Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe M. Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Teoman Arsay
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

 Kafkasya'nın Giderek Artan Önemi                                                  Turgut Tülümen

 

  

Sovyetler Birliği döneminde Kafkasya deyince akla, SSCB kavramı içinde yer alan sözde cumhuriyetlerden Azarbeycan, Ermenistan ve Gürcistan akla gelirdi. Fazla önem taşımasalar da Stalin’in Gürcü, Mikoyan’ın Ermeni ve son yılların Politbüro üyesi Haydar Aliyev’in Azeri olması, varlıklarına dolaylı da olsa bir anlam verirdi. Karadeniz, Türk sahilleri hariç, Bulgaristan hududundan Batum’a kadar Sovyet kontrolu altındaydı. Çin Halk Cumhuriyeti’nin, kendi yakın çevresini oluşturan komünist rejimlerle birlikte, Varşova Paktı ülkelerine yakınlığı dikkate alındığında, Türkiye-İran-Pakistan-Afganistan-Hindistan ve uçta Güney Kore’nin oluşturduğu çizginin kuzeyinde kalan Asya kıtasının önemli bölümü, Batı karşıtı bir blok oluştururdu.

Bugün ise, Sovyetler Birliği parçalanmış, Varşova Paktı dağılmış, İran Batı’dan kopmuş, buna mukabil serbest piyasa ekonomisini benimseyen Rusya Federasyonu ile Çin, küreselleşme süreci içinde, Batı ile eşit şartlarda rekabet edebilen stratejik oyuncular haline gelmiştir. Batı da kendi içinde, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi ve Avrupa Birliği olarak bir ayırım sergilemeye başlamıştır. Silâh yarışı sona ermiş fakat nükleer silâhların yayılması önlenememiştir. ABD’deki 11 Eylül saldırılarından sonra, uluslararası terör yeni tehdit haline dönüşmüştür. Bu nedenle Afganistan’a BM Güvenlik Konseyi kararıyla bir askeri müdahale yapılmış, böyle bir karar alınmaya ihtiyaç duyulmadan ABD Irak’a, koalisyon adı verilen ortak bir güçle müdahalede bulunmuştur.

Son gelişmelerin öncesinde ABD ortaya Büyük Orta Doğu projesini atmış olmakla, Hazar havzasını da içine alan yeni bir oluşum beklentisi gündeme oturmuştur. İleri sürülen amaç belirgin olmadığı için çeşitli söylentiler yaygındır. Terörün ve kitle imha silâhlarının önlenmesi, yörede demokratik düzenin yerleşmesi, İsrail’e daha etkin destek verilmesi, petrol kaynaklarının kontrol altına alınması ve tabii genel anlamda stratejik üstünlük sağlanması projenin gerisinde yatan nedenler olarak zaman zaman dile getirilmiştir. Tek süper güç konumundan yararlanan ABD’nin tek başına alıp uygulamaya koyduğu kararlar, hem ülke içinde hem de uluslararası ortamda ağır tenkitlere uğramaktadır. Bölgenin kilit ülkelerinden Türkiye de bu gelişmelerde kendi konumuna uygun düşecek bir rol üstlenmeye çalışmaktadır.

Sorunun değişik boyutları vardır ve bunların her biri ayrı araştırmalar yapılmasını gerektirecek kadar önemlidir. Irak’taki gelişmelerin bir iç savaş halini alması, İran’ın giriştiği çok kapsamlı nükleer çalışmalar ve üretmekte olduğu orta menzilli füzelerle komşu ülkeleri vurabilecek duruma gelmesi, Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecad’ın İsrail’e karşı takındığı muhasım tavır Orta Doğu’nun, Arap-İsrail ihtilâfı son bulmadan, yeni bir kalıcı buhrana gebe olduğu izlenimini vermektedir. Bu da ikinci petrol krizinin kapıda olduğunu göstermektedir. 1970’li yıllarda çıkan petrol krizi İran ihtilâli ile zirve noktasına ulaşmıştı. Bu kez yine İran etrafında oluşacak ikinci bir krizle, yükseliş halinde olan petrol fiyatlarının birden alışılmamış boyutlara ulaşması olasıdır. Bu yeni kriz kuşkusuz birincisinden çok daha vahim sonuçlar verebilecektir. Dünyanın önde gelen petrol tüketicilerinden Çin ile yakın ilişki içinde bulunduğu iki önemli petrol ve doğalgaz ihracatçısı Rusya ve İran’ın alacakları tutum patlak verecek buhranın seyrini tayin edecektir.

Petrol ve doğal gaz kaynakları kadar bunların tüketici ülkelere ulaştırılması büyük önem taşımaktadır. Birinci krizde Basra Körfezi ve bunun kilidi Hürmüz Boğazı hayati bir rol oynamıştı. O günden bu yana yeni petrol alanları bulunmuş, tanker filoları ile depolama alanları geliştirilmiş ve ek boru hatları inşa edilmiş olmakla birlikte, dünya çapında bir petrol paniğini önleyecek boyutta oldukları söylenemez. Kaldı ki, boru hatlarının önemli bir kısmı Rusya üzerinden geçmektedir. Enerji güvenliği açısından, yeni tamamlanmış olan Bakû-Ceyhan boru hattının güzergâhı tercih edilmesi gereken yoldur. Ancak burada da aşılması gereken sorunlar vardır. Dolayısıyla, bu güzergâhın dünya ihtiyaçlarına yanıt verecek düzeye çıkartılması mevcut çıkar çatışmalarının giderilmesine bağlıdır. Gürcistan, Rusya ile sorunları sürerken içerde ayrılıkçı akımların tehdidi altındadır. Ermenistan ile Azarbeycan arasında Yukarı Karabağ ve işgal edilmiş Azerbaycan topraklarına ilişkin sorunlar çözüm beklemektedir. Ermenistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler, özellikle Ermeni diasporasının takındığı tutum dolayısıyla kopuktur. Ermenistan, Bakû-Ceyhan boru hattında olduğu gibi, katılım olduğu takdirde Çin’e kadar uzayabilecek uluslararası demiryolu projesinden de dışlanmıştır.

Halbuki, Kazakistan petrol ve doğal gaz kaynakları ile Türkmenistan doğal gazının da Kafkas ülkeleri üzerinden Ceyhan’a bağlanabilmesi lâzımdır. Bu en iyi seçenek olduğu gibi, Samsun-Ceyhan boru hattının inşası da gündemdedir. İleride, Ceyhan terminali, inşa edilecek rafinaj tesisleri ve yükleme noktalarıyla Batı Avrupa ve ABD’nin önemli ikmal merkezlerinden biri haline gelebilir. Dolayısıyla Türkiye, Kafkas ülkelerinin gerek kendi aralarında gerek komşularıyla olan sorunlarının çözümü, bu meyanda, Türkiye-Ermanistan ilişkilerinin milli çıkarlar doğrultusunda normale dönüştürülmesi hususunda gayret sarfetmelidir. Kuşkusuz, Ermenistan ile bir hudut kapısının hangi şartlarda açılabileceğinin tayini öncelik taşımaktadır.

Türkiye’nin Kafkasya’ya açılmasında dikkate alınması gereken bir nokta da Rusya ve İran’ın bu bölgede oynadıkları aktif roldür. Enerji kaynakları açısından Çin de bölge ülkelerine yakın ilgi göstermektedir. Çin’in İran’dan tankerlerle yaptığı çok yoğun ithalât dışında, Kazakistan ve Türkmenistan ile boru hattı bağlantısı kurması  söz konusudur. Bir başka deyişle Hazar Havzası petrol ve doğal gazının Avrupa’ya batıdan, Çin’e de doğudan sevki konusunda sonuçları zıt bir uğraş yaşanmaktadır. Bu rekabetin ileride siyasi çekişmelere yol açması olasıdır. Dünyanın en büyük enerji tüketicisi olan ABD’nin artan üretim açığını kapatmak üzere rekor düzeyde  ithalât yapabilmesi lâzımdır. Bu zorlaştığı nisbette, tek yönlü önlemler gündeme  gelebilir. Bu bağlamda Irak’ın ilk örnek olduğu söylenebilir. Buradaki üretimin, mevcut çatışma ortamı nedeniyle, çok düşmesi ilgiyi ister istemez Hazar Havzası ile Batı Afrika’ya çekmektedir. ABD’nin daha şimdiden bu iki bölgedeki ülkelerle yakın işbirliğine giriştiği ve bazı yerel askeri güvenlik önlemlerinin alınabilmesi için destek sağladığı basın haberlerinden anlaşılmaktadır.

Rusya da boş durmamaktadır. Sovyetler Birliği zamanında, Orta Asya ve Kafkas bölgesindeki tüm petrol ve doğal gaz kaynakları, Kuzey İran’daki doğalgaz dahil, Rusya üzerinden Avrupa’ya ulaşırken bu kez sadece Rusya Federasyonu dahilinde çıkarılan petrol ve doğal gazın ihracı söz konusudur. Rusya bakımından, ihraç yolları da eskisi gibi güvenceli değildir. Avrupa’ya giden boru hatlarının önemli bölümü bağımsız bir devlet olan Ukrayna’dan geçmektedir. Türkiye, Boğazları kullanan tanker trafiğine koruyucu kısıtlamalar getirmiştir. Bunu aşma kaygusuyla, Rusya, Bulgaristan ve Yunanistan arasında, Burgaz-Dedeağaç boru hattı projesi imzalanmıştır. Bunun Bakû-Ceyhan hattına zarar vermesi söz konusu değildir.

Bulgaristan ve Romanya’nın Avrupa Birliği’ne üye olmaları Karadeniz’de ilginç bir rekabet başlatmıştır. Tükiye, Karadeniz Ekonomik İşbirliği örgütünün hayata geçirilmesine öncülük ederken bunu AB’ne karşı bir denge unsuru olarak görmüştü. Halbuki şimdi, Bulgaristan ve Romanya’nın üyeliği dolayısıyla, Avrupa Birliği de dolaylı bir şekilde KEİ üyesi olmuştur. Kafkas ülkeleri de KEİ üyesi olmakla, AB Kafkas ve Hazar bölgeleriyle ilgili tüm girişimlere bundan böyle katılabilecektir. Küreselleşme sürecinde bunun önemli bir adım oluşturacağı ve KEİ örgütüne yeni bir yorum getireceği açıktır.   

Bugün için Karadeniz bölgesinde ve Kafkaslarda öngörülenler barışçı projelerdir. Enerji konusunda veya başka alanlarda ortaya çıkacak çekişmeler nedeniyle, askeri önlemlere ağırlık verildiği takdirde, soğuk savaş dönemine benzer bir durum ortaya çıkabilir. Orta Avrupa odaklı soğuk savaş takriben yarım yüzyıl sürmüştür. Günün şartlarında ideolojik zeminde gelişen soğuk savaş dünya hegemonyasını amaç edinmişti. İdeolojik çatışma artık asgari düzeye inmiş ve onun yerini serbest piyasa ekonomisinin rekabet ortamı almıştır. Burada başarı, teknoloji ve ucuz insan gücü kadar kesintisiz ve ucuz enerji teminine bağlıdır. Bu da, yeni enerji kaynakları kullanıma girene değin, petrol ve doğal gaza bağımlılık demektir. Sovyetler Birliği feza  yarışında nasıl başlangıçta önceliği kazanmışsa, şu safhada enerji kaynakları açısından da üstünlüğe sahip gözükmektedir. ABD bu alanda hamle yaparken, petrole alternatif teşkil edecek teknolojiler geliştirebilmelidir. Mevcut kaynakları kontrola çalışma gibi kısa vadeli önlemler, uluslararası alanda bir krize yol açabilir. Bu önlenmek istendiğinde dikkatlerin Kafkas bölgesi ve yakın çevresini oluşturan Hazar Havzasına odaklanması kaçınılmazdır.      

                           

Turgut Tülümen'e teşekkürlerimizle

Denizce

03.04.2007