|

Akdeniz'in ortasında bir deniz yıldızı, herkesin bilmediği
güzelliklerini anlatmak için kâşiflerini bekliyor.
THY'nin Kuzey Kıbrıs uçağı bir saat on beş dakika sonra,
turkuazın ortasına doğru inişe geçiyor. Ercan Havalimanı'ndaki
turizm danışma bürosundan hemen bir harita alıyorum. Yanımda
bana burayı anlatacak başka hiçbir şey yok. Kuzey Kıbrıs'a
gelmeden evvel araştırmamaya özellikle gayret etmiş ve kendimi
gördüklerimle şaşırtmaya karar vermiştim çünkü. Taksiyle
Gazimağusa'ya doğru gidiyoruz. Gece yarısı olmak üzere. Turkuaz
adanın söyleyecekleri yarın ortaya çıkacak.
Antik Kentin
Sabahı
Sabah beş buçuğa doğru uyanıyorum. On beş dakika sonra,
adanın Roma zamanlarında, Salamis antik kentindeyiz. Gün; antik
kentin sütunlarında, agorasında, heykellerinde yavaş yavaş
ağarıyor. Bir antik kenti gezmek için en doğru anlardan
birindeyiz. Etraf, 19. yüzyılın romantizm akımı etkisindeki
yağlıboya tablolarını andırıyor. Kertenkeleler buranın gerçek
sahibi gibi, sakin sakin fotoğraf makinelerine poz veriyor.
Merya Ovası'ndaki antik kent, yüzyıllar önce adanın en önemli
noktasını işaret ediyordu.

Konumu nedeniyle de oldukça güçlü durumdaydı. Gymnasium'u,
tiyatrosu, hamamı, tuvaletleri ve mozaikleri ile Salamis,
geçmişinin ipuçlarını veriyor. Kuruluşu MÖ 11. yüzyıla
ilişkilendirilen kent, MÖ 8. yüzyılda önemli bir ticari merkez
olarak tarih sahnesine çıktı. Helenistik ve Roma dönemlerinde o
yılların zenginliğini Efes, Bergama, Atina gibi kentlerle
paylaştı. Akdeniz dünyasının önemli bir ticari noktası haline
geldi. Yaşanan depremler kentin gelişmesini sekteye uğratmışsa
da, Bizans imparatoru Constantius II (MS 337-361) şehri yeniden
kurdurdu ve Constantia adını verdi. Ancak, baskınlardan yorulan
son şehir halkı 648 yılında Arsinoe'ye, bugünkü Gazimağusa'ya
yerleşti... Biz de onlar gibi kuzeye, Gazimağusa'ya doğru yola
çıkıyoruz.
Denizin Kapısı:
Gazimağusa
Antik dönemle başladığımız Kuzey Kıbrıs hikâyemize rehberimiz
Gisel ile devam ediyoruz. Yolumuz bir anda Ortaçağ'a uzanmaya
başlıyor. Lüzinyan döneminde dünyanın en zengin şehirlerinden
biri durumuna gelen Mağusa'da; Venedik surları, gotik kiliseler,
Shakespeare'in ilham aldığı rivayet edilen Othello Kalesi, St.
Georg kiliseleri, katedraller ziyaret noktalarımız oluyor.
Akdeniz ticaret yolu üzerinde yer alan adanın en büyük limanı
Mağusa, özellikle üç yüz yıllık Lüzinyan döneminde 350'den fazla
kilisenin birer birer yükseldiği yer oldu.

Bu liman, adanın dünyaya açıldığı bir kapı gibiydi. 14.
yüzyılda limanı korumak üzere yapılan Othello Kalesi'nin üst
terasından limanı izledikten sonra merkeze doğru yürüyoruz.
Namık Kemal Meydanı'nın ortasındaki Lala Mustafa Paşa Camii (St.
Nicholas Katedrali)'nin gotik pencereleri ve göğe dik dik uzanan
mimari çizgileri karşısında, 13. yüzyılda Lüzinyan Kraliyet
Sarayı olarak inşa edilen Venedik Sarayı yer alıyor. Küçük
çarşısı, kafeleri, turistik eşyalar satan dükkânları ile
Gazimağusa öğle saatinde oldukça sakin görünüyor.
En Uca Doğru
Gisel anlattıkça bazı notlar almaya çalışıyorum: “Doğu ve
Batı arasındaki stratejik konumu nedeniyle ada, oldukça
hareketli bir geçmişe sahip olmuş. Fenike, Eski Yunan, Asur,
Mısır, Pers kolonileriyle devam eden adanın tarihi, aslında çok
daha öncelerde MÖ 7000'lerde yazılmaya başlanmış. Bizans,
Templar Şövalyeleri, Luzinyan (Lusignan), Venedik ve Osmanlı
dönemlerinde kurulmuş, yenilenmiş ya da yeniden yapılmış
şehirlere sahip olmuş.”

Kuzey Kıbrıs'ta 'ghost town' olarak anılan Maraş bizi
hayretler içinde bırakıyor. Ufka uzanan bir sahil ve terk
edilmiş bir şehir…
Kıbrıs haritalarında gördüğümüz en uç nokta vardır ya; bir
kara parçası Akdeniz'e el vermiştir, işte oraya Dipkarpaz'a
doğru yola devam ediyoruz.
Yol boyunca sağ tarafımızda, yeşil tepelerin zirvelerine
kurulmuş Ortaçağ kaleleri; solda yüz milyon yıldır Caretta
caretta'ların ve yeşil başlı kaplumbağaların (Chelonia mydas)
yumurtladığı plajlar ve uçsuz bucaksız deniz bize eşlik ediyor.
Turkuazı Bulmak
Karpaz'a giden yol üzerindeki Yeşilköy'de bir Kıbrıs mutfağı
sofrasına konuk olduktan sonra, Kuzey Kıbrıs'ın köylerine, uzun
kumsallarına, kısacası olağanüstü güzellikteki yüzüne daha da
yaklaşıyoruz. Sipahi Köyü, milli park alanındaki sevimli yabani
eşekler, ilginç mozaikleriyle Ayios Trias Bazilikası
kalıntıları, fotoğraf çekmeden ayrılamadığımız yerler oluyor. Ve
en uç noktaya geldiğimizde Apostolos Andreas Manastırı
karşılıyor bizi. Gisel, manastırın hemen aşağısındaki taşlardan
fışkıran suyun ve vaktiyle buradan geçmiş bir geminin hikâyesini
anlatıyor. Etrafı alabildiğine Akdeniz olan yapının önünden
biraz daha ileriye gidince karşımıza çıkan mavi; bu yazının
başlığını tam da o anda aklıma getiriyor.
Ortaçağ
Kalesinde Gün Batımı
Dipkarpaz'dan Gazimağusa yönünde geri dönerken, artık adanın
Ortaçağı'nı keşfetme zamanı da geliyor. İskele mevkiinde
sahilden tepelere doğru tırmanmaya başlıyoruz. Sarp kayalıklar
üzerine, 10. yüzyılda bir gözetleme kulesi olarak yapılan
Kantara Kalesi gün batımını izlediğimiz yer oluyor. Kale,
Beşparmak Dağları üzerindeki üç kaleden biri. Diğerleri ise St.
Hilarion ve Bufavento kaleleri.
Dar Sokaklardaki
Güzel Evler
Ertesi sabah, savunma kısımlarında Leonardo da Vinci'nin de
rol aldığı Lefkoşa surlarının kenarındayız. Anlatıldığına göre;
da Vinci'nin o yıllarda Kıbrıslı bir sevgilisi vardır. Adaya
yaptığı ziyaretlerden birinde Osmanlı İmparatorluğu'nun fetih
için hazırlandığını duyar. Venediklileri uyarır ve şehirde hemen
surların onarımına başlanır. Surlar, fethe yetişememiş olsa da
bitmiş kısımları bugün sapasağlam ayakta duruyor. Sınırın hemen
yakınındaki Arap Ahmet Mahallesi, Lefkoşa'daki ilk mola noktamız
oluyor.
Filmden fırlamış bir mahalle gibi burası. Yan yana dizili,
farklı zamanlarda yapılmış İngiliz, Rum ya da Osmanlı evlerini
dar sokaklar çevreliyor. Biraz daha kalmak ve saatlerce fotoğraf
çekmek istesek de buradan ayrılma vakti geliyor. Daha İplikçi
Çarşısı, Büyük Han, Mevlevi Müzesi, Girne Kapısı, Selimiye Camii
(St. Sophia Katedrali), Dervişpaşa Konağı'nı ziyaret edeceğiz.
Öğle yemeği, biraz dinlenmek veya Kuzey Kıbrıs'a özgü el sanatı
eşyalardan satın almak için Büyük Han'a uğramanızı öneririm.
Bugün turistik bir çarşı işlevini kazanmış olan handa, kafeler,
sanat galerileri ve atölyeler de bulunuyor.
Kaleden Kaleye
Lefkoşa'dan ayrılıp Girne'ye doğru yol alırken, rehberimiz
“St. Hilarion Kalesi'ni görmeden buradan gitmemelisiniz” deyince
hemen kaleye tırmanma kararını veriyoruz. Bir dönem şövalyelerin
kılıç alanı olarak kullandığı meydanı geride bırakıp artık
kaleye varıyoruz. Kaledeki kafede birşeyler içip aşağıdaki Girne
manzarasını izlemeyi ihmal etmiyoruz. Kıbrıs'ın doğası ve
kültürüyle yakından ilgili Mustafa (Gürsel) Ağabey de, Kuzey
Kıbrıs'ın endemik çiçekleri, lalesi, orkidesi ile ilgili
bilgilerini bizimle paylaşıyor bir yandan.

Artık aşağıya, Girne'nin kalbine inmenin vakti geliyor. İçi
güzel bir müze olarak tasarlanmış Girne Kalesi, Lüzinyan,
Venedik, Bizans ve Osmanlı dönemlerini yaşamış. Kalenin
duvarlarına asılı armalar bu tarihçeyi izlemenizi sağlıyor.
Yapının en üst uç noktasından görünen Girne Limanı, kıyıda
sıralanmış lokantaları ve önündeki tekneleriyle şirin bir
Akdeniz kasabası gibi görünüyor. Artık bu nokta turkuaz adayı
dinlediğimiz ve dinlendiğimiz yer oluyor… O sırada burada
geçirdiğim süre için şunları düşünüyorum: Kuzey Kıbrıs, bugüne
kadar duymuş ve öğrenmiş olduklarımı yanımda götürmediğim yer;
her an beni şaşırtabilmiş, şaşırdıkça da daha çok sevdiğim ve
hepsi bir yana, her yanında huzur gördüğüm bir turkuaz ada.
Yazı: Neslihan Pekdemir
Foto: Kağan Aybudak
Kaynakça:
SkyLife - Ağustos 2008
Neslihan Pekdemir ve
Kağan Aybudak'a teşekkürlerimizle
Denizce

20.08.2008
|