| |

Hayatta
kalma savaşındaki dikkate değer çelişkilerden biri, organizmaların,
kendi arzuladıkları şeyler tarafından kolayca zarar görebilmeleri.
Tıpkı balıkların oltanın ucundaki yemle, farelerinse peynirle
avlanmaları gibi. Ancak bu yaratıkların, aldanışları için en azından
uygun bir mazeretleri var: Yem ve peynir, hayatta kalmalarını sağlayan
besin maddeleri. İnsanlarınsa, çoğu bağımlılıkları için bu türden
tesellileri yok denecek kadar az.
İnsanların
hayatı düşkünlüklerine bağlı olarak altüst olabiliyor. Yaşamını
sürdürmek için kimse alkol içmek, kumar oynamak zorunda değil. Bu
yüzden, eğlence ya da oyalanma amaçlı yapılan bir şeyin ne zaman
kontrolden çıktığını anlamak, yaşamın önemli dönüm noktalarından olsa
gerek. Düşkünlüklerin ille de fiziksel maddelerle ilgili olması
gerekmiyor. Televizyon, ünü ve her yerde bulunabilirliğiyle, dünyanın
en popüler boşa zaman geçirme makinesi olarak karşımıza çıkıyor. Çoğu
insan, televizyonla arasında sevmekle nefret etmek arası bir bağ
olduğunu itiraf ediyor. Ondan şikayet edenler, şikayetleri bittikten
belki de hemen sonra koltuklarına kurulup, uzaktan kumandalarına
sarılıveriyorlar. Anne babalar, çocuklarının televizyon seyretmeleri
konusunda endişelerini dile getiriyorlar. Ama aslında bu endişe,
kendilerinin çok fazla televizyon seyretmesinden kaynaklanmıyor mu?
Dost sohbetlerinde, aile toplantılarında, söyleyeceğimiz şeyler
tükendiğinde... Çoğumuz onunla olabilmek için bir kitap okumadan,
ailemizle, arkadaşlarımızla konuşmadan, bir yakınımızın sesini
duymadan, çocuğumuzla bir oyun oynamadan, gönlümüzce bir gezintiye
çıkmadan, çocuklarımız için kurabiye pişirmeden geçiriyoruz
günlerimizi.
Endüstriyel
dünyada bireyler günde ortalama üç saatlerini plansız olarak
televizyon seyretmeye ayırıyorlar. Bu saatler, bir gün içinde çalışma
ve uyuma dışında tek bir faaliyet için ayrılan en büyük zaman dilimini
oluşturuyor. Düşünün, 75 yaşına geldiğinizde, her gün yalnızca üç saat
televizyon seyrettiyseniz, yaklaşık 9 yılınızı televizyon karşısında
geçirmiş oluyorsunuz. Rakam gerçekten çok çarpıcı. Bazı yorumculara
göre bu bağlılık basitçe şu anlama geliyor: İnsanlar televizyon
seyretmekten hoşlanıyor ve onu seyretmek için bilinçli bir karar
alıyorlar. Eğer herşey bundan ibaretse, o halde neden bu kadar çok
insan, fazla televizyon seyrettiği endişesine kapılıyor? Neden 5
yetişkinden 2'si, 10 gençten 7'si televizyon karşısında çok fazla
zaman geçirdiğini düşünüyor? Neden yetişkinlerin yaklaşık % 10'u
kendini TV bağımlısı olarak tanımlıyor?
Televizyon
seyreden insanların davranışlarını ve duygularını günlük yaşam
sırasında takip etmek için yapılan bir çalışmada, katılımcılara
üzerlerinde taşımaları için birer cihaz verilmiş. Katılımcılara, günde
6-8 kez gelişigüzel olarak bu cihaz aracılığıyla sinyal gönderilmiş.
Sinyali aldıkları anda katılımcılar ne yaptıklarını ve ne
hissettiklerini not etmişler. O anda televizyon seyreden kişilerin
kendilerini rahatlamış ve pasif hissettikleri belirlenmiş. Benzer
şekilde, EEG çalışmaları da televizyon seyrederken kitap okumaya
oranla daha az zihinsel uyarılma olduğunu göstermiş. İlginç olan,
televizyon kapatıldığında rahatlama duygusunun sona ermesi, ancak
pasiflik ve düşük uyarılma durumunun devam etmesi. Araştırmaya
katılanlar, televizyonun bir şekilde enerjilerini çekip aldığını ve
kendilerini tükenmiş, bitkin hissettirdiğini yansıtmışlar. Bu kişiler,
televizyon seyrettikten sonra, öncesine oranla herhangi birşeye daha
zor yoğunlaştıklarını da söylemişler. Ancak bu durumun aksine, kitap
okuduktan sonra, çok nadir olarak bu tür problemlerle karşılamışlar.
Spor yaptıktan ya da hobilerle uğraştıktan sonra da ruh hallerinde
düzelmeler, iyileşmeler kaydetmişler. Ancak bu çalışmada ortaya çıkan
bir başka sonuç, çok fazla televizyon seyredenlerin (günde 4 saatten
fazla) az televizyon seyredenlerden (günde 2 saatten az) çok daha az
zevk aldıkları. Bazıları fazla zevk almamanın yanı sıra, daha üretken,
daha yararlı bir iş yapmadıkları için suçluluk ve rahatsızlık da
duyuyorlar. Japonya, İngiltere ve ABD'de yapılan araştırmalar, bu
suçluluk duygusunun, gelir düzeyi düşük gruplarda daha fazla
oluştuğunu göstermiş.
Televizyon
karşısında rahatlama duygusu çok çabuk geliştiğinden, insanlar
televizyon izlemeyi rahatlamakla, dinlenmekle bir tutmaya şartlanmış
durumdalar. Bu ilişki, izleme süresi boyunca kendini gösterdiğinden,
zamanla kuvvetleniyor. Televizyon bozulduğunda ya da elektrik
kesildiğinde oluşan stres de, bu ilişkiyi destekleyen başka bir etken.
Bağımlılık yapan ilaçlar da aynı şekilde çalışıyor. Vücudu hızla
terkeden bir uyuşturucunun bağımlılık yaratma olasılığı, vücudu daha
yavaş terkedenlere oranla daha az. Çünkü kullanıcı, ilacın etkilerinin
yavaş yavaş azaldığının farkına varıyor ve bütünüyle geçmeden yeniden
alma çabasına giriyor. Benzer şekilde, bireylerin, televizyon izlemeyi
bırakırlarsa kendilerini daha az rahatlamış hissedeceklerini
bilmeleri, televizyonu kapatmamalarında önemli bir etken olabiliyor.
Böylece izleme, sürekli daha fazla izlemeye neden oluyor.
TV Onların Bir
Parçası
Acaba çok fazla
televizyon seyrederek vakit geçirenler diğer insanlara göre hayatı
daha farklı mı yaşıyorlar? İnsanlarla beraber olmaktan hoşlanmıyorlar
mı? Bu tür sorulara cevap aramak için yapılan araştırmaların verdiği
sonuç şu: Aşırı derecede televizyon seyredenler az televizyon
seyredenlere göre kendilerini belirgin bir şekilde daha huzursuz,
sinirli, sabırsız ve daha az hoşgörülü, yaratıcı, mutlu hissediyorlar.
Özellikle de, hiçbir şey yapmadan durduklarında. İzleyici tek başına
olduğunda fark daha da büyüyor. Kendilerini televizyon bağımlısı
olarak tanımlayan kişilerle yapılan çalışmada, bu kişilerin çok daha
kolay sıkıldıkları, kendilerini kontrol etme yeteneklerinin az olduğu
ve dikkatlerinin çok kolay dağıldığı da gözlenmiş. Yıllardır yapılan
çalışmaların gösterdiği diğer sonuçlarsa, televizyonla çok fazla zaman
geçirenlerin, hiç seyretmeyen ya da az seyredenlere oranla toplum
içine daha az karıştıkları, sosyal etkinliklerinin daha az olduğu,
fazla ya da hiç spor yapmadıkları, aşırı şişmanlığa daha yatkın
oldukları.
Doğal olarak
ortaya çıkan soru şu: Karşılıklı ilişki hangi yönde ilerliyor?
İnsanlar sıkıntı ve yalnızlıktan mı TV'ye yöneliyor, yoksa TV
seyretmek mi insanları sıkıntı ve yalnızlığa itiyor? Genelde ilk görüş
benimsense de, ikincisini destekleyen araştırmacılar da var. Ya da her
ikisinin de, bir kısır döngü şeklinde birbirini tetiklediğini...
Evlerde yalnızca
bir televizyonun olduğu yıllarda yapılan bir araştırmada TV'nin
bozulduğu zamanlar için aile bireyleri "Korkunçtu. Hiçbir şey
yapmadık. Kocam ve ben konuşarak vakit geçirmeye çalıştık",
"Çocuklarımı değişik oyunlarla oyalamaya çalıştım ama imkansızdı. TV
onların da bir parçası olmuştu" gibi çarpıcı açıklamalar yapmışlar.
Eğer bir aile boş zamanının aslan payını televizyon seyretmeye
ayırıyorsa, bu ailenin boş zamanlarını yeni bir etkinliğe bağlı olacak
şekilde yeniden düzenlemesi gerçekten kolay değil. Bu yüzden de,
araştırmalar için bir hafta ya da bir aylığına televizyon seyretmeyi
bırakmaya gönüllü olmuş ailelerin pek çoğu, bu yokluk dönemini
tamamlamayı başaramamış. Çoğu kişi için ilk üç, dört gün en
kötüsüymüş. Hatta çok az televizyon izlenen, başka etkinliklerin de
sıklıkla yaşandığı evlerde bile. Bu ilk birkaç gün boyunca tüm ev
işlerinin yarısından çoğunun düzeni bozulmuş, aksamış. Aile bireyleri
televizyon izlemekten boşalan bu yeni zaman diliminde ne yapacaklarını
şaşırmışlar ve ancak ikinci haftada bu duruma alışmaya başlamışlar.
Aslında araştırmacıların söylediği, televizyon seyretmeyi tümüyle
bırakmak gerektiği değil. Asıl sorunlar, çok fazla ve uzun süreli
seyirle birlikte geliyor. Ancak, bir kişinin medya alışkanlıkları
üzerinde kontrol sağlayabilmek bugün, daha önce olmadığı kadar cesaret
gerektiriyor. TV setleri her yere yayılmış durumda ve bu küçük
ekranlar -ki aslında artık dev boyutluları tercih ediliyor- kişilerin
hayatının geri kalanının kalitesiyle, niteliğiyle pek ilgilenmiyorlar.
Televizyon, kolay yoldan rahatlama ve kaçış için sınırlı dozlarda
yararlı olabilir belki; ama bu alışkanlık yeni şeyler öğrenme, aktif
yaşam sürme gibi isteklere karışmaya başladığında, bir çeşit
bağımlılık oluşturmaya başlıyor ve ciddi bir şekilde ele alınması
gerekiyor.
Madde
Bağımlılığı ve Televizyon
Bilimadamları yıllardır televizyonun insanlar üzerindeki etkisi
üzerinde çalışıyorlar. Özellikle odaklandıkları noktaysa TV’de
seyredilen ya da tanık olunan şiddetin, gerçek yaşamda da şiddet
yanlısı olmayla ilişkili olup olmadığı. Ancak bu küçük ekrana olan
bağlılığa, hatta kimilerine göre bağımlılığa çok fazla ilgi
gösterilmemiş. Televizyonun, bağımlılığa yol açanlar listesinde yer
alması için gerekli kriterlere uyması, tüm araştırmacıların bu olguyu
kabullenmesi anlamına gelmiyor. Psikologlar ve psikiyatristlerse,
madde bağımlılığının aşağıdaki ölçütlere uyması gerektiğini
söylüyorlar:
-
Bir maddeyi
kullanarak çok fazla zaman geçirmek,
-
Niyet
ettiğinden çok daha fazla ve sık kullanmak,
-
Sürekli
kullanımı azaltması gerektiğini düşünmek,
-
Bırakma ya da
azaltma konusunda sürekli tekrarlanan başarısız deneyimler,
-
Madde
kullanımının asıl yapılacak işlerin önüne geçmesi,
-
Kullanmak için
önemli sosyal, ailesel ve mesleki faaliyetlerden vazgeçmek ya da
bunları bırakmak,
-
Neden olduğu
ciddi sorunlara karşın kullanmaya devam etmek,
-
Kullanılmadığı
zamanlarda huzursuz ve sinirli olmak,
-
İstenen etkiye
ulaşmak için maddenin miktar ve sıklığını artırmaya gerek duymak,
-
Bu maddenin
kullanımı bırakıldığında, uyuşturucudan kesilince oluşan
belirtilerle aynı belirtilerin oluşması.
Tüm bu ölçütler
çok fazla televizyon seyreden insanlara da uyuyor. Bu tabii ki
televizyon seyretmenin ille de problem doğuracağı anlamına gelmiyor.
Televizyon eğlendirici olduğu gibi öğretici de olabilir ve oyalanma,
kaçış, dikkat dağıtma gibi gereksinimlerimizi karşılayabilir. Sorun,
insanların bu kadar fazla TV seyretmemeleri gerektiğini düşünmeye
başladıklarında ve ne yazık ki kendilerini bu durumu azaltmak için bir
şeyler yapamadıklarını farkettiklerinde kendini gösteriyor.
Bazı
araştırmacılara göreyse televizyon ve uyuşturucu arasındaki en
inandırıcı paralellik, televizyon bağımlısı denilen insanların,
televizyon seyretmeyi azalttıklarında ya da bıraktıklarında,
uyuşturucudan kesilince oluşan belirtileri yaşamaları.
Niçin
Bağlanıyoruz?
Televizyonun
cazibesi, kısmen bizim kendi biyolojik tepki mekanizmamızdan
kaynaklanıyor. Ani ya da yeni uyarıcılara karşı içgüdüsel olarak
verdiğimiz tepkiler olan yönelme tepkisi ya da refleksi, bu noktada
özellikle etkili.
Aynı sahne
içinde kamera açısının değişimi, bir sahneden diğerine geçiş, uzaktan
çekim ya da yakına odaklanma, ani ses artışı gibi, televizyonda
kullanılan basit biçimsel özelliklerin, bu tepkiyi harekete geçirip
geçirmediği üzerinde çalışmalar yapılmış. Beyin dalgalarının bu
biçimsel özelliklerden nasıl etkilendiğini izleyen araştırmacılar,
televizyonun aslında bu hileler sayesinde cazip hale geldiği,
içeriğinin çok önemli olmadığı sonucuna varmışlar. Bu durumda, yönelme
refleksi, "eğer televizyon açıksa, gözlerimi ondan ayıramıyorum",
"daha az televizyon seyretmek istiyorum ama başaramıyorum",
"televizyon seyrederken kendimi hipnotize olmuş gibi hissediyorum"
türünden açıklamaları kısmen cevaplayabiliyor.
Özellikle
reklamlarda ve müzik kliplerinde bu biçimsel özellikler dakikada bir
gibi bir sıklıkla verilerek, yönelme refleksi sürekli olarak aktif
tutuluyor. Birbiriyle bağlantısı olmayan sahnelerin hızla
değiştirilmesiyle, bir bilgi taşıyıp iletmekten çok, dikkat çekmek
amaçlanıyor. Reklamın ayrıntıları hafızada uçucu oluyor ama insanlar
ürünün ya da albümün ismini hatırlayabiliyor. Yönelme tepkisinin çok
fazla çalıştığı bu gibi durumlarda izleyici ekrana bakmaya devam etse
de, kendisini bitkin ve yorgun hissediyor. Özellikle hareketin çok
fazla olduğu bilgisayar oyunlarında bu şikayetler artıyor ve baş
dönmesi, mide bulantısı gibi ilaveler de oluyor. Buna güzel bir örnek,
1997 yılında Japon televizyonunda yayınlanan bir Pokemon video
oyunundaki parlak ışıkları seyretmekten kaynaklanan, ışığa duyarlı
epilepsi şikayetiyle, 700 kadar çocuğun hastanelere kaldırılması.
Araştırmacılar,
biçimsel özelliklerin insanların gördüklerine ilişkin belleklerini
etkileyip etkilemediğini de araştırmışlar. Çalışmalardan birinde
katılımcılara bir program seyrettirilmiş. Aynı sahnede, bir kamera
açısından diğerine geçiş sıklığının artırılması, tanıma oranını
artırmış. Çünkü bu geçişler, ilginin ekran üzerinde yoğunlaşmasını
sağlamış. Yeni bir sahneye geçiş sıklığını artırmak da belli bir
düzeye kadar benzer bir etki yaratmış. Ancak bu geçişlerin sıklığı iki
dakika içinde 10'u geçerse tanıma oranı ani bir düşüş göstermiş.
Televizyon
Bağımlılığından Kurtulmak
Eve gelir gelmez
yaptığınız ilk iş televizyonu açmaksa, yemeklerinizi sürekli
televizyon karşısında yiyorsanız, bir televizyon programını kaçırmamak
için arkadaşlarınızla ya da ailenizle buluşmayı reddediyorsanız, TV
rehberlerine bakmadan pek çok dizi ya da programın kanalını ve başlama
saatini söyleyebiliyorsanız, televizyon seyrederken yüksek sesle
konuşan ya da size bir şeyler anlatmaya çalışan insanlara sinir
oluyorsanız, ya da bir yıl boyunca televizyonsuz kalmanız için
birilerinin size milyarlar vermesi gerektiğini düşünüyorsanız, adına
ister bağlılık deyin ister bağımlılık, bu parlayan kutucuk sizi ağına
düşürmüş demektir. Uzmanların bu durumda olanları kurtarmak için bir
dizi önerileri var elbette:
-
Diğer
alışkanlıklarda olduğu gibi, bu işle ne kadar zaman tükettiğinizi,
size getirdiklerini ve götürdüklerini yazacağınız bir günlük tutmaya
başlayın. Aynı zamanda seyrettiğiniz bütün programları da
yazacağınız bir günlük olmalı bu.
-
Ailece
yapabileceğiniz alternatif etkinlikler listesi oluşturun ve bunu
buzdolabı gibi herkesin görebileceği bir yere yapıştırın. Aile
bireyleri o liste içerisinde kendine uygun bir şeyler bulacaktır
mutlaka.
-
Seyirciler
genellikle bir programın, bir filmin iyi olup olmadığını bir iki
dakikada anlar. Fakat televizyonu kapatmak yerine televizyonun
karşısında otururlar. Elbette daha sonra neler olacağını merak
ettiğiniz için seyretmeye devam etmeniz normaldir. Ama televizyon
kapatıldığında ve bireyler dikkatlerini başka şeylere
yönelttiklerinde artık programı umursamayabilirler. Bu yüzden
beğenmediğiniz bir şeyi seyretmemek için iradenizi kullanmayı
öğrenin.
-
Haftada bir
günü televizyonsuz gün ilan edin. Gün sayısını artırdıkça tüm
ailenizin TV'ye ne kadar endekslenmiş bir yaşamı olduğunu
anlayacaksınız.
-
TV gürültüsünü
arka planda çalan fon sesi olmaktan çıkarın. Eğer birtakım işler
yaparken bir şeyler dinlemekten hoşlanıyorsanız radyo ya da kaset
çalar daha uygun olacaktır.
-
Ve
çocuklarınız için: Ne kadar meşgul olursanız olun, televizyonu asla
bebeğinizi oyalama amaçlı kullanmayın. Beyinleri gelişme devresinde
olan çocuklarınızın saatlerce televizyon karşısına oturmalarını
engelleyin. Çocuğunuzun ne seyredeceğine siz karar verin. Seçtiğiniz
program biter bitmez çocuğunuzun ekran karşısına yapışıp kalmaması
için televizyonu kapatın. Çocukların beyinleri, beynin yaptığı
alıştırmanın tipine göre, bölgelerin içinde ve arasında bağlar
geliştirir. Beynin gelişimi üzerine araştırmalar yapan bilim
adamlarına göre aşırı televizyon izlemek bu bağların gelişimini
olumsuz yönde etkiliyor. Analitik düşünme, okuma ve dil gelişimi
için önemli olan sol yarımküre sistemlerinin uyarılmasını
azaltabiliyor. Aşırı derecede TV izlemenin, yüksek düzeyde kavrama
becerisi için gerekli olan okuma becerisi üzerine, son derece
kuvvetli olumsuz etkileri olduğu da kabul ediliyor. Çalışmalar,
televizyon izleme zamanıyla dil gelişimi testlerindeki performans
arasında doğrudan bir ilişki olduğunu gösteriyor. Ve ne yazık ki
gelişmeden ya da az gelişmiş bir şekilde bırakılan dil becerisi,
kişinin öğrenme yeteneğini tümüyle etkiliyor. Amerikan Çocuk Sağlığı
Uzmanları Derneği tüm bu nedenlerden ötürü, televizyon ve
bilgisayarların, çocukların odasından alınmasını ve çocuklara iki
yaşına kadar televizyon seyrettirilmemesini öneriyor.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Sayı: 425 Nisan-2003
Meltem Yenal Coşkun'a teşekkürlerimizle
Denizce

|
|