| |
Sovyetler Birliği döneminde Kafkasya deyince akla, SSCB
kavramı içinde yer alan sözde cumhuriyetlerden Azarbeycan,
Ermenistan ve Gürcistan akla gelirdi. Fazla önem taşımasalar da
Stalin’in Gürcü, Mikoyan’ın Ermeni ve son yılların Politbüro
üyesi Haydar Aliyev’in Azeri olması, varlıklarına dolaylı da
olsa bir anlam verirdi. Karadeniz, Türk sahilleri hariç,
Bulgaristan hududundan Batum’a kadar Sovyet kontrolu altındaydı.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin, kendi yakın çevresini oluşturan
komünist rejimlerle birlikte, Varşova Paktı ülkelerine yakınlığı
dikkate alındığında, Türkiye-İran-Pakistan-Afganistan-Hindistan
ve uçta Güney Kore’nin oluşturduğu çizginin kuzeyinde kalan Asya
kıtasının önemli bölümü, Batı karşıtı bir blok oluştururdu.
Bugün ise, Sovyetler Birliği parçalanmış, Varşova Paktı
dağılmış, İran Batı’dan kopmuş, buna mukabil serbest piyasa
ekonomisini benimseyen Rusya Federasyonu ile Çin, küreselleşme
süreci içinde, Batı ile eşit şartlarda rekabet edebilen
stratejik oyuncular haline gelmiştir. Batı da kendi içinde,
Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi ve Avrupa Birliği olarak
bir ayırım sergilemeye başlamıştır. Silâh yarışı sona ermiş
fakat nükleer silâhların yayılması önlenememiştir. ABD’deki 11
Eylül saldırılarından sonra, uluslararası terör yeni tehdit
haline dönüşmüştür. Bu nedenle Afganistan’a BM Güvenlik Konseyi
kararıyla bir askeri müdahale yapılmış, böyle bir karar alınmaya
ihtiyaç duyulmadan ABD Irak’a, koalisyon adı verilen ortak bir
güçle müdahalede bulunmuştur.
Son gelişmelerin öncesinde ABD ortaya Büyük Orta Doğu
projesini atmış olmakla, Hazar havzasını da içine alan yeni bir
oluşum beklentisi gündeme oturmuştur. İleri sürülen amaç
belirgin olmadığı için çeşitli söylentiler yaygındır. Terörün ve
kitle imha silâhlarının önlenmesi, yörede demokratik düzenin
yerleşmesi, İsrail’e daha etkin destek verilmesi, petrol
kaynaklarının kontrol altına alınması ve tabii genel anlamda
stratejik üstünlük sağlanması projenin gerisinde yatan nedenler
olarak zaman zaman dile getirilmiştir. Tek süper güç konumundan
yararlanan ABD’nin tek başına alıp uygulamaya koyduğu kararlar,
hem ülke içinde hem de uluslararası ortamda ağır tenkitlere
uğramaktadır. Bölgenin kilit ülkelerinden Türkiye de bu
gelişmelerde kendi konumuna uygun düşecek bir rol üstlenmeye
çalışmaktadır.
Sorunun değişik boyutları vardır ve bunların her biri ayrı
araştırmalar yapılmasını gerektirecek kadar önemlidir. Irak’taki
gelişmelerin bir iç savaş halini alması, İran’ın giriştiği çok
kapsamlı nükleer çalışmalar ve üretmekte olduğu orta menzilli
füzelerle komşu ülkeleri vurabilecek duruma gelmesi,
Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecad’ın İsrail’e karşı takındığı
muhasım tavır Orta Doğu’nun, Arap-İsrail ihtilâfı son bulmadan,
yeni bir kalıcı buhrana gebe olduğu izlenimini vermektedir. Bu
da ikinci petrol krizinin kapıda olduğunu göstermektedir.
1970’li yıllarda çıkan petrol krizi İran ihtilâli ile zirve
noktasına ulaşmıştı. Bu kez yine İran etrafında oluşacak ikinci
bir krizle, yükseliş halinde olan petrol fiyatlarının birden
alışılmamış boyutlara ulaşması olasıdır. Bu yeni kriz kuşkusuz
birincisinden çok daha vahim sonuçlar verebilecektir. Dünyanın
önde gelen petrol tüketicilerinden Çin ile yakın ilişki içinde
bulunduğu iki önemli petrol ve doğalgaz ihracatçısı Rusya ve
İran’ın alacakları tutum patlak verecek buhranın seyrini tayin
edecektir.
Petrol ve doğal gaz kaynakları kadar bunların tüketici
ülkelere ulaştırılması büyük önem taşımaktadır. Birinci krizde
Basra Körfezi ve bunun kilidi Hürmüz Boğazı hayati bir rol
oynamıştı. O günden bu yana yeni petrol alanları bulunmuş,
tanker filoları ile depolama alanları geliştirilmiş ve ek boru
hatları inşa edilmiş olmakla birlikte, dünya çapında bir petrol
paniğini önleyecek boyutta oldukları söylenemez. Kaldı ki, boru
hatlarının önemli bir kısmı Rusya üzerinden geçmektedir. Enerji
güvenliği açısından, yeni tamamlanmış olan Bakû-Ceyhan boru
hattının güzergâhı tercih edilmesi gereken yoldur. Ancak burada
da aşılması gereken sorunlar vardır. Dolayısıyla, bu güzergâhın
dünya ihtiyaçlarına yanıt verecek düzeye çıkartılması mevcut
çıkar çatışmalarının giderilmesine bağlıdır. Gürcistan, Rusya
ile sorunları sürerken içerde ayrılıkçı akımların tehdidi
altındadır. Ermenistan ile Azarbeycan arasında Yukarı Karabağ ve
işgal edilmiş Azerbaycan topraklarına ilişkin sorunlar çözüm
beklemektedir. Ermenistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler,
özellikle Ermeni diasporasının takındığı tutum dolayısıyla
kopuktur. Ermenistan, Bakû-Ceyhan boru hattında olduğu gibi,
katılım olduğu takdirde Çin’e kadar uzayabilecek uluslararası
demiryolu projesinden de dışlanmıştır.
Halbuki, Kazakistan petrol ve doğal gaz kaynakları ile
Türkmenistan doğal gazının da Kafkas ülkeleri üzerinden Ceyhan’a
bağlanabilmesi lâzımdır. Bu en iyi seçenek olduğu gibi,
Samsun-Ceyhan boru hattının inşası da gündemdedir. İleride,
Ceyhan terminali, inşa edilecek rafinaj tesisleri ve yükleme
noktalarıyla Batı Avrupa ve ABD’nin önemli ikmal merkezlerinden
biri haline gelebilir. Dolayısıyla Türkiye, Kafkas ülkelerinin
gerek kendi aralarında gerek komşularıyla olan sorunlarının
çözümü, bu meyanda, Türkiye-Ermanistan ilişkilerinin milli
çıkarlar doğrultusunda normale dönüştürülmesi hususunda gayret
sarfetmelidir. Kuşkusuz, Ermenistan ile bir hudut kapısının
hangi şartlarda açılabileceğinin tayini öncelik taşımaktadır.
Türkiye’nin Kafkasya’ya açılmasında dikkate alınması gereken
bir nokta da Rusya ve İran’ın bu bölgede oynadıkları aktif
roldür. Enerji kaynakları açısından Çin de bölge ülkelerine
yakın ilgi göstermektedir. Çin’in İran’dan tankerlerle yaptığı
çok yoğun ithalât dışında, Kazakistan ve Türkmenistan ile boru
hattı bağlantısı kurması söz konusudur. Bir başka deyişle Hazar
Havzası petrol ve doğal gazının Avrupa’ya batıdan, Çin’e de
doğudan sevki konusunda sonuçları zıt bir uğraş yaşanmaktadır.
Bu rekabetin ileride siyasi çekişmelere yol açması olasıdır.
Dünyanın en büyük enerji tüketicisi olan ABD’nin artan üretim
açığını kapatmak üzere rekor düzeyde ithalât yapabilmesi
lâzımdır. Bu zorlaştığı nisbette, tek yönlü önlemler gündeme
gelebilir. Bu bağlamda Irak’ın ilk örnek olduğu söylenebilir.
Buradaki üretimin, mevcut çatışma ortamı nedeniyle, çok düşmesi
ilgiyi ister istemez Hazar Havzası ile Batı Afrika’ya
çekmektedir. ABD’nin daha şimdiden bu iki bölgedeki ülkelerle
yakın işbirliğine giriştiği ve bazı yerel askeri güvenlik
önlemlerinin alınabilmesi için destek sağladığı basın
haberlerinden anlaşılmaktadır.
Rusya da boş durmamaktadır. Sovyetler Birliği zamanında, Orta
Asya ve Kafkas bölgesindeki tüm petrol ve doğal gaz kaynakları,
Kuzey İran’daki doğalgaz dahil, Rusya üzerinden Avrupa’ya
ulaşırken bu kez sadece Rusya Federasyonu dahilinde çıkarılan
petrol ve doğal gazın ihracı söz konusudur. Rusya bakımından,
ihraç yolları da eskisi gibi güvenceli değildir. Avrupa’ya giden
boru hatlarının önemli bölümü bağımsız bir devlet olan
Ukrayna’dan geçmektedir. Türkiye, Boğazları kullanan tanker
trafiğine koruyucu kısıtlamalar getirmiştir. Bunu aşma
kaygusuyla, Rusya, Bulgaristan ve Yunanistan arasında,
Burgaz-Dedeağaç boru hattı projesi imzalanmıştır. Bunun
Bakû-Ceyhan hattına zarar vermesi söz konusu değildir.
Bulgaristan ve Romanya’nın Avrupa Birliği’ne üye olmaları
Karadeniz’de ilginç bir rekabet başlatmıştır. Tükiye, Karadeniz
Ekonomik İşbirliği örgütünün hayata geçirilmesine öncülük
ederken bunu AB’ne karşı bir denge unsuru olarak görmüştü.
Halbuki şimdi, Bulgaristan ve Romanya’nın üyeliği dolayısıyla,
Avrupa Birliği de dolaylı bir şekilde KEİ üyesi olmuştur. Kafkas
ülkeleri de KEİ üyesi olmakla, AB Kafkas ve Hazar bölgeleriyle
ilgili tüm girişimlere bundan böyle katılabilecektir.
Küreselleşme sürecinde bunun önemli bir adım oluşturacağı ve KEİ
örgütüne yeni bir yorum getireceği açıktır.
Bugün için Karadeniz bölgesinde ve Kafkaslarda öngörülenler
barışçı projelerdir. Enerji konusunda veya başka alanlarda
ortaya çıkacak çekişmeler nedeniyle, askeri önlemlere ağırlık
verildiği takdirde, soğuk savaş dönemine benzer bir durum ortaya
çıkabilir. Orta Avrupa odaklı soğuk savaş takriben yarım yüzyıl
sürmüştür. Günün şartlarında ideolojik zeminde gelişen soğuk
savaş dünya hegemonyasını amaç edinmişti. İdeolojik çatışma
artık asgari düzeye inmiş ve onun yerini serbest piyasa
ekonomisinin rekabet ortamı almıştır. Burada başarı, teknoloji
ve ucuz insan gücü kadar kesintisiz ve ucuz enerji teminine
bağlıdır. Bu da, yeni enerji kaynakları kullanıma girene değin,
petrol ve doğal gaza bağımlılık demektir. Sovyetler Birliği feza
yarışında nasıl başlangıçta önceliği kazanmışsa, şu safhada
enerji kaynakları açısından da üstünlüğe sahip gözükmektedir.
ABD bu alanda hamle yaparken, petrole alternatif teşkil edecek
teknolojiler geliştirebilmelidir. Mevcut kaynakları kontrola
çalışma gibi kısa vadeli önlemler, uluslararası alanda bir krize
yol açabilir. Bu önlenmek istendiğinde dikkatlerin Kafkas
bölgesi ve yakın çevresini oluşturan Hazar Havzasına odaklanması
kaçınılmazdır.
Turgut Tülümen'e
teşekkürlerimizle
Denizce

03.04.2007
|
|