedi. Şimdi kara kara düşünüyoruz, AB üyeliğimizi engelleyebilecek iki veto ile nasıl baş edeceğimizi.  

Yunan ve Rum ikilisinin aslında Türkiye’nin AB üyeliğini engellemeye niyeti yok. Onların derdi, AB üyeliği uğruna Türkiye’den ne tür tavizler koparabileceklerini anlamaktır. Bir de Batılı hâmilerinden destek alabilseler sorunları kalmayacak. Bunca patırdıdan sonra gelinen nokta şu: Dede Yorgo Papanndreu’nun birinci Kıbrıs krizi sırasında yıktığı, oğlu Andrea Papandreu’nun gömmeye çalıştığı, torun Yorgo Papandreu’nun ihya etmek için çaba gösterdiği Türk-Yunan dostluğu bir kez daha gündemde. Amca Karamanlis’e yıllarca başdanışmanlık yapmış olan Petros Moliviatis’in, yeğen Karamanlis’in Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa ettikten sonraki gelişmelerin yeni bir ümit kaynağı olduğu söyleniyor. 1960’lı yıllarda Yorgo  Papandreu’nun  koordinasyon bakanlığını yapmış olan Mitçotakis’in kızı Dora Bakoyanis, Atina Belediye Başkanlığını bırakarak Dışişleri Bakanı oldu. Mitçotakis Albaylar Cuntası döneminde firarla Türkiye’ye gelmişti. Sonra ailece Türkiye’ye sıkça gelir oldular. Baba kız Türkleri sevmeye başlamıştı. Mitçotakis sonradan hem dışişleri bakanı hem de başbakan oldu fakat Türkiye’ye duyduğu sempati sorunları çözmeye yetmedi. Bakalım Dora Bakoyanis ne ölçüde başarılı olacak? Tâvizkâr politika izliyor suçlamasına maruz kalmamak için, Bakoyanis’in başlangıçta çıtayı yüksek tutması mümkün. Varsa, uygulayacağı uzlaşma politikası yıl sonuna doğru ortaya çıkabilir. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde kopma noktasına gelmemesine önem veriyorlarsa, Kıbrıs meselesinde bir ilerleme kaydedilmesi gerekir. Bu da taraflardan birinin ilk olumlu adımı atmasına bağlıdır. Galiba işin püf noktası burada yatıyor. 

İki anıma değinmeden geçemeyeceğim. Birincisi, Makarios’un Türkiye’ye 1962 yılında yaptığı resmi ziyaret sırasında Başbakan İsmet İnönü’nün verdiği ziyafet sırasındaki sözleridir. Bu ziyaretten beklentimiz, Makarios’u Kıbrıs anayasasını değiştirme tasavvurundan vazgeçirmekti. Toplantılarda Makarios, değişim gereğini kendi açısından savunuyor, Başbakan İnönü de, işin tehlikeli boyutunu anlatırken “Yapmayın Pandora kutusunun kapağını açmış olursunuz” diyordu. İstediğimiz sonucu almış sayılmazdık. İnönü, durumu içine sindirememiş olmalı ki, toplantıyı izleyen yemek sırasında ilginç bir diyalog başlatmıştı. Türk-Yunan dostluğunun nasıl binbir güçlük ve karşılıklı özveriyle kurulduğunu anlatıyor, Makarios da çektiği sıkıntıları dile getiriyordu. İnönü sonunda baklayı ağzından çıkardı: “Sayın Arşövek, Türk-Yunan ilişkileri beş yüz yıllık düşmanlık üzerine kurulmuş kırk yıllık dostluktan ibarettir. Lütfen bu dostluğu yıkacak bir girişimde bulunmayınız.” 

İkinci anıma gelince, Kasım 1963’te, atanmış olduğum Atina Büyükelçiliği’nde göreve başlamıştım. Kıbrıs üzerinde kara bulutlar gözükmüştü. Bununla beraber, Atina’da henüz barış havası egemendi. İlk katıldığım toplantılardan biri Türk-Yunan dostluğu temasını işleyen bir konferanstı. Orada eski servis hükümetleri başbakanlarından, politikacı diplomat Pesmezoğlu ile tanışmıştım. Bana Atatürk ile olan dostane ilişkilerinden söz ederek bir öyküsünü anlatmıştı. İleriki günlerde sözlerinin kanıtını da gösterdi. Bu Atatürk’ün, antetli kağıdına mürekkepli kalemle yazdığı bir görüştü. Genç bir milletvekili olarak, Venizelos ile Türkiye’ye resmi bir ziyaret dolayısıyla gelen Pesmezoğlu, hastalığı nedeniyle Atatürk’ün toplantıya gelemediğini görünce, köşke geçmiş olsun ziyaretine gider. Kendisine sempati duyan Atatürk onu yatağın kenarına oturtur. Sohbet arasında, ileride iki ülkenin bir konfederasyon halinde birleşmesi gerektiğini söyler. Heyecanlanan Pesmezoğlu, bu görüşünü kâğıda döküp imzalamasını Atatürk’ten rica eder. Bu tarihi belgeyi incelediğimde, Atatürk’ün el yazısını ve imzasını tanımamak mümkün değildi. Bu görüşü Türk hükümet erkânının da duymuş olması gerekirdi ama tartışıldığını dahi kimseden duymadım.   

Atina’da Müsteşar olarak görev yaptığım 1963-1968 yıllarında Yunan Dışişleri Bakanlığı nezdinde kaç kez teşebbüs yaptığımı hatırlamıyorum. Birinci Kıbrıs krizinin savaş kokan günlerinde kimi haftalar hemen her gün giderdim, gerisini siz hesaplayın. Genelde muhatabım Türkiye işlerinden de sorumlu Genel Müdür Vyron Theodoropulos olurdu. Onunla neler neler konuşurduk. Arkadaş gibi olmuştuk. Bir gün kendisine dedim ki “Vyron, kriz giderek kronik hale geliyor. 1960 anlaşmalarının yeterli olmadığı ortaya çıktı. Yeni bir fikir üretmek lâzım. Bak Benelux birliğini kuran Belçika, Hollanda ve Lüksemburg hem aralarındaki sorunları çözmüşler hem de dışa karşı güçlenmişler. Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs olarak, aynı şeyi yapamaz mıyız?” Vyron bir an düşündü ve “İlginç ama yürümez” dedi. Otuz yıl sonra katıldığım bir panelde, bu konulara gönül vermiş bir ilim adamımızın, Kıbrıs ve Türk-Yunan sorunlarının çözümü için benzer bir görüşü ortaya atması beni tekrar heyecanlandırdı. Umarım bu tür görüşler giderek zemin kazanır. Örneğin AB üyeliği dolaylı yoldan bizi aynı ortama taşıyabilir. Ancak, bir Yunan bankasının Finansbank’ı satın almasının tetiklediği kimi olumsuz tepkiler ve Yunanistan’da yapılan bir anketten Yunan kamu oyunun Türk iş adamlarının olası benzer girişimlerine sıcak bakmadığı sonucunun çıkması düşündürücüdür. Bu nedenle, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi tutum değiştirmediği takdirde, AB üyeliği müzakere sürecinde karşılaşabileceğimiz engellerle başımızın çok ağrıması olasıdır. 

AB deyince biz hep Avrupa’da kendi açımızdan serbest dolaşımı, serbest ticaret ve yatırımı düşünürüz. Hemen her ülkeye ihracat yapıyoruz. Yurt dışı yatırımlarımız giderek artıyor. Türkiye’ye devamlı bir gelir kaynağı olacak bu yatırımları nedense kayıp gibi görenlerimiz var. Dış yatırımcılara da kapımızı açtık. Konumuz Türk-Yunan ilişkileri olduğuna göre, acaba Yunanistan’da dükkân açmanın yanında yatırım yapmak isteyenimiz oldu mu? Olduysa, başvuruda bulunup olumlu veya olumsuz yanıt alan var mı? Bu konu çok önemlidir çünkü Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşme safhasına yaklaştıkça karşımıza suni engeller çıkabilir. “Derogasyon” denilen istisnalar konmak istenebilir. Sıkışınca nasıl önlerim diye düşünmek yerine  önümüzde hazırlanan tuzakları şimdiden yapılacak başvurularla bulmak yararlı olacaktır. 

Yunanistan, bağımsızlığını kazandığından beri bizden hep birşeyler talep etmiştir. Megali İdea’nın (Büyük Düş) Anadolu harekâtı ile sona erdiği söylenir. Albaylar Cuntası döneminde hortlar gibi olduysa da fazla sürmedi. Bağımsızlık mücadelesi ile ön plâna çıkan ve Megali İdea’nın da baş destekçisi olan Ortodoks Kilisesi’nin, Rusya hariç, başı sayılan Fener Rum Patrikhanesi’nin kapatılmasını Lozan’da talep etmiş fakat sert bir direnişle karşılaşmıştık. Orta yol olarak, sırf “établi-yerleşik” Rumların ruhani işlerini yürütmek için kalabilir denmiş, bu nokta üzerinde sözde mutabakat sağlanmış, ancak antlaşmada yer almasına direniş devam edince sadece konferans zabıtlarında kaydedilmesiyle yetinilmiştir. Direnişin nedeni şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Görüldüğü gibi “Türkiye kabul etmese de, Kilise kanunları gereği Patrikhane ekümeniktir, siz bunu mevzuatla önleyemezsiniz” deniyor. Bu yetmiyormuş gibi, “établi-yerleşik” Rumların sayısı 4-5 bine indiği halde, papaz yetiştirmek için Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması isteniyor.  

Lozan’dan günümüze kadar köprülerin altından çok sular geçti anlayışıyla bizden tutum değişikliği beklenmekte, Patrikhane’nin ekümenik sıfatıyla Türkiye’ye onur kazandıracağı ileri sürülmektedir. İyi güzel de, bu yaklaşımın benimsenmesi  zorlamayla olmaz. Kimse kimsenin arkasına gizlenmeden karşılıklı oturup bir çıkar dengesi kurulursa umulan sonuca varılabilir. Geçmişin acı hatıraları unutulmaya yüz tutmuş iken bunları canlandıracak davranışlar içine girmemek lâzımdır. Kaldı ki, Türk-Yunan ilişkileri Patrikhane’nin ekümenik sıfatının tanınması ve Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasından ibaret değildir. Listesini çıkarmaya da gerek yoktur, çünkü konuya yıllarını vermiş diplomatların listesi sanıldığından da uzun olabilir. Bir noktayı daima göz önünde bulundurmakta yarar görürüm. Önlenmek istenen medeniyetler (dinler) arası çatışmaya hızla sürükleniyoruz. Yüzyıllar boyu, Hilâfet makamı ile Ortodoks ve Gregoryan Patrikheneleri’nin yan yana işlevlerini rahatça yürüttüğü İstanbul’un bu tarz tartışmalardan uzak kalması, dost düşman herkesin  yararınadır. Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliğini kabul etmekle iş bitmez. Daha geniş bir ufka ihtiyaç vardır. “Benelux” benzeri “Türyunk” (Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs) ortaklığı bize bu ufku sağlayabilir. Atatürk’ün Pesmezoğlu’na  el yazısıyla aktardığı “konfederasyon” sözcüğü de aynı düşünceyi yansıtmaktadır. 

Türk-Yunan ilişkilerinde karşı tarafın daima asimetrik bir yaklaşımı olmuştur. “Ne yapalım siz bizden toprakça da, nüfusça da daha büyüksünüz. Başka türlü dengeyi kuramayız” derler. Buna mukabil Kıbrıs’ta ters orantılı Türk ve Rum toplumları arasında çözüm aranırken asimetrik talepleri reddederler. Üçlü çözüm bu güçlüğü aşmaya yarar. Yunan-Rum ikilisi Kıbrıs’ta Türk toplumuna ne ölçüde tâviz verirse, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerde o ölçüde tâviz alır. Çözüm formülü bence bu üçlü yaklaşımda aranmalıdır. AB içi entegrasyon ancak genel çerçeveyi çizer. Aramızda karşılıklı güvence ortamı yaratılamaz veya karşı taraf bunu sarsan davranışlar içerisine girerse, AB müzakereleri kısa sürede çıkmaza sürüklenir. Her istek müzakerenin bir sonraki safhası için önşart haline gelir. Sonunda bakarsınız:

Ø Patrikhane ekümenik olmuş,

Ø Heybeliada Ruhban Okulu faaliyete geçmiş,

Ø Türk liman ve havaalanları Kıbrıs bandıralı gemi ve uçaklara açılmış,

Ø Yunan finans çevreleri Finansbank’ı da aşan yatırımlarda bulunmuş,

Ø Arkasında Yunan bankasını gören Yunanlı-Rum Türkiye’ye gelip gümrük anlaşmasının sağladığı olanaklardan kolayca yararlanmaya başlamış,

Ø Yunanistan’a göç eden İstanbul Rumları bu ortamı fırsat bilip terkettikleri  kente döner olmuş,

Ø İstanbul Rum cemaatı büyüdükçe Patrikhane’nin işlevleri artmış,

Ø Milli mücadeleden sonra Yunanistan’a göç eden Anadolu’nun Rum ahalisi de, yeni nesiller olarak, çeşitli illerimizde, AB’nin sağladığı hareket serbestisinden yararlanarak, ev, mülk ve iş sahibi olmuş. 

Bunları okurken içinizden “Amma da abartıyorsun”, “Sen Türk-Yunan dostluğuna karşı mısın?” veya “Biz de aynı şeyleri yapabiliriz” diyebilirsiniz. Unutmayalım, biz henüz gümrük birliği uygulaması çerçevesinde insanların hareket serbestisi hakkından dahi yararlanamıyoruz. Türk-Yunan dostluğundan yanayım ama AB ile üyelik müzakerelerinin neler getrebileceğini de biliyorum. Zaten o yüzden bunları yazıyorum. İsterseniz önce şu sorulara yanıt arayalım:

v Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımıza Türk deniyor mu?

v Dini liderleri seçimle mi yoksa atamayla mı işbaşı yapar?

v Türkiye’den imam gönderilebilir mi?

v Osmanlı döneminde sade Atina’da iki yüze yakın cami veya mescit varmış. Geriye iki minaresiz ufak cami kalmış. Birinin ibadete açılması onayı çıktı mı?

v Yunanistan’a ve Kıbrıs Rum kesimine rahatça gidebiliyor muyuz?

v Bir Yunan ticari müessesesini veya bankasını satın alabilir misiniz?

v Hiç Yunanistan’da, özellikle Türkiye’ye mücavir Ege adalarında arazi satın almak için başvuruda bulundunuz mu?

v Türkiye AB üyesi olduğunda Yunanistan’ın her yerine gidebileceğinize ve seçeceğiniz bir mahalde mal mülk edinip yaşayabileceğinize inanıyor musunuz?

v AB üyeliğimize yeşil ışık yakmadan önce, hiç Yunanistan’ın bizden ne tür derogasyonlar isteyebileceğini düşündünüz mü?               

Bu tür soruları çoğaltmak mümkün. Art niyetli olursanız geride, dostluk bir tarafa, iyi ilişki dahi kalmaz. Amaç, tarafların hayati çıkarlarını zarara sokmadan çözüm bulmak olmalıdır. “TÜRYUNK” formülünü bir örnek olarak öne attım. İyi niyet varsa her soruna çözüm bulunur. En kanlı mücadelemizin sonunda, Atatürk ve Venizelos dostluğun temellerini atmış. İnönü-Çaldaris bunu yürütmüş. Menderes-Karamanlis, Lozan dengesini izleyen Kıbrıs meselesinde 1960 antlaşmalarının ilk aşamasını teşkil eden Zürih ve Londra anlaşmalarını imzalamış. Kurulan düzeni 1974 yılında Kıbrıslı Rumlar bozmuş, Türkiye garanti antlaşmasının verdiği hakkı kullanmak zorunda kalmış. Yıllar boyu iki tarafta kimler kimler iktidara gelmiş fakat bir türlü çözüm bulunamamış ve yazık olmuş. Dünyanın gidişatına baktıkça bu gecikmeden en çok kimlerin zarar edebileceğini görüp icabeden adımları atmak gerektiğine yürekten inanıyorum.   

                           

Turgut Tülümen'e teşekkürlerimizle

Denizce

02.05.2006