"
( 02.09.1930,
Gazi Mustafa KEMAL )
Şimdi Türk
Dili ile ilgili internette e-mail olarak dolaşan ve bana da
ulaşan ilginç bir çalışmaya birlikte göz atalım.
Türkçe
Üzerine Matematik Bir Modelleme Ve Bunun Olası Sosyal
Yansımaları Üzerine Bir Zihin Jimnastiği
"Victor Hugo
şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Oysa, Türkçe'yi en zengin
kullananlardan Yaşar Kemal'in romanları 3.500 kelimeyi geçmez."
görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira Türkçe'nin
Fransızca'ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur.
İngilizce'ye, Almanca'ya, İspanyolca'ya oranla da daha az sözcük
içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe'nin daha yetersiz
bir dil olduğu anlamına gelmez ! Çünkü Türkçe az sözcük ile çok
şey anlatabilen bir dildir ! Daha fazla sözcük içerse bunun
kimseye zararı dokunmaz ancak, gereği de yoktur. Başka bir
dilden Türkçe'ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında,
aralarında minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe
karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir
eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda
adı geçen diller kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye,
Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani dinamik
anlamlandırmaya dayalıdır.
Türkçe'de
anlamları, sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki
konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe'nin, referans olmak
üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda
kelime içerdiği bile öne sürülebilir.
İngilizce
-Türkçe sözlükte "sick", "ill" ve "patient" kelimelerinin
karşısında hep "hasta" yazar. Bu bağlamda İngilizce'nin üç kat
daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak,
aradaki farkların Türkçe'de vurgulanamadığı söylenmeye
kalkılırsa bu yanlış olur;
“Doktor Ahmet
beyin hastası olmak",
“Böbrek
hastası olmak",
“Internet
hastası olmak",
“Pop
müziğinin hastası olmak"
arasındaki
farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar. Bunun nasıl
olabildiğini görmek zor değildir.
Bir kalem
alıp, alt alta;
| 3 |
+ |
5 |
= |
8 |
| 12 |
+ |
5 |
= |
17 |
| 38 |
+ |
5 |
= |
43 |
yazarsak
görürüz ki, bütün işlemlerin hepsinde aynı "+ 5" rakamı
yazıldığı halde sonuçlar farklı çıkıyor. Türkçe'de de yukarıda
verilen cümle örneklerinin hepsinde "hastası olmak“ ifadesi
geçtiği halde anlamları itibariyle sonuçlar farklı olmaktadır.
Türkçe'nin az
araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar.
Matematikte 0
dan 9 a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı , bölü, dört
işlem işareti ve bir ondalık ayracı olan virgül ile yani topu,
topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir.
Türkçe de
buna benzer özellikler gösterir. Türkçe matematiğe dayalı
olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş
halidir. Türkçe'deki herhangi bir fiilin çekiminin ve
kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz
varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe'ye girecek fiillerin
nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin
çoğullarının ne olduğunun biliniyor olması demektir.
Bu tıpkı
birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği
öğrenildiğinde, sadece
x = 6, y = 23
olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün denklemlerin nasıl
çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir. Oysa sözgelimi
İngilizce'de belirtilen zamana göre "go", " went" olurken "do",
"did" olur. Çoğul ekleri için de durum aynıdır: "foot", "feet"
olurken "boot", "beet" değil "boots“ olur. Bu düzensizliğin
tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle olduklarının
ezberlenmesidir.
Türkçe'de
ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları
öğrenmek gerekir. Türkçe'de neredeyse istisna bile yoktur.
Olanlar da ses uyumu gereği “alma” olması gereken meyve isminin
“elma” biçimine dönmesi gibi birkaç küçük istisnadır. Kurallar
ise neredeyse, bu dili icat edenlerin bu dünyadan olduklarına
inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir.
Bu noktadan
sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki
ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır.
Bunu yapmanın
en kolay yolu ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için de
yalnızca (0) ve (1) rakkamlarını kullanmak yeterlidir.
İzleyen
örneklerde;
[1 = var]
ve
[0 = yok]
anlamında
kullanılmıştır.
Kelime Kökü,
Çoğul Eki, Matematik İfade
Ev
1.0
Ev.ler
1.1
ler
0.1
Türkçe'deki
bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit
sayısı artacaktır).
Tekil olan
bütün kelimeler (1.0)
(Kelime kökü
var; çoğul eki yok),
Çoğul
olanları ise, (1.1) olarak gösterebiliriz.
(Kelime kökü
var; çoğul eki de var).
Bu kural hiç
değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe'de, başka hiç
bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin
çoğulu dahi söylenebilir.
Birisi
karşısındakine sadece "ler" (01) dediğinde, alacağı tepki;
“Anladık ler de, neler?" türünden bir cevap olacaktır.
Bir şeylerin
çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği
açık değildir.
Vurgulama,
Sıfat Kökü, Zayıflatma
Matematik
İfade
Kırmızı
0.1.0
Kıp.kırmızı
1.1.0
Kırmızı.msı
0.1.1
Kıp.kırmızı.msı
1.1.1
Türkçe'deki
sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan
bu kural da hiç değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama
hiçbir sözlükte bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de
zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir.
"Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı
(kıp +
kırmızı + msı)[1.1.1] bir renk aldı" dendiğinde, herkes neyin
kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat,
hiçbir sözlükte yer almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi
bildiği ve anladığı bu kurala uygundur.
Fiil
çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak
kişi için 3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit
grupları şunları ifade edecek:
011 = ben
010 = sen
000 = o
111 = biz
110 = siz
100 = onlar
00 = geniş
zaman
11 = şimdiki
zaman
10 = gelecek
zaman
01 = geçmiş
zaman
Kök,
Yeterlilik, Olumsuz, Zaman, Hikaye, Rivayet, Kişi,
Matematik
İfade
Oku.(y)abil.di.m
1.1.0.01.0.0.011
Oku.(y)a.ma.z.mış.sın
1.1.1.00.0.1.010
Gel.me.(y)ecek.ti
1.0.1.10.1.0.000
Git.me.di.k
1.0.1.01.0.0.111
Şaşır.abil.ecek.ti.niz
1.1.0.10.1.0.110
Bil.(i)yor.lar
1.0.0.11.0.0.100
Tabloda zaman
ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman "di'li geçmiş" ve
"miş'li geçmiş" olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için
ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine
katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.
Cümleleri
oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb...) sıralaması da
rastgele değildir. Türkçe cümleler bir tür "crescendo" (şiddeti
giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan
yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan
yakınlık/uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça
önem artar. Gene matematiksel olarak ele almak gerekirse,
cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden
oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir .
"Dün Ahmet
camı kırdı" cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4
haneli bir değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en
yüksek değeri taşıyacaktır.
CÜMLE
MATEMATİK DEĞER
0001 . MATEMATİK DEĞER
0011 . MATEMATİK DEĞER
0111 . MATEMATİK DEĞER
1111 . MATEMATİK DEĞER
1
Dün . Ahmet . Camı . Kırdı.
2
Dün . Camı . Ahmet . Kırdı.
3
Ahmet . Dün . Camı . Kırdı.
4
Ahmet . Camı . Dün . Kırdı.
5
Camı . Dün . Ahmet . Kırdı.
6
Camı . Ahmet . Dün . Kırdı.
Şimdi
tablodaki cümleleri tek, tek ele alabiliriz;
1. cümle:
Dün Ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
2. cümle:
Dün kırılan camı başkası değil Ahmet kırdı (suçlu Ahmet !).
3. cümle:
Ahmet'in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap
okumuştu).
4. cümle:
Ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması
gerekiyor olabilirdi).
5. cümle:
Cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise Ahmet.
6.
cümle: Camı Ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.
Cümleyi
oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep 'i' haliyle
'camı' olarak kaldı; fiil hep 3. tekil şahıs, di'li geçmiş
zamanda çekildi, vb.) sadece yerlerinin değişmesi cümlelerin
anlamlarını da değiştirdi. Her cümlede 0011, 0001'den daha
fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise hepsinden daha
fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin
matematik değeri oldu.
Kelimelerin
statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün)
yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında
diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen kip -
passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler
eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin
diğerinden farkını derhal anlarlar.
Matematik ile
olan alış - veriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir.
Türkçe'nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir.
Türkçe'nin bu
özelliğini, “İnsanlar kendilerine ulaşan mesajları nasıl
anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir
Fransız, bir İngiliz, bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde
alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı mı
algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir
dil karışmadığı yani sözgelimi bir pantomim gösterisi izlenir
veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile
ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?" türünden sorulara
yanıt ararken fark ettim. Bu özellik, konuya ilgi ve sabırla
yaklaşıp, bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O
nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da
görülmüş olmalı.
"Türkçe çok
lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor" diyenler de aslında,
hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam
adlandıramayanlardır.
Türkçe teknik
açıdan mükemmel bir dildir. Bu mükemmelliğin nedeni matematik
ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe'nin, bu dili
konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır.
Kentli -
köylü, eğitimli - eğitimsiz, doğulu - batılı, vb... Kültür
çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her
yerinde iyi, kötü işleyen bir "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon"
süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım sentezlere götürür.
Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde
"asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci ya hiç çalışmaz, ya da
akıl almaz bir yavaşlıkla çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı
sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır.
Düşünme,
kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence
öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili
olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi anadillerinde
düşünürler. Türklerin büyük çelişkisi işte buradadır. Teknik
açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı
kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük
engelimizi oluşturmaktadır.
Örneğin,
Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek
bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam
biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş
gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka
hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk
diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine kapanık
bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye
ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul
edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen
de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak
(hem de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi
fast-food'ları (lahmacun, döner, vs...) oldu.
Bunları
başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu
yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en
azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir
kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını
eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş
olmaları da düşünülemez. Ancak gözlemlenen o ki, orada doğan
ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç
görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki
Türkçe'nin yanı sıra okulda öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o
ülkenin dil faktöründe aramak çok yanıltıcı olmayacaktır.
Biz Türkler,
konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu
gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu
farklı kavramların da farklı adları olması gerektiğini
öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden
ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel => doğal => matematiksel)
yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız. Sezgiselliğe şartlanmış
beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu
gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani
kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle
"sezdikleri gibi algılamaya“ yönelirler.
Algıladıkları
kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş
olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara
ulaşan mesajlardaki kodlar, ne kadar "herkesçe bir örnek"
algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan
biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki
sistemlerin bir türlü Türkiye'de oluşturulamadığı sorusunun
yanıtı da belirginlik kazanabilir.
Türkçe'nin
kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm
iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre'nin okuması,
yazması olmayan göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca
bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü
olarak aktarılmasının ardında Türkçe'nin sezgiselliğini sonuna
kadar kullanmadaki becerisi vardır. Tanzimat ve Cumhuriyet
aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini
duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde
aranmalıdır.
Fransız gibi,
Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu
yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış
ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız
kalmışlardır.
Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar.
Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları
mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen
kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her
şeyden daha önemlidir.
Konuyu bir
Temel fıkrası ile noktalayalım:
Temel,
Dursuna sorar;
-