| |
“Prof. Dr. Türkan Saylan’la, 2003 yılında, onun
hayata geçirdiği ve sonradan benim adını Kardelenler olarak
değiştirdiğim, Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları adlı projenin
kitabını yazmak için doğu illerine doğru yolculuğa çıkmadan önce
tanıştım. Dostluğumuz ilerleyince, biyografisini yazmamı arzu
etti.” Ayşe Kulin, Türkan, Tek ve Tek Başına adlı Türkan Saylan
biyografisini böylesi bir süreç sonucu kaleme almış. Kitapta
Saylan’ın eğitimi, evlilikleri, kanserle mücadelesi, leprayla
mücadele konusunda yaptıkları ve yoksul çocukların eğitimine
yaptığı katkı kâh eski mektuplar, kâh Saylan’ın dostlarının
anlatımlarıyla veriliyor. Ama tabii ki kitabın esas anlatıcısı
Saylan. Kitap bir solukta okunacak bir akıcılığa sahip, tabii
Saylan’ın yaşamı da öyle. Azimli, disiplinli bir Cumhuriyet
kızının nasıl çocuklarına düşkün, yufka yürekli ve duyarlı
olduğunu da görüyorsunuz. Saylan, her zaman yaptığı gibi,
başardığı büyük işleri oldukça sıradan olaylarmış gibi
anlatıyor. Kitap Saylan’ın şu güncesiyle başlıyor:
“12 Nisan 2009, Arnavutköy. Birkaç günden beri boğazımdan hiçbir
şey geçmiyor. Son kemoterapi seansı mide bulantılarımı artırdı.
Beni serumla beslemeye çalışıyorlar ama ellerimde kollarımda
serumu saplayacak damar da kalmadı artık. Her tarafım delik
deşik. Hızla yaklaşmaktayım kaçınılmaz sona. Birkaç işim kaldı
yapılacak. O işleri tamamlamanın telaşındayım. Sonra tüm
tedaviyi kestireceğim. Bu nefes nefese koşu bitecek. Dinlenmek
benim de hakkım. Uyumak huzur içinde! Uzun zamandır uykularım da
yok çünkü. Yatağın içinde sabahı bekliyor, eğer halim varsa,
kalkıp şafağın söküşünü seyrediyorum günlerdir.”
“……Bir mektup daha, yine lise tomarından! Tarihi 23 Haziran
1952: “Kadir gecesi âdetim hilafına camiye gidip Sakal-ı Şerif’i
öpemedim. Bütün gün oruçluydum. O akşam teravih’e gittik.”
Gülmeye başladım. Bu benim kaderim miydi ne? Sıkı bir dini
eğitimden geçmeme, çocukluğumu sofu babaannemin anlattığı
hurafeleri dinleyerek geçirmeme, esaslı bir din eğitimi almama,
İslam’ı kendini sıkı Müslüman zanneden pek çok kişiden daha iyi
kavramış olmama rağmen, yıllardır bir takım kötü niyetli
insanlar “gâvur” olduğumu iddia eder durur. Bu kelimeyi de hiç
sevmem. Müslüman olmayanları küçültücü bir kelimeyle
ayrıştırmak, edepsizlikten başka bir şey değildir, bence. Tüm
dinlerin Allah’a giden yolda bir vasıta olduğuna inandığım için,
hayatım boyunca hiçbir dini küçümsemedim. Bizim kitabımız, diğer
dinlerin peygamberlerine saygı talep eder zaten. Kendimi ise
sadece ve hep Müslüman bildim.
…….”Madem günah çıkarma seansları başladı, benim de diyeceklerim
var anne,” dedi Çağlayan. “Anne, niye o kadar korkardın
babamdan?” “Bak, niye korktuğumu söyleyeyim sana,” dedim.
“Boşanırken velayetinizi babanıza bırakmıştım. Israrla
istemişti. Vermeyecek olursam, boşanamayacağımı biliyordum.
Ayrıca, ilk fırsatta sizleri geri alacağımı da biliyordum.
Nitekim tam da düşündüğüm gibi oldu, ikiniz de bir müddet sonra
yanıma geldiniz ama ben babanızdan ne bir kuruş para, ne de
velayetinizi istedim. Velayetin onda kalması, Demokles’in kılıcı
gibi sallanıp durdu başımın üzerinde. Ya kızar da sizi geri
alırsa, ya sizi bana göstermezse! Hep bu korkuyla yaşadım,
boşanırken velayeti almadığıma hep çok pişman oldum. Bu yüzden
yalvarır yakarırdım sana, babanı kızdırmayalım diye.”
Çağlayan’la Çınar uzanıp ellerimi sımsıkı tuttular. Onların
sağlıklı genç bedenlerinden, ellerime geçen yaşama sevincinin ve
sevginin damarlarımda dolaştığını, yüreğimi ısıttığını
hissettim. Ben o deneyimsiz yaşlarımda, nereden bilebilirdim
annelerle evlatlarının arasına, değil velayet hakkının, hiç
kimsenin ve hiçbir şeyin giremeyeceğini!
….. Polis arkadaş bir şeyler söyleyecekti ama telefonlar aman
vermiyordu. Televizyonları seyredenler, evime baskın yapıldığını
öğrenenler, Çağdaş Yaşam çalışanları, dostlarım, çocukların
arkadaşları sürekli arıyorlardı. Bir iki kişiyle konuşup
kapattım telefonu. “Hocam, bütün bu hastaların, koşuşturmaların
arasında, şu kızların okul işlerine nasıl vakit buldunuz?” diye
sordu polis. “Sadece kızlara değil, okula gitmek için parası
olmayan tüm yoksul çocuklara yardımcı oluyoruz biz.” “Ben,
Kardelen mi nedir, onları duydum sadece.” “Kardelenler’in kitabı
yazıldı da diğerlerinden öne çıktılar. Bu yüzden sen
Kardelenler’i duymuşsun, sadece. Aslında, bu okul işine de yine
cüzamlıların sayesinde bulaştım ben. Cüzamlı ailelerin
çocuklarını okutabilmek için, sağdan soldan burs buluyorum ya,
bir gün Pervari kaymakamı telefon etti hastaneye, ‘bizim ilçede
ilkokulu bitirmiş on yedi tane kız çocuğu var, hocam,’ dedi,
“okumak istiyorlar ama burada okul yok. Siz cüzamlı ailelerin
çocuklarına yardımcı oluyordunuz, acaba bu kızlara da bir yardım
eli uzatabilir misiniz? Kazanalım bu çocukları.’ Hemen telefona
sarıldım, birkaç yeri aradım. Almanya’da doktorluk yapan oğlum
da orada yaşayan Türk çocuklarının eğitimine yardımcı olmaya
çalışıyordu. Onlar bir burs ayarladılar, bu on yedi kızı
okullarına kavuşturduk.” “Ama daha çok kız çocuklarını
okutuyorsunuz, öyle değil mi?” “Hayır, ihtiyacı olan erkek
çocuklara da burs veriyoruz ama ağırlık kızlarda.” “Niye?
Kızları daha mı çok seviyorsunuz?” “Kırsal alanlarda çok çocuklu
aileler okula önce erkek çocuklarını yolluyorlar. Buna çoğu kez
yoksulluk sebep oluyor. Ama kızları evde tutup kardeşlerine
baktırmak, tarlada çalıştırmak, on üç yaşına basınca, başlık
karşılığı kocaya satmak da işlerine geliyor ailelerin. Kızlara
bir fırsat tanımak için, onlara ağırlık verdik.” “Duyduğuma göre
bir sürü kız çocuğu okutuyormuşsunuz.” “Önce on yedi kız çocuğu
ile başlamıştık. Kızların çoğu, liseden sonra üniversiteye
gitmek isteyince, orta öğretim burslarını, bu kez de yüksek
öğretim için devam ettirdik ve sayıyı elli kız çocuğuna
çıkaralım diye kolları sıvadık. Elli kız, yüz kız oldu, derken
bin kız oldu, yeni bağışçılar bulduk, kişiler ve kurumlar yardım
ettiler, Allah razı olsun, beş bin kızı okula yolladık. Erkek
çocukları da kattık aralarına. Madem devlet her çocuğa
yetişemiyor, haydi arkadaşlar, parası olanlar ellerini ceplerine
atsın, dedik. Ülkemizin eğitim alanına yeni bir nefes getirdik.”
Genç polis ellerini ovuşturup duruyordu, bir şey soracak gibiydi
ama çekiniyordu besbelli. “Aklını kurcalayan nedir?” dedim.
“Hocam, dediler ki, bu çocukları gâvur yapıyorlarmış.” “Kim
yapıyormuş?” “Bilemem.” “Oğlum onları da, diğer Türk çocuklarını
eğiten öğretmenler okutuyor. Türk öğretmenler, bursla okuyanları
seçip, haydi şunları gâvur yapalım demiyorlar herhalde!”
Yanıtlamadı, kafasını biraz karıştırmıştım galiba.
…… Polisler üç saattir arıyorlar evi. Evimin adeta iç
organlarını boşaltıyorlar. Yıllardır açılmamış denkler açılıyor,
tepe raflara kaldırılmış kullanılmayan tencereler, havan, kap
kacak toz içinde aşağı indiriliyor. Bu arada televizyondan
öğreniyorum, eşzamanlı baskınlar yapmışlar yurt sathındaki tüm
Çağdaş Yaşamı Destekleme Dernekler’ine. Çabalarına ve
vakitlerine yazık! Zaten yıllardır didikleyip duruyorlardı
defterleri. Bu derneğin yoksul çocuklara ve gençlere
okuyabilmeleri için gerekli parasal yardımı en yasal yollardan
sağladığını, hiçbir yolsuzluğa karışmadığını, hiçbir açığının
bulunmadığını onlar da biliyorlar. Birden bir altyazı geçti
televizyonda! Kadın polis, rafların birinden aldığı, “Siyonizmin
Çöküşü” adlı kitabı mal bulmuş gibi kapmış, amirine gösteriyor.
Amir, “Yok yahu, buna tutanak hazırlanmaz! Koy onu yerine!”
diyor.
….. Yerlerinden kımıldamadılar ve alkışlamaya başladılar. Şimdi,
pencereden bakarken anlıyorum ki, evimi bastıranlar, benden bir
kahraman yaratmaktalar. Benim şu ana kadar üzerlerinde derin iz
bırakabildiklerim; sadece hastalarım, yakın çevrem ve eğitimine
katkıda bulunduğum çocuklardı. Bunun dışında hiçbir iddiam
yoktu, zaten. Arzularım, hırslarım olaydı, bana getirilen siyasi
teklifleri değerlendirirdim. Parayla da hiç aram olmadı. Her
zaman fazla paranın insanı bozduğuna inandım, az parayla
yaşamaktan hiç gocunmadım. Çocuklarımı ilkokuldan itibaren özel
okullarda değil, orta sınıfın ve yoksul halk çocuklarının
gittiği parasız devlet okullarında okuttum, paraya özenmesinler
diye. Sade ve sakin bir yaşam biçimini seçtim kendime, hırstan
lüksten uzak, sadece memleketimin kadersiz insanlarına ve
çocuklarına hizmet etmeye adanmış! Şimdi şu hale bakın, halk
dağılmıyor, bir şeyler bekliyor benden. Oysa ben, o günlerini
yaşayan, çalışkan, özverili bir hekimim sadece, sokaktaki
kalabalığın tepkisinin bayrağı hiç değilim.
|
|