O gün öğleden sonra kapının zilinin çaldığını hala
anımsayabilmem tuhaf. On iki yaşındaydım ve iki değişik tonu
olan zil sesi o karanlık şubat günü acı acı çaldı.
Annem
ellerini yıkanmaktan rengi solmuş kurulama bezine kurulayıp,
omuzuna attı ve mutfaktan çıktı. Ben matematik ödevime ara
verdim ve erkek kardeşimle birlikte kapıya koştum.
Kapının hala
kapalı olmasına karşın, Missouri'nin soğuğu içeri giriyordu.
Boyum yeterince uzun olduğu için verandayı görebiliyordum.
Kapıyı çalan, mahallede ve dünyada en sevdiğim arkadaşım Barb
Murphy idi.
Fakat Barb'ın
her zaman pembe olan yanakları sapsarıydı ve yüzü gergindi.
Annemin köpeğimizin dışarıya kaçmaması için tam açmadığı kapıdan
anneme bakıyordu güzel mavi gözleriyle. Kardeşimle ben kapının
gerisinde kalmıştık.
Birbirlerine
fısıltıyla birşeyler söylediler, bana ve erkek kardeşime
attıkları kaçamak bakışları yakaladım bir an ve Barb'ın ağzından
çıkan bir sözcük duydum. Bildiğim bir sözcük değildi bu. Annemle
Barb'ın aralarındaki konuşma çok ilgimi çekmişti. Sözcüğün
anlamını çıkarmaya çalıştım, İ-n-t-i-h-....
"Yo, hayır.
Bruce Garrett mı? Ne zaman? Nerede bulmuşlar? Nasıl yapmış
bunu?"
O anda o
gizemli sözcük kapkara anlamını kazanıverdi belleğimde, intihar
sözcüğünün anlamını anımsamıştım. Bay Garrett, Cindy Garrett'ın
babası ölmüştü. Kendisini öldürmüştü.
Ana
sınıfından beri her yıl yazları Cindy ile birlikte oynardık. Bay
Garrett bize bir oyun evi yapmıştı. Cindy'ye yere basmadan
yürüyebilmesi için ortası basamaklı sırıklar yaptığında, bana da
bir tane yapmıştı. Yeterince büyüdüğümüzde bize el topu oynamayı
öğretmişti.
Sanırım Bay
Garrett çocukları hoşnut etmeyi çok seviyordu. Biz sokakta oyun
oynarken arabasıyla geçse, radyosunu sonuna kadar açar ve bize
el sallardı. Biz de ona seslenirdik hep bir ağızdan, "Merhaba,
Bay Garrett!"
Kızılderilililerinkine benzeyen yanık tenli yüzünü, düz burnunu
ve simsiyah, pırıl pırıl, düz saçlarını canlandırmaya çalıştım
gözümde - merminin yüzünü ne hale getirdiğini bilmiyordum.
Annem bana
döndü. "Annie, hemen paltonu, ayakkabılarını giy ve oraya git."
Annem ne
demek istiyordu acaba? Barb'ın yüzüne baktım, hiçbir şey
anlamamıştım.
O anda yine
annemin sesini duydum. "Git Cindy ile kal ve Bayan Garrett'a
benim de yapabileceğim bir şey olup olmadığını sor. Ona dua
ettiğimi söyle..."
Erkek
kardeşimin boş bakışları altında, aceleyle üstümü giyindim ve
Barb'a yetiştim. Fakat kaldırıma çıktığımızda o ters yöne döndü,
kapı komşularımıza doğru.
Bana,
"Parker'lara da söylemem gerekiyor," dedi. Kendi kendine
konuşuyor gibiydi. Devetüyü paltosunun cebinden eldivenlerini
çıkardı ve yürüdü gitti.
Yapacak başka
bir şey bulamadığımdan, ben de Garrett'ların evine doğru
yürümeye başladım. Oraya kadar nasıl gittiğimi anımsamıyorum.
Anımsadığım tek şey evin önündeki polis arabası.
Koyu yeşil
renkli merdivenleri çıkıp verandanın kapısını açtım, daha önce
yüzlerce kez yaptığım gibi. Hasır paspası ağır ağır geçtim.
Kapıyı çalmayı mümkün olduğunca geciktirmek istiyordum.
Cindy'ye ne
söyleyeceğim? Ben burada ne arıyorum? Ne yapacağım şimdi?
Bütün bunları
anneme sormak aklıma gelmemişti. Bir an panik duygusu yaşadım.
Kapının arkasından ayak sesleri duydum. Korkuyla pirinç kapı
kolunun açılmasını izledim. En yakın arkadaşımı gördüğümde
normal koşullarda nasıl davrandığımı anımsamaya çalıştım.
Camda kendi
yansımamın arasından arkadaşımı görmeye çalışıyordum. Bayan
Garrett'ı güçlükle tanıdım. Kapıyı Cindy değil, o açmıştı.
Gözleri kıpkırmızıydı, yüzündeki çizgileri daha önce hiç
görmemiştim, çaresizliğini yansıtıyorlardı.
"Annie!" diye
haykırdıktan sonra beni göğsüne bastırdı. O anda Bayan
Garrett'ın benden daha yapılı olmadığını farkettim. Titreyen
kollarıyla bana sarıldı ve hıçkırıkları dinene kadar beni
bırakmadı.
Ne
söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum, ama yaşamının
paramparça olduğunu anlamıştım. Yalnızca on iki yaşındaydım, ama
tutunacağı biriydim.
Sonraki
ayları, genellikle onlarla geçirdim. Bayan Garrett'ın hatırını
soruyor, onunla daha nazik bir tonda konuşuyordum artık. Oyun
oynarken yanımızda hep kağıt mendiller oluyordu. Cindy ise,
özellikle babamı görünce ağlamaya başlıyordu.
Bir yıl
sonra, Cindy ile kütüphaneye gidip üye olmak istedik. Ama Cindy
bir anda ağlamaya başlayıp, çıktı. Kütüphane memuruna Cindy'nin
formda babasının mesleğini yazması gereken bölümde kendisini
tutamadığını, çünkü babasının öldüğünü açıklamak zorunda kaldım.
Acılı bir
aileyle birlikte olmak kolay değildi. Fakat Bayan Garrett'ın
bana sarıldığı o ilk andan itibaren, ne yapacağımı bilmiyor
olmamın hiçbir önemi yoktu. Orada, yanlarındaydım ve önemli olan
tek şey buydu.