| |
BARACK OBAMA’NIN TÜRKİYE’Yİ ZİYARETİ
MUHTEMEL SONUÇLARI
A. Barack Hüseyin Obama, başkan seçildikten sonra ilk resmi
ziyaretini Türkiye’ye yapan ilk Amerikan politikacısıdır. Daha
önce eski First Lady, yeni Dışişleri Bakanı Hillary Rodham
Clinton’u Türkiye’ye özel bir ziyaretle gönderip zemin
hazırlamaya özen göstermiştir. Nisan başında Londra’da katıldığı
G–20 toplantısında Başbakan Erdoğan ile ilk temasını kurmuş, onu
izleyen Strasbourg ve Kehl NATO zirvesinde Danimarka Başbakanı
Rasmussen’in örgüte genel sekreter seçilmesi konusunda çıkan
krizde Türkiye’nin vetosunu önleyen bir uzlaşı sağlamış, ayrıca
bu uzlaşının Türkiye lehine olan taviz içeriğini takip edeceğini
vurgulamıştır. Hemen ardından, AB Prag zirvesinde de, yakın
işbirliği içinde olduğu Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin itiraz
olasılığını önemsemeden, Türkiye’nin tam üyeliğe kabulü
çağrısını yapmıştır.
B.
Başkan Obama’nın seçim öncesinde “Ermeni Soykırımı” iddialarına
katıldığını ve başkan seçildiği takdirde Kongre’ye sunulacak
tasarıya destek vereceğini açıkça ifade ettikten sonra böyle bir
davranış içine girmesinin bir anlamı olması gerekir. ABD
sisteminde kurumların önemi dikkate alındığında, Amerikan
çıkarlarına dayalı dış politika gereği, Türkiye’ye karşı
geleneksel dostluk ve işbirliği anlayışının tekrar ön plana
çıktığı söylenebilir. Nitekim Başkan Obama, 6 Nisan 2009 günü
TBMM genel kurulunda yaptığı konuşmada bu anlayışın örneklerini
bolca sunmuş, önce Ankara ve İstanbul seyahatlerini bir mesaj
vermek için mi yapıyorsunuz şeklindeki soruları net “Evet”
şeklinde yanıtladığını kaydettikten sonra, şu hususları dile
getirmiştir:
-Türkiye Avrupa’nın önemli bir parçasıdır. Türkiye ve ABD,
günümüzün aşılması zor sorunlarının üstesinden gelebilmek için
birlik halinde olup birlikte çalışmalıdırlar.
-Her konuda anlaşamadıysak da, geçmiş altmış yıl içinde bunu
başardık.
-Hiçbir ülke aşılması güç sorunların üstesinden tek başına
gelemez. Farklı görüşleri geride bırakıp geleceği ortak bir
zeminde bina etmeliyiz. Birlikte hareket ettiğimizde daha güçlü
oluruz.
-Türkiye’nin büyüklüğü olayların merkezinde kalabilme
yeteneğinizdedir. Bu Doğu ile Batı’nın ayrıldığı değil,
buluştuğu yerdir.
-Türkiye ile model bir ortaklık kurmak istiyoruz.
C.
Başkan Obama konuşmasında, iki demokratik ülkenin halen bir seri
alışılmamış ve aşılması güç sorunlarla karşı karşıya olduğunu
vurgularken şu noktalara değinmiştir:
-
Şimdiye kadar görülmedik boyutta bir ekonomik kriz
yaşanmaktadır.
-
Geçmişimizle nasıl barışık olabileceğimizi aramak ve bulmak
zorundayız.
-
Güney Kafkasya’da çözüm bekleyen bir ihtilâf var. Türkiye
bölge ülkeleriyle barış halinde olmakla, bu ihtilâfı
çözmekte rol oynayabilir.
-
Kıbrıs’ta iki bölgeli ve iki toplumlu federasyon şeklinde
adil ve kalıcı bir barışın müzakere yoluyla tesisi şansını
kullanmalıyız.
-
Orta Doğu’da, yan yana, barış ve güvenlik içinde yaşayacak,
Filistin ve İsrail olarak, iki devlet fikrini destekliyoruz.
İki taraf da bunu sağlayacak adımları atıp gerekli güven
ortamını yaratmalıdır.
-
Suriye ile İsrail arasında yakınlaşma olmalıdır.
-
Nükleer silahların yayılması önlenmelidir. İran nükleer
programını kısıtladığı takdirde bölgede barış ortamı
gelişebilir. İran yöneticileri, silah üretmek veya halkları
için daha iyi bir gelecek inşa etmek arasında seçim yapmak
durumundadırlar.
-
Birleşik ve güvenliği sağlanmış bir Irak Türkiye ve ABD’nin
de yararınadır. Irak’ın geleceği bölgenin geleceğinden
soyutlanamaz. ABD, Ağustos 2010’a kadar, Irak’taki muharip
birliklerini geri çekecektir.
-
Irak, Türkiye ve ABD terör tehdidine birlikte maruzdurlar.
Buna El-Kaide ve PKK da dâhildir.
-
El-Kaide’nin Afganistan ve Pakistan’da tutunmasına imkân
tanınmamalıdır.
-
Kuvvetle sorun çözülemeyeceğini idrak etmeliyiz. Gelecek
yıkanlara değil yaratanlara ait olmalıdır.
D.
Barack Obama’nın Cumhurbaşkanı Gül ile yaptığı ortak basın
toplantısında bir Amerikan gazetecinin “Sizin Ermeni soykırımı
hakkındaki görüşleriniz değişti mi?” sorusuna açıkça “Hayır
bunlar kayıtlardadır, değişmedi fakat şu sırada bu sözlerim
yerine ben Türkiye ve Ermenistan yetkilileri arasında varılmaya
çalışılan uzlaşmaya odaklanıyorum” diye yanıt vermesi, konunun
Obama’nın gündeminde önceliğini koruduğunu göstermektedir.
İstanbul’dan doğru Bağdat’a uçtuğuna göre, belki birinci
önceliğini de Irak ve ona bağlı sorunlar oluşturmaktadır.
Kuşkusuz hemen arkasından Afganistan’a daha çok asker sevki ve
Orta Doğu’daki sorunların anası İsrail-Filistin ihtilâfı
gelmektedir. Amerika’nın ambargo uygulamasına yol açan Kıbrıs
meselesi, Türkiye’nin AB üyeliği ile bağlantılı olarak, her
zaman önceliğini korumaktadır. Heybeliada Ruhban Okulu’na
değinilmesi ise, Athenagoras’ın patrik seçilmesinden bu yana
ABD’nin Fener Patrikhanesi’ne gösterdiği ilginin devamı olarak
algılanabilir.
E.
Barack Hüseyin Obama’nın en büyük özelliği ezilmiş bir ırka
mensup oluşudur. Bu kimliği ile uluslararası sorunların çoğunun
temelinde yatan “Ezenler-Ezilenler” ayırımının etkilerini ve
yarattığı tepkileri diğer Batılı politikacılardan çok daha iyi
anlayacak konumdadır. Bunu kanıtlayan en önemli girişimi, 60
Amerikalı diplomatı 14 ay rehin tutan ve ABD ile doğrudan
diplomatik ilişkileri 30 yıldır kesik bulunan İran’a, karşılıklı
çıkar ve saygı ilkelerine dayalı, temas çağrısı yapmasıdır.
Ayrıca, ABD’nin İslam âlemiyle geçmişte savaş halinde olmadığı
gibi gelecekte de olmayacağını vurgulaması önem taşımaktadır.
F.
Bu çerçevede, Barack Obama’nın Türkiye ziyaretinin ne sonuçlar
verebileceği ve milli çıkarları açısından Türkiye’nin ne şekilde
hareket etmesi gerektiği konusunda ilk ağızda şu noktalar dile
getirilebilir:
1) Ermenistan ile futbol diplomasisi
şeklinde başlayıp Cenevre’de sürdürülen gizli temasların nasıl
bir sonuç vereceği, 24 Nisan’ın yakınlaşması nedeniyle, merak
konusudur. Basında yer alan haberlere göre, bu tarihten önce
veya sonra Türkiye-Ermenistan hududunun açılması ve ikili
diplomatik ilişkilerin kurulması mümkündür. Buna karşı çıkanlar,
Azerbaycan’da tepkinin büyük olduğunu ve söz konusu anlaşma
gerçekleştiği takdirde bu kardeş ülkenin kaybedilebileceğini
ileri sürmektedirler.
Kafkasya’nın taşıdığı stratejik önem,
Rusya’nın Gürcistan’da çıkan olaylara müdahale etmesi ve
Batı’nın can damarı petrol ve doğal gaz boru hatlarının buradan
geçmesi ötesinde, yenilerinin inşa edilmesinin öngörülmesi,
Rusya ve ABD arasında bölgede zorlu bir çekişmeyi başlatmıştır.
Ermenistan’da hâlâ askeri bulunan Rusya bu ülkeyi ve
Ermenistan-Türkiye uzlaşmasına göstereceği sert tepkiden
yararlanarak Azerbaycan’ı kendisine bağlamak isterken, ABD tam
tersini sağlamanın peşindedir. Bunu başarabildiği takdirde,
Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna üzerindeki baskısını da azaltmayı
ummaktadır.
Ermeni diasporasının, uzun süreli yayın
faaliyeti ve ülke parlamentolarından “soykırımı kararı” çıkartma
girişimlerinden sonra geri adım atması beklenmemelidir.
Türkiye’den de işlemediği bir suçu kabullenmesi beklenemez. Bu
durumda mevcut düğümün çözülebilmesi için iki ulus arasındaki
temaslar sıklaştırılabilir ve olumsuz duyguların bu yöntemle
yatıştırılması denenebilir. Bu yapılırken, Karabağ ve sair bir
kısım toprakları Ermenistan’ın işgali altında bulunan
Azerbaycan’ın çıkarlarının titizlikle korunması gerekmektedir.
Esasen Azerbaycan’ın da bu amaçla Ermenistan ile belirli
aralıklarla gizli görüşmeler yaptığı sanılmaktadır.
Hatırlanacağı üzere, bölünmüş Berlin ve
Almanya etrafında gelişen soğuk savaşın yarattığı tehdidi
azaltmak amacıyla, “yumuşama” politikasına yönelen NATO ve
Varşova Paktı arasında müzakereler başladığında, bir ara Federal
Almanya ve Pankow rejimi diplomatları da devreye girmişti. Bonn
hükümeti, her aşamada, bir “disclaimer” ile görüşmelerin ve buna
katılımlarının Almanya’nın bölünmüşlüğü konusundaki temel görüş
ve tutumlarının değiştiği anlamına gelmeyeceğini özenle kayda
geçirtirdi. Acaba ikili temaslarında ve varılacak mutabakatlarda
Türkiye ve Azerbaycan da, eğer şimdiye kadar yapılmadıysa, bu
yolu kullanıp mevcut güçlükleri aşamazlar mı?
Ermeni diasporası taraflararası yakınlaşmadan
huzursuzluk duymaktadır çünkü “Ermeni Soykırımı” iddiasının
tartışılamaz bir tarihi gerçek olduğunu kabul ettirme noktasına
yakınlaşmış oldukları kanısındadırlar. Başkan Obama da,
seçilmeden önce “Ermeni Soykırımı tarihsel kanıtlarla
desteklenen bir gerçektir” demişse de, Meclis’te yaptığı
konuşmada bu kez, Türk ve Ermeni halkları için en iyi yöntemin,
geçmişe dönük dürüst, açık ve yapıcı bir çalışma yapmak olduğu
görüşüne değinmiştir. Basın toplantısında bir soruyu yanıtlarken
de “Türkiye ve Ermenistan yetkilileri arasında cereyan eden
görüşmelere yoğunlaşmak lazımdır” demekle, müzakere kapısını
açık tutmuştur. Bu olumlu adımdan yararlanarak, diaspora’nın
çabalarını kösteklemekte yarar olabilir.
2) Ağustos 2010’da Irak’tan muharip
kuvvetlerini çekeceğini açıklayan Başkan Obama için yeniden
kurulan Irak devletini güven içinde yaşatmak büyük önem
taşımaktadır. Birinci Körfez harekâtından beri Irak’taki Kürt
unsurunu planlı bir şekilde yetiştiren, örgütleyen ve kullanan
ABD sonunda, komşu ülkelerin desteği olmadan Kuzey Irak Kürt
yönetimini yaşatamayacağını anlamış gözükmektedir.
ABD-İran ilişkilerinin bugünkü konumunda,
Washington yönetiminin, Şii toplumundan yararlanarak Irak’ın
içişlerine müdahale eden İran’a, Kuzey Irak’taki Kürt
yönetiminin güvenliğini emanet etmesi söz konusu olamaz. Halbuki
bir süre daha Irak’ta varlığını sürdürmesi beklenen ABD için
Kuzey Irak ayağı önem taşımaktadır. Irak Kürt liderleri Talabani
ve Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri inişli çıkışlı bir seyir
takip etmektedir. Bir süre önce dibe vurmuş olan bu ilişkilerin
birden yükselişe geçişi dikkati çekmektedir. Başkan Obama’nın
Türkiye’den sonra Irak’ı ziyareti sırasında Kürt liderlerle
Bağdat’ta bir araya gelmesi, bu yakınlaşmanın devam edeceğine
işaret sayılabilir.
Kuzey Irak Türk müteahhitleri sayesinde mamur
hale gelmiştir. Irak’ın zengin petrol kaynaklarının Akdeniz’e
akıtılmasında, Kerkük-Ceyhan boru hattına ilaveten yeni boru
hatlarının inşası söz konusu olabilecektir. Türkiye-Irak
arasındaki ticari ilişkilerin daha da artmasına görünürde bir
engel yoktur. Irak’ın dünya pazarlarına ulaşımdaki tabii yolları
da Türkiye’den geçmektedir. Olası engel Irak Kürtleri ile olan
ilişkilerin iki taraftan gelebilecek olumsuz davranışlarla
bozulması ihtimalidir. Tarihi gelişimi de dikkate alarak,
Türkiye’nin Kuzey Irak ile özel ilişkiler kurmak suretiyle, Irak
ile ilişkilerine yeni bir ivme vermesinin Türkiye-ABD
ilişkilerine çok olumlu katkılarda bulunacağı açıktır.
3) Afganistan, Türkiye’nin tarihi,
dini ve kültürel bağlarının çok yoğun olduğu bir ülkedir.
Türkiye Cumhuriyeti ilk uluslararası antlaşmayı kardeş
Afganistan ile yapmış, bu ülkenin her yönden kurumlaşıp
kalkınmasına büyük destek sağlamıştır. II. Dünya Savaşı boyunca
Afganistan’da bir Türk Askeri Misyonu görev yapmış ve bu heyet
savaş sonunda ABD’nin devreye girmesiyle yurda dönmek zorunda
kalmıştır. Son dönemde Afganistan’da zayiat vermeden görev
yapabilen tek ülke Türkiye’dir. NATO Temsilciliği yapan Sayın
Hikmet Çetin de görevini başarı ile yürütmüştür. Türkiye’nin
Afganistan’da yapabileceği en büyük hizmet, ülkenin barış ve
huzura kavuşmasına yardımcı olmaktır. Taliban ile mücadele
önemlidir fakat onu yaratan nedenleri bertaraf etmek çok daha
önemlidir. Afgan halkını huzura kavuşturacak şartlar
oluşturulabildiği takdirde, Taliban’ın ve ona bağlı olarak El
Kaide örgütünün varlığının devamı kendiliğinden zorlaşacaktır.
Farklı kimliğiyle, Başkan Obama’nın bu gerçeği göreceği umulur.
4) Kıbrıs konusunda “adil ve kalıcı
bir çözüm şansının bulunduğu” sözü ilk kez söylenmiş değildir.
Başkan Obama’nın, Kıbrıs’ın iki bölgeli, iki toplumlu federasyon
çatısı altında birleşmesi söylemi de geçmişte kullanılmıştır.
Şahsında büyük değişimi simgeleyen Obama’dan bir yenilik
beklenebilirdi. Özellikle, kimlik kaybından ve kendi kaderlerini
tayin haklarının ellerinden alınmasından çekinen Kıbrıslı
Türklere bu bağlamda destek anlamına gelecek bir çağrıda
bulunabilirdi. Türkiye’nin AB üyeliğini net bir şekilde
savunurken, Kıbrıs’ın bu yolda en büyük engel kabul edildiğini
hatırlayarak, düğümün çözülmesine katkıda bulunacak bir tutum
alabilirdi. Kendi de federal bir yapıya sahip olan ABD’nin
temel özelliklerinden biri, farklı ırk, din ve kültürden gelen
insanlara mutluluk vermenin ötesinde, güven içinde ve her türlü
hak ve hukuklarının korunacağı garantisi altında yaşamalarını
sağlamasıdır. Bir zamanlar oy hakları dahi olmayan Afrika
kökenli Amerikalılardan bir başkan seçerek büyük bir değişim
gösterebilmesidir. Kıbrıs’ta adil ve kalıcı barış düzeninin
neden kurulamadığını biraz da umulan değişimi gösterememiş Rum
tarafının tutumunda aramak lazımdır. Yoksa iki toplumun eşit
siyasi, ekonomik ve kültürel haklara sahip olduğunun garantisini
içeren ilkeler mutabakatına varılması halinde çözümün bir gün
meselesi olduğuna inananlar çoktur.
5) Her dini toplumun kendi din adamını
yetiştirmesi en tabii hakkıdır. Bunun için özel okullar da
kurabilir. Ancak, önce ilgili ülkede diğer dini toplumların ne
tür haklara sahip olduğuna bakmak lâzımdır. Heybeliada Ruhban
Okulu bir zamanlar açıktı. Diğer Hıristiyan ülkelerden de papaz
adaylarını kabul etmekle tanınan statüyü aşmıştı. Bugün de,
İstanbul Rumlarının sayısı iki bin dolaylarında olmakla, okulun
açılması halinde, İstanbul Rumlarından çok yabancı ülkelere
mensup talebelerin okula kaydolacakları açıktır. Türk
hükümetinin ikazlarına rağmen, Lozan Konferansı sırasında zapta
geçen mutabakatın hilâfına, Patrik Bartholomeos “Ökümenik”
sıfatını Türk hükümetine kabul ettirmenin peşindedir. Bu
statünün ihtiyaç gösterdiği papaz kadrosunu yetiştirmek için de
Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasındaki ısrarını
sürdürmektedir. Hıristiyan Avrupa’nın Müslüman âlemine düşman
gözüyle baktığı ve Türkiye’nin üyeliğine karşı çıktığı bir
ortamda, Başkan Obama’nın bu konuya neden destek olduğunu
anlamak güçtür. Şayet AB’nin Türkiye’ye bakış açısı bugünkünden
farklı olsaydı Türkiye’nin tutumu da değişik olabilirdi.
6) İsrail-Filistin ihtilâfının
çözümünde Türkiye son zamanlarda bir arabuluculuk denemesine
girişmişti. Bu bağlamda Suriye ile İsrail liderleri arasında
dolaylı telefon teması sağlanmış, Gazze’de seçim kazanan Hamas
ile de ilişki kurulmuştu. Olumlu gelişmeler kaydedilirken Gazze
bombardımanıyla birden her şey altüst oldu. Diyalog arandığı bir
sırada, demokrasiye inanmış toplumların seçimle işbaşına gelen
siyasi kuruluşları tanımlamada biraz daha toleranslı
davranmalarında yarar olabilir. Bugün baş tacı edilen FKÖ’ye
geçmişte yapılan muamele unutulmamalıdır. İsrail-Filistin
ihtilâfının bugüne kadarki seyri İslam âleminden gelen
tepkilerin temel kaynağıdır. Filistin ihtilâfı çözümlenmeden
İslâm âlemine ilişkin pek çok sorunun çözümlenmesi mümkün
değildir. Anlayış görürse, Türkiye arabuluculuk işlevine kaldığı
yerden devam edebilir.
7) İran açmazı ABD’nin başını bir süre
daha ağrıtacaktır. İran’ın Rusya ve Çin ile kurduğu yakın
ilişkiler siyasi ve askeri alanda bazı imkânlar sağlarken,
ABD’nin Batılı ülkelere uygulatmaya çalıştığı ambargonun da her
alanda delinmesine zemin hazırlamıştır. Zengin kültürü ve Şii
inancına dayanarak, İran kendisine yakın bulduğu ülke ve
toplumlar üzerinde büyük etkinlik yaratmaktadır. ABD’ne kafa
tutmasına gıpta ile bakıp İran’ı örnek alan ülkeler vardır.
Büyüklük merakı ağır basan İran halkı Cumhurbaşkanı
Ahmedinecad’ın nükleer programına dört elle sarılmıştır. İhtilâl
günlerinin karmaşasını ve sekiz yıl süren Irak savaşını geride
bırakan İran, sahip olduğu ileri silah sistemleriyle Körfez’de
bir tehdit haline gelmiştir. Hazar Denizine kıyıdar olmasının
verdiği olanaklar buna eklendiğinde, ABD ve Avrupa için hayati
önemdeki enerji boru hatları için de bir tehdit oluşturabilir.
Başkan Obama’nın her şeyin kuvvetle
halledilemeyeceği görüşünden hareketle, ABD’nin İran’a bir
silahlı saldırısının şu safhada gündemde olmadığı söylenebilir.
Uzatılan eli İran tarafının sıkması ise bazı beklentilerin
yerine getirilmesine bağlıdır. Bunların neler olduğu üzerinde
çok şey yazılıp söylenecektir. Bir nokta önemlidir. Hemen her
kesimden İranlı Başbakan Musaddık’ın devrilmesinde ABD’nin
oynadığı rolü unutamamaktadır. İran petrollerini millileştiren
Musaddık’ın petrol tesislerinin başına getirdiği kişi ihtilâlin
ilk başbakanı Mehdi Bazargan’dır. İbrahim Yazdi, Kutbizade ve
Beni Sadr ise Musaddık’ın çevresindeki militanların önde
gelenleridir. İran-ABD uzlaşması her şeyden önce, Başkan
Obama’nın ifadesiyle, geçmişle barışabilmelerine bağlıdır. Ondan
sonrası kolay olacaktır.
ABD-İran ilişkileri düzelme sürecine girdiği
takdirde, eskiden yaşanan bir durum tekrar su yüzüne çıkabilir.
Bu da, İran ön plana çıktıkça, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde
gelişme olmadığı takdirde, ikinci plana itilme ihtimalidir.
İran’ın otuz yıl öncesine kadar ABD’nin yakın müttefiki olduğu
unutulmamalıdır. Başkan Barack Obama’nın model ortaklık önerisi,
milli çıkarlar zedelenmeden, değerlendirilemez ise, ilerde
Türkiye’nin yerini başkaları doldurabilir. ABD ile ilişkilerinin
düzeltilmesinde İran’ın Türkiye’nin arabuluculuğuna ihtiyaç
duymadığı yetkili simalar tarafından açıklanmıştır. Bu durum
Türkiye’nin kendi çıkarlarını korumak üzere girişimlerde
bulunmasına engel değildir. Üzerinde en çok durulması gereken
husus İran’ın nükleer programının geleceğidir. Sıkı bir denetim
gerektiği gibi, uranyum zenginleştirme tesislerinin başka bir
ülkeye, örneğin iki ülkeye hizmet edecek şekilde Türkiye’ye
nakli düşünülebilir.
8) Başkan Obama Türkiye ziyareti
sırasında doğrudan değinmemiş olmakla beraber, CSIS gibi
kuruluşlar, ABD’nin Rusya ile ilişkilerde Türkiye’den daha yakın
bir işbirliği beklediğini vurgulamaktadır. Rusya Federasyonu ilk
yıllarında ekonomik sıkıntılar içinde bocalar, subaylarına dahi
maaşlarını zamanında ödeyemez iken bir tehdit oluşturmuyordu.
Hâlbuki şimdi Karadeniz’de, Kafkaslarda, Orta Asya’da ve ortaya
çıkan her krizde varlığını hissettiren, enerji sorununu koz
olarak kullanacağı izlenimini veren bir ülke konumundadır. Tek
süper güç ABD hareket serbestîsini kaybetmiş gözükmektedir.
AB’nin Rusya’dan gelen doğal gaz boru hatlarına bağımlı
ülkeleri, başta Almanya olmak üzere, Moskova’yı tahrik edecek
davranışlardan kaçınma eğilimindedir. Türkiye’nin Rusya ile her
yıl biraz daha gelişen ekonomik ilişkileri dikkati çekmektedir.
ABD ile model ilişki geliştirme bu ilişkileri ne ölçüde etkiler
veya Rusya’yı Türkiye’ye karşı ne tür önlemler almaya sevk eder
sorusunun gerçekçi bir şekilde yanıtlanmasına ihtiyaç vardır.
Tarih boyu düşmanlıktan sonra ilk kez tanıklık ettiğimiz
Türk-Rus yakınlaşmasının sade bölge için değil dünya barışı
açısından da önem taşıdığı açıktır. Çevremizi saran sorunların
aleyhimize gelişmesini önlemesi ayrıca önem taşımaktadır.
Kuşkusuz bunun tersi de varittir. Rus gazına bağımlılık, boru
hatlarının Türkiye’den geçmesini engelleyen davranışlar, Orta
Asya ile bağımız Gürcistan’da çıkan olaylar, Ermenistan’da Rus
askerlerinin bulunuşunun yaratabileceği sorunlar vb nedenlerle
Rusya’yı dengelemek konusunda asgari bu boyutta başka bir
devletin desteğine ihtiyaç vardır.
9) Model ilişkiden neyin
kastedildiğinin açıklığa kavuşturulması biraz zaman alacaktır.
Barack Obama’nın Meclis’te yaptığı konuşmada sarf ettiği
Türkiye’yi öven sözleri anlamlıdır. Atatürk’e duyduğu hayranlığı
dile getirirken, onun eseri şeklinde lâik ve demokratik
cumhuriyete sıkça atıf yapmasından, Bush döneminde kullanılan
“Ilımlı İslâm Devleti” tanımının artık mazide kalmış olduğu
sonucu çıkarılabilir. Geç de olsa, lâik ve demokratik Türkiye
Cumhuriyeti’nin İslâm âlemi için en iyi model olduğunun
anlaşılması bir kazançtır. İran’ın getirdiği teokratik
cumhuriyet rejimine ve bunun ihracı girişimlerine karşı savunma
niteliğinde ileri sürülen “Ilımlı İslâm” anlayışının fazla kök
salmadan iflas etmesi ilerisi için umut vericidir.
Bugüne kadar ABD ile stratejik ortaklık
kurmuş olan İngiltere ve İsrail’den farklı olarak, Türkiye ABD
ile “model ortaklık”tan neler bekleyebilir?
-
ABD’nin desteğini alarak AB üyeliğini gerçekleştirebilir.
Batı’ya karşı eziklik duygusu taşıyan Müslüman ülkeler
bundan etkilenerek lâik ve demokratik düzene daha çok
ilgi duymaya başlayabilir.
-
Ordusu güçlü bir NATO üyesi olarak, ABD ile işbirliği
halinde, ittifakın dünya barışına daha iyi hizmet için
uygulayacağı yeni politikanın oluşmasına katkıda
bulunabilir.
-
Terör ile mücadelede birlikte daha çok mesafe alınabilir.
-
Batı’yı besleyecek enerji boru hatlarının daha güvenceli
yollardan geçmesi sağlanabilir.
-
İlk dış yatırımlarını yıllar önce Batı Avrupa’da başlatan ABD
ikinci dönem yatırımlarında, hem kaliteli hem de
nispeten ucuz işçisi ve petrol gelirlerinin biriktiği
Avrasya’ya yakınlığı dolayısıyla Türkiye’ye yönelebilir.
-
Orta Asya’nın geleceğini tayin edecek ekonomik rekabet ve
siyasi mücadelede birlikte hareket edilmesi olumlu sonuç
alınmasını kolaylaştırabilir.
-
Hıristiyan ağırlıklı ve dış göçlerle beslenen çok uluslu ABD
ile Müslüman ağırlıklı ve hoşgörüsüyle tüm uluslardan
gelen göçmenleri bağrına basabilen Türkiye medeniyetler
çatışması tehdidini önlemede önemli bir rol oynayabilir
ve tüm dünyaya örnek bir görüntü verebilirler.
Turgut Tülümen'e
teşekkürlerimizle
Denizce

14.04.2009
|
|