| |

Deniz
canlılarından ilaç yapımıyla ilgili araştırmalar son zamanlarda
oldukça arttı. Alglerden, bazı balıklardan, deniz tavşanları
gibi bazı yumuşakçalardan, süngerlerden ağrı kesici, anti-viral,
antibiyotik, anti-tümöral, anti-kanser özellikli biyokimyasal
bileşikler elde ediliyor. Bu araştırmalardan biri de ülkemizde,
TÜBİTAK’ın desteğinde, Almanya’yla yapılan ortak bir projeyle
başladı. Projenin yürütücülüğünü, Prof. Dr Belma Konuklugil
(Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi) ve Prof. Dr. Peter
Proksch (Düseldorf Farmasötik Biyoloji ve Biyoteknoloji
Enstitüsü) yapıyor. Projede, ülkemizdeki yaşayan süngerler ve
bunlardaki etken biyoaktif maddelerin ortaya çıkarılması
hedefleniyor. Çalışmalar iki aşamalı olarak yapılacak. İlk
olarak, sualtından sünger örnekleri toplanacak ve teşhis
edilecek. Sonra, bu örneklerden laboratuarda etken biyoaktif
maddeler ortaya çıkarılacak. Biz de, bu çalışmanın içinde yer
alarak, hem projeye katkıda bulunduk hem de çalışmanın nasıl
yapıldığını sizlere aktaralım istedik .
|
 |
Çalışmaya projenin ilk aşaması olan sünger türlerinin
toplanmasıyla başladık. Bunun için Fethiye bölgesine bir
dalış planladık ve Mart (2006) ayının başlarında bölgeye
gittik. Tekneye dalış malzemelerimizi, örnek toplama
araçgereçlerimizi ve sualtı fotoğraf makinesi yükleyerek
denize açıldık. İlk olarak, dalgadan korunaklı bir yer
olan Dalyan Koyu’na girdik. İlk dalışımızı da bu koyda
gerçekleştirdik. Su sıcaklığı yaklaşık 15 °C.
Üzerimizdeki dalış elbiseleri, en düşük 11 °C’lik su
sıcaklığına kadar dalış yapmaya uygun. |
Suya girdikten
sonra görüş mesafesinin çok iyi olmadığını gördük. Bu, büyük
olasılıkla yağmurlardan dolayı oluşan erozyondan kaynaklı. İlk
metrelerde zemin kumluk ve bazı yerlerde de küçük kayalıklar
var. Koyun iç kısmının zemin fauna ve florası oldukça az. Bunun
nedeni iç kısımda akıntının, dolayısıyla besleyici elementlerin
az olması. Bu bölümde fazla oyalanmadan koyun dış kısmına doğru
ilerledik. Koyun dış kısmında, 10 metrelik derinlikte ilerlerken
altımızdaki kayalık bölgenin üzerinde ilk sünger türlerine
rastladık. Bunlar, kayaların üzerini halı gibi kaplamış kırmızı
renkli süngerler ( Spirastrella sp.). Hemen ilerisinde siyah
renkli araba yıkama süngerine benzeyen bir tür daha var.
Hayvandan çok sualtı bitkilerine benzeyen süngerler oldukça
değişik yapıda. Süngerlere, gözle görülebilen en ilkel omurgasız
hayvan grubu diyebiliriz. Çok hücreli grubundan olmalarına
karşın gerçek organları yok. Sinir sistemleri de çok basit. Bir
kısmına dokununca, verilen tepki yalnızca dokunulan bölgeden
gerçekleşir. Süngerlerin hareket etmemeleri, gözle görülen bir
organları olmaması ve bitkiye benzemeleri nedeniyle, uzun süre
bitki olarak düşünülmesine neden olmuş. 1765 yılında süngerlerin
iç yapıları ayrıntılı olarak incelenince hayvan oldukları
anlaşılmış.
Daldığımız bölgede en yaygın bulunan tür, kayaların
üzerini kaplayan halı biçimindeki kırmızı renkli süngerler. Bu
türün vücut kalınlığı 0,5 cm kadar ve dış yüzeyleri zarımsı
yapıda. Ayrıca, vücut yüzeylerindeki damarlı yapılar, bu
damarların birleştiği yerler çok belirgin ve bir yanardağ ağzına
benziyor. Biraz daha derine inince farklı sünger türleriyle
karşılaştık. Dallı yapıda, turuncu renkli Axinella türleri,
küçücük kale biçiminde, sütlü kahve renkte bazı Ircinia türleri,
daha başka yarım ay biçiminde, siyah Ircinia türleri, profiterol
tatlısına benzeyen sarı-turuncu renkli Agelas türleri gibi.
Birbirlerine hiç benzemeyen, hatta aynı cins içinde bile çok
farklı yapı gösteren süngerler, morfolojik olarak ağaç, çalı,
kadeh, vazo, boru, mantar, çanak, torba, cisimlerin üzerini
örten kabuklar, düzensiz kümeler gibi çok değişik biçimde
olabiliyorlar. Büyüklükleri de benzer biçimde değişkenlik
gösteriryor. Birkaç mm’den, 1-2 metreye kadar büyüyebilen sünger
türleri bulunur. Bizim rastladığımız en büyük türse, yaklaşık 50
cm civarında olan ve deli sünger olarak bilinen bir Ircinia
türü. Bu türün bir masa kadar olan büyüklükteki bireylerine
kıyılarımızda rastlamak da olası. Süngerlerin vücut yapılarına
baktığımızda, üzerinde çok miktarda gözenek olduğunu gördük.
“Por” denen bu gözenekler aracılığıyla beslenme ve solunum
yaparlar. Beslenme özellikleri sayesinde suyun temizlenmesini de
sağlarlar. Bu yapı sayesinde, suyu süzerek vücut içine alırlar.
Suyun dışarıya verilmesiyse “oskulum” denen daha büyük delikler
aracılığıyla olur. Su akımı, yakalı hücreler ve bu hücrelerde
bulunan kamçılar aracılığıyla gerçekleşir.
Su, vücuda girerken
beraberinde, su içindeki asılı duran maddeleri, bakterileri, bir
hücrelileri de taşır. Kamçılar aracılığıyla yakalanan bu
besinlerle de beslenme sağlanır. Ayrıca, bu su akımı sayesinde
solunum da gerçekleşmiş olur. Bunların yanında süngerler
beslenirken bir yandan da suyu süzerek suyun temizlenmesini de
sağlarlar. Örneğin, 500 cm3’lük bir banyo süngeri, dakikada 2
litre kadar suyu süzebilir. 10 cm boyunda ve 1 cm çapındaki
küçük bir süngerse günde 22,5 litre suyu süzebilir. Dalışlarımız
sırasında yapılacak araştırma için, sünger türlerinden
büyüklüklerine oranla değişik miktarlarda parçaları keserek
aldık. Örnek toplarken bir sünger kolonisinin yalnızca bir
parçasını aldık. Geride kalan kısımdaki dokular da zaman içinde
iyileşir ve sünger büyümesine devam edebilir. Bu dalışımız,
suyun soğuk olmasından dolayı 45 dakika kadar sürdü. En fazla 20
metreye kadar inerek sünger örnekleri topladık ve tekneye
döndük. İkinci dalışımızı aynı bölgeye yaptık. Benzer sünger
türlerinden topladık ve o günkü dalışlarımızı bitirdik.
Topladığımız süngerleri, ilk olarak türlerine göre ayırdık. Daha
sonra bıçakla küçük parçalara ayırıp, içi % 70’lik etil alkolle
dolu kavanozlara koyduk. Küçük bir parçasını da tür teşhisinde
kullanmak üzere ayırdık. Etil alkol, canlı dokuların bozulmadan
yıllarca korunmasını sağlayan bir madde. Müze çalışmalarında da
%70’lik etil alkol kullanılır.

Süngerlerin ilginç özelliklerinden biri vücutlarında basit de
olsa bir iskelet sistemlerinin olması. Bu iskelet sistemleri,
“spikül” denen iskelet iğnelerinden, “sklerit” denen iskelet
plakaları ya da sponjin liflerinden ya da her ikisinin
birleşmesinden oluşur. İğne yapılarında CaCO3 (kalsiyum
karbonat) ve SiO2 (Silisyum dioksit) bulunur. İskeletteki iğne
yapıları, sünger türlerinin belirlenmesinde çok önemli rol
oynar. Her türün kendine özgü bir iğne yapısı olur. İskelet
iğneleri, süngerlerin kaya, mercan, çeşitli kabuklar gibi sert
zeminlere tutunmasını da sağlar. Bu iğneler, basit bir iğne
biçiminde olabileceği gibi küre, yıldız, gemi çapası, çengel
gibi değişik biçimli de olabilir. Ayrıca, gözenekli vücut yapısı
birçok canlının sünger üzerinde yaşamasına olanak sağlar.
Süngerler her ne kadar zehirli kimyasallar salgılayıp
kendilerini korusalar da gözeneklerden içeri girip yaşayan
canlılara karşı çaresizdirler. Özellikle, bazı halkalı kurtlar
grubunun üyeleri, bazı karidesler ve kırılgan yapıda olan bazı
saçaklı yıldız türleri, özellikle büyük süngerlerin içine
girerek güvenli bir biçimde yaşamlarını sürdürürler. Üremeleri
eşeyli ya da eşeysiz olarak (tomurcuklanma) gerçekleşir.
Akvaryum Duvarı ve Farklı Sünger Türleri
İkinci gün dalış noktası olarak farklı bir bölgeye gittik.
Burası, Akvaryum Duvarı denen akıntıya açık bir yer. Duvar,
yaklaşık 10 metre derinlikte başlıyor ve 50-60 metreye kadar
devam ediyor. Ondan sonrasında kumluk zemin başlıyor. Suya
girdikten sonra duvarın başladığı yere geldik ve sünger
türlerini aramaya başladık. Burası ilk günkü yere oranla sünger
açısından daha zengin bir bölge. Bunda akıntının etkisi var.
Akıntı, bol miktarda mikroskopik besin taşır. Ayrıca, dip
yapısındaki süngerlerin tutunabilecekleri bol miktarda kaya da
var. Hem besin, hem de uygun yaşam ortamı bir arada olunca,
birçok sünger, kayalar üzerinde en iyi yeri kapmak için
birbirleriyle mücadeleye girmiş gibiler. Bazı noktalarda 3-4
tane sünger türü bir arada ve sıkışık bir durumdalar. Bu bölgede
de yaygın olarak bulunan tür kırmızı renkli halı süngeri. Ancak,
böbrek biçiminde olan Chondria, dallı biçimde olan Axinella,
yuvarlak biçimli Petrocia gibi türler de var. Akvaryum duvarında
30 metre derinliğe kadar indik ve çeşitli sünger türlerinden
örnekler topladık. Burada, süngerler dışında dalışlarda görmeye
pek alışık olmadığımız büyüklükte, soyları tehlikede olan lagos,
orfoz gibi balıklara da rastladık. Balıkların, bizi fark
etmeleriyle, ortadan kaybolmaları arasında saniyeler geçti. Bu,
balıkların dalgıçlardan gelebilecek tehlikeyi bildiklerinin
göstergesi. Yasak olmasına karşın zıpkınla yapılan avcılık,
balıkları dalgıçlardan korkar hale getirmiş. Hızla kaçmalarından
dolayı balıklardan görüntü alamadık ve üzüldük. Ancak,
balıkların hayatta kalma içgüdüsüyle hızla uzaklaşmalarına da
sevindik. En azından hayatta kalmanın bir yolunu daha
öğrenmişler. Sualtındaki işlerimizi bitirerek dalışımızı
noktaladık ve tekneye döndük. Teknede bir gün önceki işlemleri
yaptık. Toplam 15 civarında farklı sünger türü topladık ve
Ankara’ya döndük.
Farmakognozi Laboratuarında Çalışmalar
Süngerler üzerindeki laboratuvar çalışmaları Ankara Üniversitesi
Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Laboratuvarı’nda yapıldı. Prof.
Dr. Belma Konuklugil ve Araştırma Görevlisi Alper Gökbulut
tarafından yapılan çalışmalarda denizden getirilen süngerlerin
özü çıkarıldı. Süngerin özünün çıkarılması için önce,
süngerlerin suyu sıkılarak kurutuldu. Sonra süngerler küçük
parçalara ayrıldı. Sonra erlen kaplarına belirli oranlarda
konuldu ve üzerine metanol eklendi. Daha sonra karıştırıcıya
alınarak sünger özünün çıkması sağladı. Bundan sonra sıra özün
içindeki metanolün alınmasına geldi. Rotavapor denen gelişmiş
bir damıtma aleti yardımıyla, metanol sünger özünden ayrıldı. Bu
işlem, toplanan tüm türler için uygulandı. Bundan sonra
yapılacak işlemler, projenin diğer ayağını oluşturan Almanya’da
yapılacak. Elde edilen sünger özünde farmakolojik aktivite
çalışmaları yapılacak ve bu türlerin etken maddeleri bulunmaya
çalışılacak. Buraya kadar yapılan çalışmalar projenin bir
bölümü. İlerleyen zamanlarda, Türkiye’nin farklı noktalarından
süngerler toplanması ve bunlardaki farklı etken maddelerin
ortaya çıkarılması hedefleniyor.
Yazı
ve Fotoğraflar
Bülent Gözcelioğlu
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Nisan-2006
Bülent Gözcelioğlu'na teşekkürlerimizle
Denizce

18.05.2006
|
|