Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Serim
Ali Eser
Ali San
Ayşe Mutlu Demetçi
Cem Boyner
Çetin Kent
Çiğdem Tepecik
F.Şadi Gücüm
Haluk Işındağ
Martine Atalay
M.Tınaz Titiz
Recep Dönmez
Sahip Akosman
Tanju Berk
Turgay Tuna
Turgut Tülümen
Yılmaz Dağcı
Yusuf Köprülü

 
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

  Dost Köşesi    

 Obama'nın Türkiye'yi Ziyareti - Muhtemel Sonuçları                          Turgut Tülümen

 

  

BARACK OBAMA’NIN TÜRKİYE’Yİ ZİYARETİ
MUHTEMEL SONUÇLARI

 

A. Barack Hüseyin Obama, başkan seçildikten sonra ilk resmi ziyaretini Türkiye’ye yapan ilk Amerikan politikacısıdır. Daha önce eski First Lady, yeni Dışişleri Bakanı Hillary Rodham Clinton’u Türkiye’ye özel bir ziyaretle gönderip zemin hazırlamaya özen göstermiştir. Nisan başında Londra’da katıldığı G–20 toplantısında Başbakan Erdoğan ile ilk temasını kurmuş, onu izleyen Strasbourg ve Kehl NATO zirvesinde Danimarka Başbakanı Rasmussen’in örgüte genel sekreter seçilmesi konusunda çıkan krizde Türkiye’nin vetosunu önleyen bir uzlaşı sağlamış, ayrıca bu uzlaşının Türkiye lehine olan taviz içeriğini takip edeceğini vurgulamıştır. Hemen ardından, AB Prag zirvesinde de, yakın işbirliği içinde olduğu Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin itiraz olasılığını önemsemeden, Türkiye’nin tam üyeliğe kabulü çağrısını yapmıştır.

 

B. Başkan Obama’nın seçim öncesinde “Ermeni Soykırımı” iddialarına katıldığını ve başkan seçildiği takdirde Kongre’ye sunulacak tasarıya destek vereceğini açıkça ifade ettikten sonra böyle bir davranış içine girmesinin bir anlamı olması gerekir. ABD sisteminde kurumların önemi dikkate alındığında, Amerikan çıkarlarına dayalı dış politika gereği, Türkiye’ye karşı geleneksel dostluk ve işbirliği anlayışının tekrar ön plana çıktığı söylenebilir. Nitekim Başkan Obama, 6 Nisan 2009 günü TBMM genel kurulunda yaptığı konuşmada bu anlayışın örneklerini bolca sunmuş, önce Ankara ve İstanbul seyahatlerini bir mesaj vermek için mi yapıyorsunuz şeklindeki soruları net “Evet” şeklinde yanıtladığını kaydettikten sonra, şu hususları dile getirmiştir:

-Türkiye Avrupa’nın önemli bir parçasıdır. Türkiye ve ABD, günümüzün aşılması zor sorunlarının üstesinden gelebilmek için birlik halinde olup birlikte çalışmalıdırlar.

-Her konuda anlaşamadıysak da, geçmiş altmış yıl içinde bunu başardık.

-Hiçbir ülke aşılması güç sorunların üstesinden tek başına gelemez. Farklı görüşleri geride bırakıp geleceği ortak bir zeminde bina etmeliyiz. Birlikte hareket ettiğimizde daha güçlü oluruz.      

-Türkiye’nin büyüklüğü olayların merkezinde kalabilme yeteneğinizdedir. Bu Doğu ile Batı’nın ayrıldığı değil, buluştuğu yerdir.

-Türkiye ile model bir ortaklık kurmak istiyoruz.

 

C. Başkan Obama konuşmasında, iki demokratik ülkenin halen bir seri alışılmamış ve aşılması güç sorunlarla karşı karşıya olduğunu vurgularken şu noktalara değinmiştir:

  1. Şimdiye kadar görülmedik boyutta bir ekonomik kriz yaşanmaktadır.

  2. Geçmişimizle nasıl barışık olabileceğimizi aramak ve bulmak zorundayız.

  3. Güney Kafkasya’da çözüm bekleyen bir ihtilâf var. Türkiye bölge ülkeleriyle barış halinde olmakla, bu ihtilâfı çözmekte rol oynayabilir.

  4. Kıbrıs’ta iki bölgeli ve iki toplumlu federasyon şeklinde adil ve kalıcı bir barışın müzakere yoluyla tesisi şansını kullanmalıyız.

  5. Orta Doğu’da, yan yana, barış ve güvenlik içinde yaşayacak, Filistin ve İsrail olarak, iki devlet fikrini destekliyoruz. İki taraf da bunu sağlayacak adımları atıp gerekli güven ortamını yaratmalıdır.

  6. Suriye ile İsrail arasında yakınlaşma olmalıdır.

  7. Nükleer silahların yayılması önlenmelidir. İran nükleer programını kısıtladığı takdirde bölgede barış ortamı gelişebilir. İran yöneticileri, silah üretmek veya halkları için daha iyi bir gelecek inşa etmek arasında seçim yapmak durumundadırlar.

  8. Birleşik ve güvenliği sağlanmış bir Irak Türkiye ve ABD’nin de yararınadır. Irak’ın geleceği bölgenin geleceğinden soyutlanamaz. ABD, Ağustos 2010’a kadar,  Irak’taki muharip birliklerini geri çekecektir.

  9. Irak, Türkiye ve ABD terör tehdidine birlikte maruzdurlar. Buna El-Kaide ve PKK da dâhildir.

  10. El-Kaide’nin Afganistan ve Pakistan’da tutunmasına imkân tanınmamalıdır.

  11. Kuvvetle sorun çözülemeyeceğini idrak etmeliyiz. Gelecek yıkanlara değil yaratanlara ait olmalıdır.

D. Barack Obama’nın Cumhurbaşkanı Gül ile yaptığı ortak basın toplantısında bir Amerikan gazetecinin “Sizin Ermeni soykırımı hakkındaki görüşleriniz değişti mi?” sorusuna açıkça “Hayır bunlar kayıtlardadır, değişmedi fakat şu sırada bu sözlerim yerine ben Türkiye ve Ermenistan yetkilileri arasında varılmaya çalışılan uzlaşmaya odaklanıyorum” diye yanıt vermesi, konunun Obama’nın gündeminde önceliğini koruduğunu göstermektedir. İstanbul’dan doğru Bağdat’a uçtuğuna göre, belki birinci önceliğini de Irak ve ona bağlı sorunlar oluşturmaktadır. Kuşkusuz hemen arkasından Afganistan’a daha çok asker sevki ve Orta Doğu’daki sorunların anası İsrail-Filistin ihtilâfı gelmektedir. Amerika’nın ambargo uygulamasına yol açan Kıbrıs meselesi, Türkiye’nin AB üyeliği ile bağlantılı olarak, her zaman önceliğini korumaktadır. Heybeliada Ruhban Okulu’na değinilmesi ise, Athenagoras’ın patrik seçilmesinden bu yana ABD’nin Fener Patrikhanesi’ne gösterdiği ilginin devamı olarak algılanabilir.  

 

E. Barack Hüseyin Obama’nın en büyük özelliği ezilmiş bir ırka mensup oluşudur. Bu kimliği ile uluslararası sorunların çoğunun temelinde yatan “Ezenler-Ezilenler” ayırımının etkilerini ve yarattığı tepkileri diğer Batılı politikacılardan çok daha iyi anlayacak konumdadır. Bunu kanıtlayan en önemli girişimi, 60 Amerikalı diplomatı 14 ay rehin tutan ve ABD ile doğrudan diplomatik ilişkileri 30 yıldır kesik bulunan İran’a, karşılıklı çıkar ve saygı ilkelerine dayalı, temas çağrısı yapmasıdır. Ayrıca, ABD’nin İslam âlemiyle geçmişte savaş halinde olmadığı gibi gelecekte de olmayacağını vurgulaması önem taşımaktadır.

 

F. Bu çerçevede, Barack Obama’nın Türkiye ziyaretinin ne sonuçlar verebileceği ve milli çıkarları açısından Türkiye’nin ne şekilde hareket etmesi gerektiği konusunda ilk ağızda şu noktalar dile getirilebilir:

                1) Ermenistan ile futbol diplomasisi şeklinde başlayıp Cenevre’de sürdürülen gizli temasların nasıl bir sonuç vereceği, 24 Nisan’ın yakınlaşması nedeniyle, merak konusudur. Basında yer alan haberlere göre, bu tarihten önce veya sonra Türkiye-Ermenistan hududunun açılması ve ikili diplomatik ilişkilerin kurulması mümkündür. Buna karşı çıkanlar, Azerbaycan’da tepkinin büyük olduğunu ve söz konusu anlaşma gerçekleştiği takdirde bu kardeş ülkenin kaybedilebileceğini ileri sürmektedirler.

                Kafkasya’nın taşıdığı stratejik önem, Rusya’nın Gürcistan’da çıkan olaylara müdahale etmesi ve Batı’nın can damarı petrol ve doğal gaz boru hatlarının buradan geçmesi ötesinde, yenilerinin inşa edilmesinin öngörülmesi, Rusya ve ABD arasında bölgede zorlu bir çekişmeyi başlatmıştır. Ermenistan’da hâlâ askeri bulunan Rusya bu ülkeyi ve Ermenistan-Türkiye uzlaşmasına göstereceği sert tepkiden yararlanarak Azerbaycan’ı kendisine bağlamak isterken, ABD tam tersini sağlamanın peşindedir. Bunu başarabildiği takdirde, Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna üzerindeki baskısını da azaltmayı ummaktadır.

                Ermeni diasporasının, uzun süreli yayın faaliyeti ve ülke parlamentolarından “soykırımı kararı” çıkartma girişimlerinden sonra geri adım atması beklenmemelidir. Türkiye’den de işlemediği bir suçu kabullenmesi beklenemez. Bu durumda mevcut düğümün çözülebilmesi için iki ulus arasındaki temaslar sıklaştırılabilir ve olumsuz duyguların bu yöntemle yatıştırılması denenebilir. Bu yapılırken, Karabağ ve sair bir kısım toprakları Ermenistan’ın işgali altında bulunan Azerbaycan’ın çıkarlarının titizlikle korunması gerekmektedir. Esasen Azerbaycan’ın da bu amaçla Ermenistan ile belirli aralıklarla gizli görüşmeler yaptığı sanılmaktadır.

                Hatırlanacağı üzere, bölünmüş Berlin ve Almanya etrafında gelişen soğuk savaşın yarattığı tehdidi azaltmak amacıyla, “yumuşama” politikasına yönelen NATO ve Varşova Paktı arasında müzakereler başladığında, bir ara Federal Almanya ve Pankow rejimi diplomatları da devreye girmişti. Bonn hükümeti, her aşamada, bir “disclaimer” ile görüşmelerin ve buna katılımlarının Almanya’nın bölünmüşlüğü konusundaki temel görüş ve tutumlarının değiştiği anlamına gelmeyeceğini özenle kayda geçirtirdi. Acaba ikili temaslarında ve varılacak mutabakatlarda Türkiye ve Azerbaycan da, eğer şimdiye kadar yapılmadıysa, bu yolu kullanıp mevcut güçlükleri aşamazlar mı?

                Ermeni diasporası taraflararası yakınlaşmadan huzursuzluk duymaktadır çünkü “Ermeni Soykırımı” iddiasının tartışılamaz bir tarihi gerçek olduğunu kabul ettirme noktasına yakınlaşmış oldukları kanısındadırlar. Başkan Obama da, seçilmeden önce  “Ermeni Soykırımı tarihsel kanıtlarla desteklenen bir gerçektir” demişse de, Meclis’te yaptığı konuşmada bu kez, Türk ve Ermeni halkları için en iyi yöntemin, geçmişe dönük dürüst, açık ve yapıcı bir çalışma yapmak olduğu görüşüne değinmiştir. Basın toplantısında bir soruyu yanıtlarken de  “Türkiye ve Ermenistan yetkilileri arasında cereyan eden görüşmelere yoğunlaşmak lazımdır” demekle, müzakere kapısını açık tutmuştur. Bu olumlu adımdan yararlanarak, diaspora’nın çabalarını kösteklemekte  yarar olabilir.

 

                2) Ağustos 2010’da Irak’tan muharip kuvvetlerini çekeceğini açıklayan Başkan Obama için yeniden kurulan Irak devletini güven içinde yaşatmak büyük önem taşımaktadır. Birinci Körfez harekâtından beri Irak’taki Kürt unsurunu planlı bir şekilde yetiştiren, örgütleyen ve kullanan ABD sonunda, komşu ülkelerin desteği olmadan Kuzey Irak Kürt yönetimini yaşatamayacağını anlamış gözükmektedir.

                ABD-İran ilişkilerinin bugünkü konumunda, Washington yönetiminin, Şii toplumundan yararlanarak Irak’ın içişlerine müdahale eden İran’a, Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin güvenliğini emanet etmesi söz konusu olamaz. Halbuki bir süre daha Irak’ta varlığını sürdürmesi beklenen ABD için Kuzey Irak ayağı önem taşımaktadır. Irak Kürt liderleri Talabani ve Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri inişli çıkışlı bir seyir takip etmektedir. Bir süre önce dibe vurmuş olan bu ilişkilerin birden yükselişe geçişi dikkati çekmektedir. Başkan Obama’nın Türkiye’den sonra Irak’ı ziyareti sırasında Kürt liderlerle Bağdat’ta bir araya gelmesi, bu yakınlaşmanın devam edeceğine işaret sayılabilir.

                Kuzey Irak Türk müteahhitleri sayesinde mamur hale gelmiştir. Irak’ın zengin petrol kaynaklarının Akdeniz’e akıtılmasında, Kerkük-Ceyhan boru hattına ilaveten yeni boru hatlarının inşası söz konusu olabilecektir. Türkiye-Irak arasındaki ticari ilişkilerin daha da artmasına görünürde bir engel yoktur. Irak’ın dünya pazarlarına ulaşımdaki tabii yolları da Türkiye’den geçmektedir. Olası engel Irak Kürtleri ile olan ilişkilerin iki taraftan gelebilecek olumsuz davranışlarla bozulması ihtimalidir. Tarihi gelişimi de dikkate alarak, Türkiye’nin Kuzey Irak ile özel ilişkiler kurmak suretiyle, Irak ile ilişkilerine yeni bir ivme vermesinin Türkiye-ABD ilişkilerine çok olumlu katkılarda bulunacağı açıktır.

 

                3) Afganistan, Türkiye’nin tarihi, dini ve kültürel bağlarının çok yoğun olduğu bir ülkedir. Türkiye Cumhuriyeti ilk uluslararası antlaşmayı kardeş Afganistan ile yapmış, bu ülkenin her yönden kurumlaşıp kalkınmasına büyük destek sağlamıştır. II. Dünya Savaşı boyunca Afganistan’da bir Türk Askeri Misyonu görev yapmış ve bu heyet savaş sonunda ABD’nin devreye girmesiyle yurda dönmek zorunda kalmıştır.  Son dönemde Afganistan’da zayiat vermeden görev yapabilen tek ülke Türkiye’dir. NATO Temsilciliği yapan Sayın Hikmet Çetin de görevini başarı ile yürütmüştür. Türkiye’nin Afganistan’da yapabileceği en büyük hizmet, ülkenin barış ve huzura kavuşmasına yardımcı olmaktır. Taliban ile mücadele önemlidir fakat onu yaratan nedenleri bertaraf etmek çok daha önemlidir. Afgan halkını huzura kavuşturacak şartlar oluşturulabildiği takdirde, Taliban’ın ve ona bağlı olarak El Kaide örgütünün varlığının devamı kendiliğinden zorlaşacaktır. Farklı kimliğiyle, Başkan Obama’nın bu gerçeği göreceği umulur.

 

                4) Kıbrıs konusunda “adil ve kalıcı bir çözüm şansının bulunduğu” sözü ilk kez söylenmiş değildir. Başkan Obama’nın, Kıbrıs’ın iki bölgeli, iki toplumlu federasyon çatısı altında birleşmesi söylemi de geçmişte kullanılmıştır. Şahsında büyük değişimi simgeleyen Obama’dan bir yenilik beklenebilirdi. Özellikle, kimlik kaybından ve kendi kaderlerini tayin haklarının ellerinden alınmasından çekinen Kıbrıslı Türklere bu bağlamda destek anlamına gelecek bir çağrıda bulunabilirdi. Türkiye’nin AB üyeliğini net bir şekilde savunurken, Kıbrıs’ın bu yolda en büyük engel kabul edildiğini hatırlayarak, düğümün çözülmesine katkıda bulunacak bir tutum alabilirdi.  Kendi de federal bir yapıya sahip olan ABD’nin temel özelliklerinden biri, farklı ırk, din ve kültürden gelen insanlara mutluluk vermenin ötesinde, güven içinde ve her türlü hak ve hukuklarının korunacağı garantisi altında yaşamalarını sağlamasıdır. Bir zamanlar oy hakları dahi olmayan Afrika kökenli Amerikalılardan bir başkan seçerek büyük bir değişim gösterebilmesidir. Kıbrıs’ta adil ve kalıcı barış düzeninin neden kurulamadığını biraz da umulan değişimi gösterememiş Rum tarafının tutumunda aramak lazımdır. Yoksa iki toplumun eşit siyasi, ekonomik ve kültürel haklara sahip olduğunun garantisini içeren ilkeler mutabakatına varılması halinde çözümün bir gün meselesi olduğuna inananlar çoktur.

 

                5) Her dini toplumun kendi din adamını yetiştirmesi en tabii hakkıdır. Bunun için özel okullar da kurabilir. Ancak, önce ilgili ülkede diğer dini toplumların ne tür haklara sahip olduğuna bakmak lâzımdır. Heybeliada Ruhban Okulu bir zamanlar açıktı. Diğer Hıristiyan ülkelerden de papaz adaylarını kabul etmekle tanınan statüyü aşmıştı. Bugün de, İstanbul Rumlarının sayısı iki bin dolaylarında olmakla, okulun açılması halinde, İstanbul Rumlarından çok yabancı ülkelere mensup talebelerin okula kaydolacakları açıktır. Türk hükümetinin ikazlarına rağmen, Lozan Konferansı sırasında zapta geçen mutabakatın hilâfına, Patrik Bartholomeos “Ökümenik” sıfatını Türk hükümetine kabul ettirmenin peşindedir. Bu statünün ihtiyaç gösterdiği papaz kadrosunu yetiştirmek için de Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasındaki ısrarını sürdürmektedir. Hıristiyan Avrupa’nın Müslüman âlemine düşman gözüyle baktığı ve Türkiye’nin üyeliğine karşı çıktığı bir ortamda, Başkan Obama’nın bu konuya neden destek olduğunu anlamak güçtür. Şayet AB’nin Türkiye’ye bakış açısı bugünkünden farklı olsaydı Türkiye’nin tutumu da değişik olabilirdi.  

 

                6) İsrail-Filistin ihtilâfının çözümünde Türkiye son zamanlarda bir arabuluculuk denemesine girişmişti. Bu bağlamda Suriye ile İsrail liderleri arasında dolaylı telefon teması sağlanmış, Gazze’de seçim kazanan Hamas ile de ilişki kurulmuştu. Olumlu gelişmeler kaydedilirken Gazze bombardımanıyla birden her şey altüst oldu. Diyalog arandığı bir sırada, demokrasiye inanmış toplumların seçimle işbaşına gelen siyasi kuruluşları tanımlamada biraz daha toleranslı davranmalarında yarar olabilir. Bugün baş tacı edilen FKÖ’ye geçmişte yapılan muamele unutulmamalıdır. İsrail-Filistin ihtilâfının bugüne kadarki seyri İslam âleminden gelen tepkilerin temel kaynağıdır.  Filistin ihtilâfı çözümlenmeden İslâm âlemine ilişkin pek çok sorunun çözümlenmesi mümkün değildir. Anlayış görürse, Türkiye arabuluculuk işlevine kaldığı yerden devam edebilir.

          

                7) İran açmazı ABD’nin başını bir süre daha ağrıtacaktır. İran’ın Rusya ve Çin ile kurduğu yakın ilişkiler siyasi ve askeri alanda bazı imkânlar sağlarken, ABD’nin Batılı ülkelere uygulatmaya çalıştığı ambargonun da her alanda delinmesine zemin hazırlamıştır. Zengin kültürü ve Şii inancına dayanarak, İran kendisine yakın bulduğu ülke ve toplumlar üzerinde büyük etkinlik yaratmaktadır. ABD’ne kafa tutmasına gıpta ile bakıp İran’ı örnek alan ülkeler vardır. Büyüklük merakı ağır basan İran halkı Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın nükleer programına dört elle sarılmıştır. İhtilâl günlerinin karmaşasını ve sekiz yıl süren Irak savaşını geride bırakan İran, sahip olduğu ileri silah sistemleriyle Körfez’de bir tehdit haline gelmiştir. Hazar Denizine kıyıdar olmasının verdiği olanaklar buna eklendiğinde, ABD ve Avrupa için hayati önemdeki enerji boru hatları için de bir tehdit oluşturabilir.

                Başkan Obama’nın her şeyin kuvvetle halledilemeyeceği görüşünden hareketle, ABD’nin İran’a bir silahlı saldırısının şu safhada gündemde olmadığı söylenebilir. Uzatılan eli İran tarafının sıkması ise bazı beklentilerin yerine getirilmesine bağlıdır.  Bunların neler olduğu üzerinde çok şey yazılıp söylenecektir. Bir nokta önemlidir.  Hemen her kesimden İranlı Başbakan Musaddık’ın devrilmesinde ABD’nin oynadığı rolü unutamamaktadır. İran petrollerini millileştiren Musaddık’ın petrol tesislerinin başına getirdiği kişi ihtilâlin ilk başbakanı Mehdi Bazargan’dır. İbrahim Yazdi, Kutbizade ve Beni Sadr ise Musaddık’ın çevresindeki militanların önde gelenleridir.  İran-ABD uzlaşması her şeyden önce, Başkan Obama’nın ifadesiyle, geçmişle barışabilmelerine bağlıdır. Ondan sonrası kolay olacaktır.

                ABD-İran ilişkileri düzelme sürecine girdiği takdirde, eskiden yaşanan bir durum tekrar su yüzüne çıkabilir. Bu da, İran ön plana çıktıkça, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde gelişme olmadığı takdirde, ikinci plana itilme ihtimalidir. İran’ın otuz yıl öncesine kadar ABD’nin yakın müttefiki olduğu unutulmamalıdır. Başkan Barack Obama’nın model ortaklık önerisi, milli çıkarlar zedelenmeden, değerlendirilemez ise, ilerde Türkiye’nin yerini başkaları doldurabilir. ABD ile ilişkilerinin düzeltilmesinde İran’ın Türkiye’nin arabuluculuğuna ihtiyaç duymadığı yetkili simalar tarafından açıklanmıştır. Bu durum Türkiye’nin kendi çıkarlarını korumak üzere girişimlerde bulunmasına engel değildir. Üzerinde en çok durulması gereken husus İran’ın nükleer programının geleceğidir. Sıkı bir denetim gerektiği gibi, uranyum zenginleştirme tesislerinin başka bir ülkeye, örneğin iki ülkeye hizmet edecek şekilde Türkiye’ye nakli düşünülebilir.

 

                8) Başkan Obama Türkiye ziyareti sırasında doğrudan değinmemiş olmakla beraber, CSIS gibi kuruluşlar, ABD’nin Rusya ile ilişkilerde Türkiye’den daha yakın bir işbirliği beklediğini vurgulamaktadır. Rusya Federasyonu ilk yıllarında ekonomik sıkıntılar içinde bocalar, subaylarına dahi maaşlarını zamanında ödeyemez iken bir tehdit oluşturmuyordu. Hâlbuki şimdi Karadeniz’de, Kafkaslarda, Orta Asya’da ve ortaya çıkan her krizde varlığını hissettiren, enerji sorununu koz olarak kullanacağı izlenimini veren bir ülke konumundadır. Tek süper güç ABD hareket serbestîsini kaybetmiş gözükmektedir. AB’nin Rusya’dan gelen doğal gaz boru hatlarına bağımlı ülkeleri, başta Almanya olmak üzere, Moskova’yı tahrik edecek davranışlardan kaçınma eğilimindedir. Türkiye’nin Rusya ile her yıl biraz daha gelişen ekonomik ilişkileri dikkati çekmektedir. ABD ile model ilişki geliştirme bu ilişkileri ne ölçüde etkiler veya Rusya’yı Türkiye’ye karşı ne tür önlemler almaya sevk eder sorusunun gerçekçi bir şekilde yanıtlanmasına ihtiyaç vardır. Tarih boyu düşmanlıktan sonra ilk kez tanıklık ettiğimiz Türk-Rus yakınlaşmasının sade bölge için değil dünya barışı açısından da önem taşıdığı açıktır. Çevremizi saran sorunların aleyhimize gelişmesini önlemesi ayrıca önem taşımaktadır. Kuşkusuz bunun tersi de varittir. Rus gazına bağımlılık, boru hatlarının Türkiye’den geçmesini engelleyen davranışlar, Orta Asya ile bağımız Gürcistan’da çıkan olaylar, Ermenistan’da Rus askerlerinin bulunuşunun yaratabileceği sorunlar vb nedenlerle Rusya’yı dengelemek konusunda asgari bu boyutta başka bir devletin desteğine ihtiyaç vardır.

 

                9) Model ilişkiden neyin kastedildiğinin açıklığa kavuşturulması biraz zaman alacaktır. Barack Obama’nın Meclis’te yaptığı konuşmada sarf ettiği Türkiye’yi öven sözleri anlamlıdır. Atatürk’e duyduğu hayranlığı dile getirirken, onun eseri şeklinde lâik ve demokratik cumhuriyete sıkça atıf yapmasından, Bush döneminde kullanılan “Ilımlı İslâm Devleti” tanımının artık mazide kalmış olduğu sonucu çıkarılabilir. Geç de olsa, lâik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin İslâm âlemi için en iyi model olduğunun anlaşılması bir kazançtır. İran’ın getirdiği teokratik cumhuriyet rejimine ve bunun ihracı girişimlerine karşı savunma niteliğinde ileri sürülen “Ilımlı İslâm” anlayışının fazla kök salmadan iflas etmesi ilerisi için umut vericidir.

                Bugüne kadar ABD ile stratejik ortaklık kurmuş olan İngiltere ve İsrail’den farklı olarak, Türkiye ABD ile “model ortaklık”tan neler bekleyebilir?

  • ABD’nin desteğini alarak AB üyeliğini gerçekleştirebilir. Batı’ya karşı eziklik duygusu taşıyan Müslüman ülkeler bundan etkilenerek lâik ve demokratik düzene daha çok ilgi duymaya başlayabilir.

  • Ordusu güçlü bir NATO üyesi olarak, ABD ile işbirliği halinde, ittifakın dünya barışına daha iyi hizmet için uygulayacağı yeni politikanın oluşmasına katkıda bulunabilir.

  • Terör ile mücadelede birlikte daha çok mesafe alınabilir.                     

  • Batı’yı besleyecek enerji boru hatlarının daha güvenceli yollardan geçmesi sağlanabilir.

  • İlk dış yatırımlarını yıllar önce Batı Avrupa’da başlatan ABD ikinci dönem yatırımlarında, hem kaliteli hem de nispeten ucuz işçisi ve petrol gelirlerinin biriktiği Avrasya’ya yakınlığı dolayısıyla Türkiye’ye yönelebilir.

  • Orta Asya’nın geleceğini tayin edecek ekonomik rekabet ve siyasi mücadelede birlikte hareket edilmesi olumlu sonuç alınmasını kolaylaştırabilir.

  • Hıristiyan ağırlıklı ve dış göçlerle beslenen çok uluslu ABD ile Müslüman ağırlıklı ve hoşgörüsüyle tüm uluslardan gelen göçmenleri bağrına basabilen Türkiye medeniyetler çatışması tehdidini önlemede önemli bir rol oynayabilir ve tüm dünyaya örnek bir görüntü verebilirler.                           
     

Turgut Tülümen'e teşekkürlerimizle

Denizce

14.04.2009