e-mail
denizce@denizce.com
 





AB Hotel
Acarlar Gölü
Agva
Antalya Şel.
Antarktika
Bordeaux
Bozcaada
Burgazada
Costa Farilya
Çağlayanlar
Çamaltı Tuzlası
Çığlıkara
Dalış Turları
. Avustralya
. Endonezya-Papua
. Endonezya-Walea
. Galapagos
. Honduras
. Komodo
. Maldivler
. Meksika
. Mikronezya
. Tayland
Düden
Dünyanın Renkleri
. Mali
. Myanmar
. Sicilya
. Toskana
Erciyes
Galata Kulesi
Galata Mevlev.I
Garipçe
Galata Mevlev.II
Gölyazı
Halfeti'den Hasankeyf'e
Jeoparklar
Kaklık Mağarası
Kapıdağ Y.
Kastamonu
Kızıldeniz
Konya
Korfu Adası
Kumluca
Kuzguncuk
Loire Vadisi
Marmara Adası
Mersin
Mısır'ın Gizemi
Nice
Piramitler
Prag
Prens Adaları
Rio
Sanaa
Santorini
Sinop
Sultanahmet
Turkuaz Ada
Urla
Van
Yeditepe Nerede?
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

 Gezelim Görelim  

  Turkuaz Ada                                                                                                      Neslihan Pekdemir

 

 

Akdeniz'in ortasında bir deniz yıldızı, herkesin bilmediği güzelliklerini anlatmak için kâşiflerini bekliyor.

THY'nin Kuzey Kıbrıs uçağı bir saat on beş dakika sonra, turkuazın ortasına doğru inişe geçiyor. Ercan Havalimanı'ndaki turizm danışma bürosundan hemen bir harita alıyorum. Yanımda bana burayı anlatacak başka hiçbir şey yok. Kuzey Kıbrıs'a gelmeden evvel araştırmamaya özellikle gayret etmiş ve kendimi gördüklerimle şaşırtmaya karar vermiştim çünkü. Taksiyle Gazimağusa'ya doğru gidiyoruz. Gece yarısı olmak üzere. Turkuaz adanın söyleyecekleri yarın ortaya çıkacak.

 

Antik Kentin Sabahı

Sabah beş buçuğa doğru uyanıyorum. On beş dakika sonra, adanın Roma zamanlarında, Salamis antik kentindeyiz. Gün; antik kentin sütunlarında, agorasında, heykellerinde yavaş yavaş ağarıyor. Bir antik kenti gezmek için en doğru anlardan birindeyiz. Etraf, 19. yüzyılın romantizm akımı etkisindeki yağlıboya tablolarını andırıyor. Kertenkeleler buranın gerçek sahibi gibi, sakin sakin fotoğraf makinelerine poz veriyor. Merya Ovası'ndaki antik kent, yüzyıllar önce adanın en önemli noktasını işaret ediyordu.

Konumu nedeniyle de oldukça güçlü durumdaydı. Gymnasium'u, tiyatrosu, hamamı, tuvaletleri ve mozaikleri ile Salamis, geçmişinin ipuçlarını veriyor. Kuruluşu MÖ 11. yüzyıla ilişkilendirilen kent, MÖ 8. yüzyılda önemli bir ticari merkez olarak tarih sahnesine çıktı. Helenistik ve Roma dönemlerinde o yılların zenginliğini Efes, Bergama, Atina gibi kentlerle paylaştı. Akdeniz dünyasının önemli bir ticari noktası haline geldi. Yaşanan depremler kentin gelişmesini sekteye uğratmışsa da, Bizans imparatoru Constantius II (MS 337-361) şehri yeniden kurdurdu ve Constantia adını verdi. Ancak, baskınlardan yorulan son şehir halkı 648 yılında Arsinoe'ye, bugünkü Gazimağusa'ya yerleşti... Biz de onlar gibi kuzeye, Gazimağusa'ya doğru yola çıkıyoruz.

 

Denizin Kapısı: Gazimağusa

Antik dönemle başladığımız Kuzey Kıbrıs hikâyemize rehberimiz Gisel ile devam ediyoruz. Yolumuz bir anda Ortaçağ'a uzanmaya başlıyor. Lüzinyan döneminde dünyanın en zengin şehirlerinden biri durumuna gelen Mağusa'da; Venedik surları, gotik kiliseler, Shakespeare'in ilham aldığı rivayet edilen Othello Kalesi, St. Georg kiliseleri, katedraller ziyaret noktalarımız oluyor. Akdeniz ticaret yolu üzerinde yer alan adanın en büyük limanı Mağusa, özellikle üç yüz yıllık Lüzinyan döneminde 350'den fazla kilisenin birer birer yükseldiği yer oldu.

Bu liman, adanın dünyaya açıldığı bir kapı gibiydi. 14. yüzyılda limanı korumak üzere yapılan Othello Kalesi'nin üst terasından limanı izledikten sonra merkeze doğru yürüyoruz. Namık Kemal Meydanı'nın ortasındaki Lala Mustafa Paşa Camii (St. Nicholas Katedrali)'nin gotik pencereleri ve göğe dik dik uzanan mimari çizgileri karşısında, 13. yüzyılda Lüzinyan Kraliyet Sarayı olarak inşa edilen Venedik Sarayı yer alıyor. Küçük çarşısı, kafeleri, turistik eşyalar satan dükkânları ile Gazimağusa öğle saatinde oldukça sakin görünüyor.

 

En Uca Doğru

Gisel anlattıkça bazı notlar almaya çalışıyorum: “Doğu ve Batı arasındaki stratejik konumu nedeniyle ada, oldukça hareketli bir geçmişe sahip olmuş. Fenike, Eski Yunan, Asur, Mısır, Pers kolonileriyle devam eden adanın tarihi, aslında çok daha öncelerde MÖ 7000'lerde yazılmaya başlanmış. Bizans, Templar Şövalyeleri, Luzinyan (Lusignan), Venedik ve Osmanlı dönemlerinde kurulmuş, yenilenmiş ya da yeniden yapılmış şehirlere sahip olmuş.”

Kuzey Kıbrıs'ta 'ghost town' olarak anılan Maraş bizi hayretler içinde bırakıyor. Ufka uzanan bir sahil ve terk edilmiş bir şehir…

Kıbrıs haritalarında gördüğümüz en uç nokta vardır ya; bir kara parçası Akdeniz'e el vermiştir, işte oraya Dipkarpaz'a doğru yola devam ediyoruz.

Yol boyunca sağ tarafımızda, yeşil tepelerin zirvelerine kurulmuş Ortaçağ kaleleri; solda yüz milyon yıldır Caretta caretta'ların ve yeşil başlı kaplumbağaların (Chelonia mydas) yumurtladığı plajlar ve uçsuz bucaksız deniz bize eşlik ediyor.

 

Turkuazı Bulmak

Karpaz'a giden yol üzerindeki Yeşilköy'de bir Kıbrıs mutfağı sofrasına konuk olduktan sonra, Kuzey Kıbrıs'ın köylerine, uzun kumsallarına, kısacası olağanüstü güzellikteki yüzüne daha da yaklaşıyoruz. Sipahi Köyü, milli park alanındaki sevimli yabani eşekler, ilginç mozaikleriyle Ayios Trias Bazilikası kalıntıları, fotoğraf çekmeden ayrılamadığımız yerler oluyor. Ve en uç noktaya geldiğimizde Apostolos Andreas Manastırı karşılıyor bizi. Gisel, manastırın hemen aşağısındaki taşlardan fışkıran suyun ve vaktiyle buradan geçmiş bir geminin hikâyesini anlatıyor. Etrafı alabildiğine Akdeniz olan yapının önünden biraz daha ileriye gidince karşımıza çıkan mavi; bu yazının başlığını tam da o anda aklıma getiriyor.

 

Ortaçağ Kalesinde Gün Batımı

Dipkarpaz'dan Gazimağusa yönünde geri dönerken, artık adanın Ortaçağı'nı keşfetme zamanı da geliyor. İskele mevkiinde sahilden tepelere doğru tırmanmaya başlıyoruz. Sarp kayalıklar üzerine, 10. yüzyılda bir gözetleme kulesi olarak yapılan Kantara Kalesi gün batımını izlediğimiz  yer oluyor. Kale, Beşparmak Dağları üzerindeki üç kaleden biri. Diğerleri ise St. Hilarion ve Bufavento kaleleri.

 

Dar Sokaklardaki Güzel Evler

Ertesi sabah, savunma kısımlarında Leonardo da Vinci'nin de rol aldığı Lefkoşa surlarının kenarındayız. Anlatıldığına göre; da Vinci'nin o yıllarda Kıbrıslı bir sevgilisi vardır. Adaya yaptığı ziyaretlerden birinde Osmanlı İmparatorluğu'nun fetih için hazırlandığını duyar. Venediklileri uyarır ve şehirde hemen surların onarımına başlanır. Surlar, fethe yetişememiş olsa da bitmiş kısımları bugün sapasağlam ayakta duruyor. Sınırın hemen yakınındaki Arap Ahmet Mahallesi, Lefkoşa'daki ilk mola noktamız oluyor.

 

Filmden fırlamış bir mahalle gibi burası. Yan yana dizili, farklı zamanlarda yapılmış İngiliz, Rum ya da Osmanlı evlerini dar sokaklar çevreliyor. Biraz daha kalmak ve saatlerce fotoğraf çekmek istesek de buradan ayrılma vakti geliyor. Daha İplikçi Çarşısı, Büyük Han, Mevlevi Müzesi, Girne Kapısı, Selimiye Camii (St. Sophia Katedrali), Dervişpaşa Konağı'nı ziyaret edeceğiz. Öğle yemeği, biraz dinlenmek veya Kuzey Kıbrıs'a özgü el sanatı eşyalardan satın almak için Büyük Han'a uğramanızı öneririm. Bugün turistik bir çarşı işlevini kazanmış olan handa, kafeler, sanat galerileri ve atölyeler de bulunuyor. 

 

Kaleden Kaleye

Lefkoşa'dan ayrılıp Girne'ye doğru yol alırken, rehberimiz “St. Hilarion Kalesi'ni görmeden buradan gitmemelisiniz” deyince hemen kaleye tırmanma kararını veriyoruz. Bir dönem şövalyelerin kılıç alanı olarak kullandığı meydanı geride bırakıp artık kaleye varıyoruz. Kaledeki kafede birşeyler içip aşağıdaki Girne manzarasını izlemeyi ihmal etmiyoruz. Kıbrıs'ın doğası ve kültürüyle yakından ilgili Mustafa (Gürsel) Ağabey de, Kuzey Kıbrıs'ın endemik çiçekleri, lalesi, orkidesi ile ilgili bilgilerini bizimle paylaşıyor bir yandan.

Artık aşağıya, Girne'nin kalbine inmenin vakti geliyor. İçi güzel bir müze olarak tasarlanmış Girne Kalesi, Lüzinyan, Venedik, Bizans ve Osmanlı dönemlerini yaşamış. Kalenin duvarlarına asılı armalar bu tarihçeyi izlemenizi sağlıyor. Yapının en üst uç noktasından görünen Girne Limanı, kıyıda sıralanmış lokantaları ve önündeki tekneleriyle şirin bir Akdeniz kasabası gibi görünüyor. Artık bu nokta turkuaz adayı dinlediğimiz ve dinlendiğimiz yer oluyor… O sırada burada geçirdiğim süre için şunları düşünüyorum: Kuzey Kıbrıs, bugüne kadar duymuş ve öğrenmiş olduklarımı yanımda götürmediğim yer; her an beni şaşırtabilmiş, şaşırdıkça da daha çok sevdiğim ve hepsi bir yana, her yanında huzur gördüğüm bir turkuaz ada.

Yazı: Neslihan Pekdemir    
Foto: Kağan Aybudak       
  

   Kaynakça:
   SkyLife
- Ağustos 2008

 

Neslihan Pekdemir ve
Kağan Aybudak
'a teşekkürlerimizle

Denizce

20.08.2008