Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

 Kıbrıs İkilemi                                                                                 Turgut Tülümen

 

  

2006 yılı da Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunamadan sona erdi. Aralık ayı gelince, AB Komisyonu ile konuya yakın ilgi gösteren taraflar, başta Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan olmak üzere, büyük bir hareketlilik gösterdi. Kimileri Türkiye’yi tehdit ediyor, kimileri ise kendi ölçülerinde destek olmaya çalışıyordu. Söylenen şeylerin iki kelime ile özeti “Bu son şansınızdır” veya “Türkiye’nin üyelik süreci devam eder”. Olumsuzların kullandığı neden, Türk limanlarının ve hava alanlarının Kıbrıs Rum gemi ve uçaklarına açılmaması.  

Halbuki ulaşım konusu gümrük birliği anlaşmasının kapsamına girmez. Nitekim, bazı AB ülkeleri, fazla rekabetçi buldukları Türk TIR kamyonlarına rahatça kota uygulayabiliyor. Çifte standart nedense onları rahatsız etmiyor. Türkiye limanlarını ve hava alanlarını Kıbrıs Rum kesimine açıp kota sistemi uygulasa acaba tutumları ne olurdu? Türkiye, bir veya iki liman ile hava alanını, karşılığını Türk kesiminin izolasyonunun kaldırılmasında gördüğü takdirde açabileceğini açıkladığında ortaya çıkıverdi. Önce bir kargaşa yaşandı. Kimi inanmadı, kimi reddetti, kimi açıklama istedi. Gerçek olan şuydu: karşı taraf gafil avlanmıştı. Türkiye eklenen açılımı yapamıyacağını her fırsatta vurgulamıştı. Resmi açıklamalar, medyada çıkan haber ve köşe yazıları, üniversite çevrelerinden yükselen sesler bir tıkanık oolduğunu  açığa vuruyordu. Herşeyden önce, 2007 yılında iki seçim vardı. Birincisi, lâiklik tartışmasını ön plâna çıkaran cumhurbaşkanlığı seçimi, diğeri ise Türkiye’nin beş yıl hangi parti veya partiler koalisyonu tarafından yönetileceğini belli edecek genel seçimler. 

Türkiye’nin üyeliğine sıcak bakmayan Almanya, Danimarka, Hollanda, Belçika ve tamamen karşı bir tutum alan Fransa Ankara’nın hareketsiz kalışından memnundu.  Türk hükümetinin son anda bir çözüm ümidi yaratabileceğini kimse düşünmemişti.  Önerilen husus şartlı bir açılımdı. Türkiye’ye destek çıkan AB ülkeleri gelişmeden yararlanma cihetine gitti. Diğerleri gerçek yüzlerini göstermeye başladı. Son şekli verilecek olan Komisyon raporu üzerindeki tartışmalar kızıştı. Bu badirede, BM Genel Sekreteri Kofi Annan gider ayak olumlu yorumda bulundu. ABD yönetimi Ankara’ya destek verdi. Yunan tarafı birden kendini açıkta hissetti. Komisyondan Türkiye’yi cezalandıracak bir rapor çıkmak üzereyken rüzgârın aksi istikamette esmeye başlaması nasıl önlenecekti? Rum yönetiminin işi kolaydı, hemen hayır demişti. Takkiye’yi öğrenen Yunanistan farklı konumda olduğunu kanıtlayacak açıklamalar yapmakta zorlandı. Sonunda AB bilinen raporu yayınladı. 

Raporun olumlu tarafları var mıydı? Yoksa tamamen olumsuz muydu?  Bu yönde her kafadan bir ses çıkıyordu, Türkiye’de. Zaten daha öneri yapıldığında, başta Cumhurbaşkanı ve Genel Kurmay Başkanı olmak üzere, üst düzey makamlardan  hükümete tenkitler yöneltilmiş ve önerinin kendilerine danışılmadan yapılmış olması üzerinde hassasiyetle durulmuştu. Muhaleffeten gelen tenkitler daha ağırdı. Dışişleri Bakanlığı gösterilen çabanın boşa gitmesi ihtimalinden üzgündü. Çünkü bu girişimin iç siyasetle bir ilgisi yoktu. Uzun zamandır denenmemiş olan ustaca hazırlanmış bir taktikten ibaretti. İleride tekrar uıygulanmasında yarar olabilirdi. 

Kıbrıs konusunda çözümsüz taraf olarak gözükmek uluslararası kamu oyunda puan kaybına neden olmaktadır. Üstelik dikkatler üzerinizde odaklanmakta ve baskılar artmaktadır. Dolayısıyla müzakere masasına devamlı olarak birşeyler koyabilmek gerekir. Ancak Türk kamu oyunun tepkisine ve AB ülkelerinin konuyu istismarına meydan vermemek için bazı noktaların önceden tesbiti uygun olacaktır:

  • Maraş icabında verilir fakat kapsamlı bir çözümün parçası olmak kaydıyla,

  • Mağusa ve Ercan uluslararası trafiğe açılmalıdır. Ercan havaalanı yönünden yetkinin uluslararası havacılık örgütü ICAO’da olduğu unutulmamalıdır.

  • Liman ve hava alanı açmak tanıma anlamına gelmez. Birkaç yıl öncesine kadar hepsi açıktı fakat Rum yönetimi tanınmış sayılmıyordu.

  • Tren kazası bundan sonra da kolay olmaz fakat AB treninin menzile rötarlı olarak ulaşması olasıdır. Yolda hat değiştirmesi ihtimali dahi mevcuttur.

  • Kıbrıs sorununun esas çözüm yeri başından beri Birleşmiş Milletlerdir.

  • AB’nin çözüme müdahil olması, Kıbrıs sorunu üyeliğimizin ön şartı haline getirilmediği müddetçe kabul edilebilir.

  • Kıbrıs Rum kesiminin, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığının temelini oluşturan iki toplumlu statüye kavuşulmadan AB üyeliğine kabulü vahim bir hatadır. Buna karşın, girişi hatalı bir üyeye başka bir aday ülkenin üyeliğini sabote etme hakkı tanınması birincisinden daha vahim bir olaydır.

  • Herşeyden önce AB Türkiye’ye, tam üye olarak kabule hazır olduğunun ve bunu sağlayacak müzakere yolunu açık tutacağının işaretlerini vermelidir.

Sonuncu noktanın gerçekleşmesinin kolay olmıyacağı açıktır. Türkiye de belirsiz bir istikamette gidilirken devamlı tâviz veremiyeceğine göre, tıkanıklığın bundan sonra da önlenebilmesi için yeni bir taktik uygulamasına ihtiyaç vardır. Bunun ana kuralı, ortaya gerçekçi bir tutum koyup bunu sonuna kadar götürmek olmalıdır.  Tesbit edilen amaçlara ulaşıncaya kadar lüzumsuz tâvizler verilmemelidir. 2006 yılının son aylarındaki tutum bunun güzel bir örneğidir. O dönem yapılan önerinin benzerleri 2007 yılı ve sonrası için de düşünülmelidir. Milli Güvenlik Kurulu, 2006 yılı biterken yaptığı toplantıda aldığı kararla AB’ne, Türkiye’nin bundan sonra izleyeceği politika hakkında yerinde bir mesaj vermiştir. Gazetelerde çıktığı kadarıyla, bu kararda şu cümleler de yeralmaktadır:

                 “AB tarafından diğer ülkeler için öngörülmeyen ölçüt ve yöntemlerin Türkiye için de öngörülmemesi ve müzakere sürecinin önüne Kıbrıs gibi bu süreçle ilgili olmayan engellerin çıkartılmaması beklenmektedir. Bu anlayışımızın AB tarafından da paylaşılması, müzakere sürecinin sürdürülebilirliği açısından bir zorunluluktur.”   

Geçen yıl gösterilen direniş, başta Kıbrıs Rum kesimi olmak üzere, Türkiye karşıtlarının sırf müzakereleri geciktirmek için veya salam dilimleri taktiğini uygulayarak devamlı tâviz koparmak üzere giriştikleri çabanın yürümeyeceğini göstermiştir. Bu kararlılığın içinde bulunduğumuz yıl da sürdürülmesi lâzımdır. Ancak bu şekilde, üyeliğimizin pamuk ipliğine bağlı ve Yunan-Rum ikilisinin kaprislerine tâbi kılındığı bir ortamda tâviz vererek milli çıkarların zedelenmesi  önlenebilir.        

Bununla beraber Türkiye dünya kamu oyu önünde olumlu taraf olarak gözükmek zorundadır. Referandumda “Hayır” diyen Rum tarafı AB üyesi olurken “Evet” diyen Türk tarafının hâlâ izolasyona tâbi tutulması âtıl kalmamızı gerektirmez. Karşı tarafa, Kıbrıs meselesinin gerçek anlamda ve iki tarafın haklarını lorumak suretiyle çözümlenmesini istediklerini somut davranışlarla sergiledikleri takdirde, ileri adımların süratle atılabileceğinin işaretleri bütün açıklığıyla verilmelidir. Bir nokta üzerinde geri atım atılamaz. O da, Kıbrıs Türk toplumunun siyasi eşitliğinin, 1960 anlaşmalarından daha geride olmıyacak şekilde tanınması hususudur. Aynı şekilde, geçmişteki güvenceleri oluşturan garanti ve ittifak anlaşmaları devam etmelidir.  

Bazı AB ülkelerinde yükselen Türkiye karşıtı söylemler, Batı’ya dönük dış politika uygulamalarında dikkatli olunması gereğini hatırlatmaktadır. Yunanistan makul bir çizgi izlediğinde Türkiye, 1959-60 yıllarında, Kıbrıs meselesine çözüm bulmak üzere lüzumlu adımları cesaretle atmıştı. Bugün de benzer adımları yine atabilir. Nitekim, Rum tarafı referandum’da “Evet” demiş olsaydı bugün AB’ne birleşik Kıbrıs üye olacaktı. Bu gerçeğin farkında oldukları halde, Türkiye’nin kalabalık nüfusuyla AB üyeliğini içlerine sindiremeyen kimi ülkeler, Papadopoulos’un uzlaşmaz tutumunun arkasına gizlenerek çözümsüzlüğe neden olurlarken, aslında milli çıkar ve egolarını tatmin peşinde koşmaktadırlar. 

Bu oyun bütün çıplaklığıyla ortaya konabilmeli ve bunu temin edecek girişimler önceden özenle plânlanıp zamanı geldikçe ortaya atılabilmelidir. Bu konuda 2006 yılı sonunda görülen iç politika karmaşasının yeniden yaşanmıyacağı umulur.  

                           

Turgut Tülümen'e teşekkürlerimizle

Denizce

16.01.2007