| |
2006 yılı da
Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunamadan sona erdi. Aralık ayı
gelince, AB Komisyonu ile konuya yakın ilgi gösteren taraflar,
başta Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan olmak üzere, büyük bir
hareketlilik gösterdi. Kimileri Türkiye’yi tehdit ediyor,
kimileri ise kendi ölçülerinde destek olmaya çalışıyordu.
Söylenen şeylerin iki kelime ile özeti “Bu son şansınızdır” veya
“Türkiye’nin üyelik süreci devam eder”. Olumsuzların kullandığı
neden, Türk limanlarının ve hava alanlarının Kıbrıs Rum gemi ve
uçaklarına açılmaması.
Halbuki
ulaşım konusu gümrük birliği anlaşmasının kapsamına girmez.
Nitekim, bazı AB ülkeleri, fazla rekabetçi buldukları Türk TIR
kamyonlarına rahatça kota uygulayabiliyor. Çifte standart
nedense onları rahatsız etmiyor. Türkiye limanlarını ve hava
alanlarını Kıbrıs Rum kesimine açıp kota sistemi uygulasa acaba
tutumları ne olurdu? Türkiye, bir veya iki liman ile hava
alanını, karşılığını Türk kesiminin izolasyonunun
kaldırılmasında gördüğü takdirde açabileceğini açıkladığında
ortaya çıkıverdi. Önce bir kargaşa yaşandı. Kimi inanmadı, kimi
reddetti, kimi açıklama istedi. Gerçek olan şuydu: karşı taraf
gafil avlanmıştı. Türkiye eklenen açılımı yapamıyacağını her
fırsatta vurgulamıştı. Resmi açıklamalar, medyada çıkan haber ve
köşe yazıları, üniversite çevrelerinden yükselen sesler bir
tıkanık oolduğunu açığa vuruyordu. Herşeyden önce, 2007 yılında
iki seçim vardı. Birincisi, lâiklik tartışmasını ön plâna
çıkaran cumhurbaşkanlığı seçimi, diğeri ise Türkiye’nin beş yıl
hangi parti veya partiler koalisyonu tarafından yönetileceğini
belli edecek genel seçimler.
Türkiye’nin
üyeliğine sıcak bakmayan Almanya, Danimarka, Hollanda, Belçika
ve tamamen karşı bir tutum alan Fransa Ankara’nın hareketsiz
kalışından memnundu. Türk hükümetinin son anda bir çözüm ümidi
yaratabileceğini kimse düşünmemişti. Önerilen husus şartlı bir
açılımdı. Türkiye’ye destek çıkan AB ülkeleri gelişmeden
yararlanma cihetine gitti. Diğerleri gerçek yüzlerini göstermeye
başladı. Son şekli verilecek olan Komisyon raporu üzerindeki
tartışmalar kızıştı. Bu badirede, BM Genel Sekreteri Kofi Annan
gider ayak olumlu yorumda bulundu. ABD yönetimi Ankara’ya destek
verdi. Yunan tarafı birden kendini açıkta hissetti. Komisyondan
Türkiye’yi cezalandıracak bir rapor çıkmak üzereyken rüzgârın
aksi istikamette esmeye başlaması nasıl önlenecekti? Rum
yönetiminin işi kolaydı, hemen hayır demişti. Takkiye’yi öğrenen
Yunanistan farklı konumda olduğunu kanıtlayacak açıklamalar
yapmakta zorlandı. Sonunda AB bilinen raporu yayınladı.
Raporun
olumlu tarafları var mıydı? Yoksa tamamen olumsuz muydu? Bu
yönde her kafadan bir ses çıkıyordu, Türkiye’de. Zaten daha
öneri yapıldığında, başta Cumhurbaşkanı ve Genel Kurmay Başkanı
olmak üzere, üst düzey makamlardan hükümete tenkitler
yöneltilmiş ve önerinin kendilerine danışılmadan yapılmış olması
üzerinde hassasiyetle durulmuştu. Muhaleffeten gelen tenkitler
daha ağırdı. Dışişleri Bakanlığı gösterilen çabanın boşa gitmesi
ihtimalinden üzgündü. Çünkü bu girişimin iç siyasetle bir ilgisi
yoktu. Uzun zamandır denenmemiş olan ustaca hazırlanmış bir
taktikten ibaretti. İleride tekrar uıygulanmasında yarar
olabilirdi.
Kıbrıs
konusunda çözümsüz taraf olarak gözükmek uluslararası kamu
oyunda puan kaybına neden olmaktadır. Üstelik dikkatler
üzerinizde odaklanmakta ve baskılar artmaktadır. Dolayısıyla
müzakere masasına devamlı olarak birşeyler koyabilmek gerekir.
Ancak Türk kamu oyunun tepkisine ve AB ülkelerinin konuyu
istismarına meydan vermemek için bazı noktaların önceden tesbiti
uygun olacaktır:
-
Maraş
icabında verilir fakat kapsamlı bir çözümün parçası olmak
kaydıyla,
-
Mağusa ve
Ercan uluslararası trafiğe açılmalıdır. Ercan havaalanı
yönünden yetkinin uluslararası havacılık örgütü ICAO’da
olduğu unutulmamalıdır.
-
Liman ve
hava alanı açmak tanıma anlamına gelmez. Birkaç yıl öncesine
kadar hepsi açıktı fakat Rum yönetimi tanınmış sayılmıyordu.
-
Tren
kazası bundan sonra da kolay olmaz fakat AB treninin menzile
rötarlı olarak ulaşması olasıdır. Yolda hat değiştirmesi
ihtimali dahi mevcuttur.
-
Kıbrıs
sorununun esas çözüm yeri başından beri Birleşmiş
Milletlerdir.
-
AB’nin
çözüme müdahil olması, Kıbrıs sorunu üyeliğimizin ön şartı
haline getirilmediği müddetçe kabul edilebilir.
-
Kıbrıs
Rum kesiminin, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığının temelini
oluşturan iki toplumlu statüye kavuşulmadan AB üyeliğine
kabulü vahim bir hatadır. Buna karşın, girişi hatalı bir
üyeye başka bir aday ülkenin üyeliğini sabote etme hakkı
tanınması birincisinden daha vahim bir olaydır.
-
Herşeyden
önce AB Türkiye’ye, tam üye olarak kabule hazır olduğunun ve
bunu sağlayacak müzakere yolunu açık tutacağının
işaretlerini vermelidir.
Sonuncu
noktanın gerçekleşmesinin kolay olmıyacağı açıktır. Türkiye de
belirsiz bir istikamette gidilirken devamlı tâviz veremiyeceğine
göre, tıkanıklığın bundan sonra da önlenebilmesi için yeni bir
taktik uygulamasına ihtiyaç vardır. Bunun ana kuralı, ortaya
gerçekçi bir tutum koyup bunu sonuna kadar götürmek olmalıdır.
Tesbit edilen amaçlara ulaşıncaya kadar lüzumsuz tâvizler
verilmemelidir. 2006 yılının son aylarındaki tutum bunun güzel
bir örneğidir. O dönem yapılan önerinin benzerleri 2007 yılı ve
sonrası için de düşünülmelidir. Milli Güvenlik Kurulu, 2006 yılı
biterken yaptığı toplantıda aldığı kararla AB’ne, Türkiye’nin
bundan sonra izleyeceği politika hakkında yerinde bir mesaj
vermiştir. Gazetelerde çıktığı kadarıyla, bu kararda şu cümleler
de yeralmaktadır:
“AB tarafından diğer ülkeler için öngörülmeyen
ölçüt ve yöntemlerin Türkiye için de öngörülmemesi ve müzakere
sürecinin önüne Kıbrıs gibi bu süreçle ilgili olmayan engellerin
çıkartılmaması beklenmektedir. Bu anlayışımızın AB tarafından da
paylaşılması, müzakere sürecinin sürdürülebilirliği açısından
bir zorunluluktur.”
Geçen yıl
gösterilen direniş, başta Kıbrıs Rum kesimi olmak üzere, Türkiye
karşıtlarının sırf müzakereleri geciktirmek için veya salam
dilimleri taktiğini uygulayarak devamlı tâviz koparmak üzere
giriştikleri çabanın yürümeyeceğini göstermiştir. Bu
kararlılığın içinde bulunduğumuz yıl da sürdürülmesi lâzımdır.
Ancak bu şekilde, üyeliğimizin pamuk ipliğine bağlı ve Yunan-Rum
ikilisinin kaprislerine tâbi kılındığı bir ortamda tâviz vererek
milli çıkarların zedelenmesi önlenebilir.
Bununla
beraber Türkiye dünya kamu oyu önünde olumlu taraf olarak
gözükmek zorundadır. Referandumda “Hayır” diyen Rum tarafı AB
üyesi olurken “Evet” diyen Türk tarafının hâlâ izolasyona tâbi
tutulması âtıl kalmamızı gerektirmez. Karşı tarafa, Kıbrıs
meselesinin gerçek anlamda ve iki tarafın haklarını lorumak
suretiyle çözümlenmesini istediklerini somut davranışlarla
sergiledikleri takdirde, ileri adımların süratle
atılabileceğinin işaretleri bütün açıklığıyla verilmelidir. Bir
nokta üzerinde geri atım atılamaz. O da, Kıbrıs Türk toplumunun
siyasi eşitliğinin, 1960 anlaşmalarından daha geride olmıyacak
şekilde tanınması hususudur. Aynı şekilde, geçmişteki
güvenceleri oluşturan garanti ve ittifak anlaşmaları devam
etmelidir.
Bazı AB
ülkelerinde yükselen Türkiye karşıtı söylemler, Batı’ya dönük
dış politika uygulamalarında dikkatli olunması gereğini
hatırlatmaktadır. Yunanistan makul bir çizgi izlediğinde
Türkiye, 1959-60 yıllarında, Kıbrıs meselesine çözüm bulmak
üzere lüzumlu adımları cesaretle atmıştı. Bugün de benzer
adımları yine atabilir. Nitekim, Rum tarafı referandum’da “Evet”
demiş olsaydı bugün AB’ne birleşik Kıbrıs üye olacaktı. Bu
gerçeğin farkında oldukları halde, Türkiye’nin kalabalık
nüfusuyla AB üyeliğini içlerine sindiremeyen kimi ülkeler,
Papadopoulos’un uzlaşmaz tutumunun arkasına gizlenerek
çözümsüzlüğe neden olurlarken, aslında milli çıkar ve egolarını
tatmin peşinde koşmaktadırlar.
Bu oyun bütün
çıplaklığıyla ortaya konabilmeli ve bunu temin edecek girişimler
önceden özenle plânlanıp zamanı geldikçe ortaya atılabilmelidir.
Bu konuda 2006 yılı sonunda görülen iç politika karmaşasının
yeniden yaşanmıyacağı umulur.
Turgut Tülümen'e
teşekkürlerimizle
Denizce

16.01.2007
|
|