Denizce
  e-mail    
denizce@denizce.com
 





Ahmet Taner Kışlalı
Ataol Behramoğlu
Attila İlhan
Aziz Nesin
Bedri Rahmi Eyüpoğlu
Behçet Necatigil
Cahit Sıtkı Tarancı
Can Yücel
Edip Cansever
Faruk Nafiz Çamlıbel
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Halide Edip Adıvar
Halikarnas Balıkçısı
Mevlana
Nazım Hikmet
Necati Cumalı
Neyzen Tevfik
Orhan Kemal
Orhan Veli
Ömer Hayyam
Özdemir Asaf
Rıfat Ilgaz
Uğur Mumcu
Yahya Kemal Beyatlı
Yaşar Kemal
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

 Yazarlarımız   

  Uğur Mumcu  !                                           

 

 

Uğur Mumcu (1942-1993)

Ailesi Ankaralı olmasına karşın, babasının görevi nedeniyle bulundukları  Kırşehir'de, 22 Ağustos 1942'de doğdu. Tapu kadastro memuru Şinasi Hakkı  Bey ile Nadire Hanımın dört çocuğunun üçüncüsüdür.

Babası Ankara'ya atanınca, Ulus'taki Balıkpazarı'ında bulunan Devrim  İlkokulunda başladığı ilköğrenimini, Bahçelievler' deki Ulubatlı Hasan  İlkokulunda tamamladı (1954).

Cumhuriyet Ortaokulundan (1957), sonra Deneme  Lisesini bitirdi, Ankara Hukuk Fakültesine girdi (1961). Hukuk Fakültesini  bitirdikten sonra (1965), kısa bir süre avukatlık yaptı. Dil öğrenmek için  gittiği İngiltere dönüşünde, Hukuk Fakültesinin İdare Hukuku Profesörü  Tahsin Bekir Balta'nın asistanı oldu.

Öğrencilik yıllarında "bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmayacağı"nı kavramış, etkin, coşkulu bir gençti. Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği  Başkanıyken onun öncülüğünde yapılan toplantılara zamanın politikacıları,  bilim ve sanat insanları çağrılıyor, katıldığı "münazara"lardaki  başarılarıyla dikkati çekiyordu. Daha 20 yaşındayken "Türk Sosyalizmi"  başlıklı yazısı ile Yunus Nadi Makale Yarışmasını kazandı.

27 Mayısın getirdiği özgürlük ortamında çok okuyarak, araştırarak, yaşamı  sorgulayarak kendi düşünce evrimini kurmaya başlamıştı. 12 Martın aydınlara  yönelik baskıcı tutumundan o da payına düşeni aldı. Doğan Avcıoğlu'nun  yönetimindeki Yön dergisinde 29 yaşında bir öğretim görevlisi olarak  yazıyordu. Askerliğini yapmaya hazırlandığı sırada, "orduya" hakaret etmekle suçlanarak tutuklandı. Kendi deyişiyle, Yön dergisi o sırada "sıkıyönetim  bekleme salonu" gibi olmuştu. Birçok demokrat aydına cezaevlerinin kapısı  ardına kadar açılmıştı.

Bir yıla yakın kaldığı Mamak Askeri cezaevinde öteki aydınlarla birlikte buz kırmak, tuvalet temizlemek zorunda bırakıldı. Açılan davada, 7 yıl hapse  mahkûm edildi, ancak "komünist düzenin getirilmesinde bayrağı soldan sağa  sallanacağını belirtmektedir" gibi ifadelerin yer aldığı kararın Yargıtay'ca bozulmasından sonra serbest bırakıldı ve hemen askere alındı. Tuzla Piyade  Okulundaki üç aylık eğitimden sonra, okul yönetiminin "kötü hal ve düşünce  sahibi" diye suçladığı Uğur Mumcu, "er" çıkarıldı; "Sakıncalı Piyade" oldu.  Askerliğini Ağrı'nın Patnos ilçesinde tamamladı.

"Sakıncalı Piyade" sayıldığı için onurunun kırılmadığına inandığından, yedek subaylık hakkı ve aylıkları için simgesel bir tazminat isteğiyle dava açtı.  Yedek subaylık hakkı geri verildi, ancak askerliği sırasında kendisi için  yapılan tüm harcamaları tazminat tutarından düşüldü. Yaşadıkları, gülmece  ustaları için bulunmaz bir malzemeydi. Kendisi de yazı ve konuşmalarında  gülmece öğelerini sık sık kullanan Uğur Mumcu, bu dönemi, önsözüne Aziz  Nesin' in "Bizi acı acı güldürdü” diye yazdığı Sakıncalı Piyade adlı  yapıtında anlattı. Bu yapıt sonradan tiyatro oldu ve yüzlerce kez oynandı.

Her zaman duyarlı olan midesindeki rahatsızlığa doktorların tanısı ülserdi.  Uğur Mumcu' nun "12 Mart ülseri" tanımlaması bu dönemi özetlemeye  yetiyordu. Askerlikten sonra gazetecilikte karar kıldı ve üniversitedeki  görevinden ayrıldı. Yön, Kim, Türk Solu, Ortam ve başka dergilerle, Akşam,  Milliyet ve Yeni Ortam gazetelerinden sonra uzun süre Cumhuriyet'te yazdı.  Anka Ajansında çalışırken Altan Öymen'le birlikte izlediği Yahya Demirel'e ilişkin "Mobilya Dosyası" adlı bir kitap oluşturdu, "hayali ihracat" kavramı böylece kamuoyunun sözlüğüne girdi.

19 Temmuz 1976' da Güldal Homan ile evlendi, 1977' de oğlu Özgür, 1981' de  kızı Özge doğdu. Aile bireyleriyle ve dostlarıyla paylaştığı karşılıklı  sevgi saygı onun üretkenliğine katkılı oldu. "Susmayı, kendi kabuğunun içine çekilmeyi" çağın suçu olarak niteleyen Mumcu "cesur bir kere, korkak bin  kere ölür" diyordu. Demokrasi ve insan hakları savunucusu olarak ülkü ve  ilkelerinden hiç ödün vermedi. Katilleri yakalanmayan gazetecilerin, bilim  ve sanat insanlarının, tüm insanların kanı yerde kalmasın diyerek savaşını  verdi. Terörün silah kaçakçılığıyla ilişkisini giderek artan gerici  örgütlenmenin iç ve dış boyutlarını belgeleriyle gözler önüne serdi.  Kamuoyu, Susurluk kazasızla yeniden gündeme gelen Abdullah Çatlı adını,  ülkücü mafya kavramını ilk kez onun yazılarından duydu. Kontrgerilla var mı, yok mu tartışmalarını, yurtdışındaki görevlilerimizin aylığını ödeyen  örgütleri rabıta olayını, kimi aydınların bile yüzeysel bir bakış açısıyla  ele aldığı Kürt sorununu, Abdullah Öcalan'ın iç ve dış ilişkilerini İpekçi  cinayetinin araştırılmasını, Ağca'yı, Papa suikastının perde arkasını  yılmadan ve korkmadan araştırdı. 12 Eylül adaletini, Özal döneminin kural  tanımayan uygulamalarını bıkıp usanmadan yazdı. 1990'ların sonunda  yaşananlar Uğur Mumcu'yu haklı çıkardı, ölümünden önce yayımlanan 25;  ölümünden sonra yayımlanan 40 kitaptaki belge ve bilgiler, etkili ve yetkili olanlarca göz önüne alınmayı bekliyor.

Mumcu'nun dikkate değer asıl özelliği ise insan ilişkileri idi. Ailesine  çok düşkün olan Mumcu, yakın çevresi için de "hasta olan için hastanede,  yargılanan için mahkemede, tahliye olan için cezaevi kapısında; birisi  pasaport mu almamış, kim olursa olsun o işin peşinde" diye bilinen bir dost  idi. Hatta tanımadığı insanların sorunlarıyla da yakından ilgilenir,  doğrudan ya da köşesi aracılığıyla çözüm bulmaya çalışırdı.

Araştırmacılığında, telefon numaralarından uçak biletlerinin tarihlerine,  Resmi Gazeteden Ticaret Sicil Gazetelerine dek hiçbir şeyi gözden kaçırmayan Mumcu, aynı zamanda haber için ödün vermeyen, hiç kimsenin özel yaşamıyla  ilgili tek satır yazmayan, haber kaynağını her şeye rağmen koruyan ve  belgesiz yazı yazmayan örnek bir gazeteci idi.

Yobazların, kaçakçıların, hırsızların, sömürücülerin korkulu rüyası olan,  Cumhuriyet ve Atatürk'ü tüm ilkeleriyle benimseyip savunan Mumcu, din  maskesi altında Türkiye'yi emperyalizme teslim etmek isteyenlerin gerçek  yüzlerini sergiledi. Silah kaçakçılığı, terör, Kürt sorunu ve benzeri  konulardaki araştırmalarını sağlam belgelere dayandırdı. "Bilgi sahibi  olmadan fikir sahibi olunmaz" ilkesinden hareketle emperyalizmin, mafya  aracılığıyla Türkiye'ye soktuğu silahların terörü körüklediğini  kanıtlarıyla gözler önüne serdi.

Toplumsal sınıf ve katmanlar arasında dengesizliğin ve sömürünün, planlı  devletçilikle önlenebileceğini, devlet kaynaklarını geniş kitleler yerine  bir avuç azınlığa aktarmanın bu sorunu çözmeyeceğini savundu.

Demokrat, laik, cumhuriyetçi, Atatürkçü, devrimci, emekten tüm hak ve  özgürlükten yana, emperyalizmin, çıkarcılar, vurguncular ve yobazların  karşısında olan Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 Pazar günü arabasına konan bomba  ile öldürüldü.

"Ben Ankara'nın yerlisiyim" diyen Uğur Mumcu için Ankara, yalnızca yaşadığı kent değil, laik cumhuriyetin simgesiydi. Ankara'da yaşanan ve tüm yurda  yayılan olumsuzluklar yüzünden zaman zaman "Ankara'nın taşına bak /  Gözlerimin yaşına bak / Uyan uyan Gazi Kemal / Şu feleğin işine bak" diye  yazıyordu. Bu halk türküsü, ölümünden sonra bir bakıma, Uğur Mumcu ile  özdeşleşti. Demokrasi, adalet özgürlükler, emek için, laik Cumhuriyetin  Atatürk devrimlerinin yara almaması, terörün kaynaklarının bulunması,  irticanın boyutlanmaması için yaşamını yitiren Uğur Mumcu'nun ölümü, 24  Ocak 1993' ten bu yana sorgulanamamaktadır.

24 Ocak 1993'ten bu yana hükümetler kuruldu, hükümetler bozuldu;  Başbakanlar, İçişleri Bakanları geldi geçti, ancak Uğur Mumcu cinayeti  aydınlanamadı.

Sosyalizmin, Marksist-Leninist, Avrupa Komünizmi, Maoizm gibi değişik  uygulamaları olduğuna dikkat çeken Uğur Mumcu, Türkiye için de  bağımsızlıkçı, antiemperyalist, kendi özgün koşullarına uygun, kendi ulusal  değerlerinden kopmamış bir "Türk Sosyalizmi" modeli öneriyordu.

Türkiye'de araştırmacı gazeteciliğin öncüsü olan Mumcu, Irak'a yönelik  operasyonlarda İncirlik Üssünün kullanılmasına izin veren hükümetleri  eleştirdi. Yolsuzluk iddiaları, yabancı istihbarat örgütleri, mafya, Papa  suikastı gibi konularda araştırmalar yaptı. Abdi İpekçi suikastının perde  arkasını belgeleriyle ortaya koydu.

Siyasilere yönelttiği eleştiriler yüzünden, yazıları aleyhine birçok dava  açıldı. Hepsinde de Mumcu'nun haklılığı kanıtlandı.

Ankara Sanat Tiyatrosunda sahnelenen "Sakıncalı Piyade" adlı oyunu büyük  ilgi ve başarı kazanan Mumcu ilk ödülünü, 1962 Cumhuriyet gazetesi Yunus  Nadi Armağanı Makale Yarışmasında kazandı.

1979 yılında, Türk Hukuk  Kurumunca "Yılın Hukukçusu", aynı yıl Çağdaş Gazeteciler Derneğince "Yılın  Gazetecisi" seçildi. 1980, 1982, 1983, 1987 ve 1993 yıllarında İstanbul  Gazeteciler Cemiyetinin inceleme ve röportaj dallarındaki ödüllerine değer  bulundu. 1984, 1985 ve 1987 yıllarında Nokta dergisi Mumcu'ya "Yılın  Doruktaki Gazetecisi" ödülünü verdi. 1980'de (Cüneyt ARCAYÜREK'le birlikte)  ve 1988'de Sedat Simavi Vakfı Kitle Haberleşme ve Gazetecilik ödüllerini  aldı.

 

SESLENİŞ

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken
bizler bir mumun ışığında bitirirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini,
yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı.
İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık.
Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım unutma bizi...

Fidan gibi genç kızlardık.
Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden.
Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında,
işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.
Direndik küçük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı,
bahar çiçekleri gibi taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde
öldürüldük acımaksızın.
Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına,
birer mezar taşı gibi savrulduk.
Vicdan sustu. Hukuk sustu, insanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.
Uydurma davalarla kapattılar hücrelere.
Hastaydık. yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki.
Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.
Önce kolumuzu, omuz başından keserek,
yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık önlerine.
Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Giresun'daki köylüler, sizin için öldük.
Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük.
Doğudaki topraksız köylüler, sizin için öldük.
İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler sizin için öldük.
Adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize.
Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin
bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.
Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler,
gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler.
Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk;komunist dediler.
Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze.
Kurtuluş Savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı
daha dik tutabilmekti bütün çabamız.
Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.

Vurulduk ey halkım unutma bizi...

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
Bir kadın eli değmemişti ellerimize.
Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha.
Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla
çıkarıldık idam sehpalarına.
Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç.
Mezar toprağı gibi taptaze,
mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi...

Bizi öldürenler , bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar,
ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar.
Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı,
ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere.
Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların
gözleri önünde öldürüldük.
Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına,
batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi...
Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi.,
hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi,
unutma bizi,
unutma bizi...

UĞUR MUMCU

 

Gürkan Eliçin'e teşekkürlerimizle

Denizce