| |

Bir arkadaş toplantısı
gecesinde, saatler ilerledikçe gözlen rahatsız olanların lenslerini
çıkarmak üzere birer birer banyoya yönelmesiyle birlikte, farkettik ki
aramızda yalnızca bir kişinin gözleri bozuk değil. "Ne kadar da çürük
bir nesiliz!" diye işi şakaya vurmak bir yana, gecenin geri kalanının
konusu tamamen bu oldu. Bu konuşmalar sırasında da, bizim küçük (!)
toplantımızda bile 6 kişiden yalnızca l kişinin gözlerinin sağlam
olmasının dışında, hemen hepimizin bir şeylere allerjisi olduğu,
çoğumuzun çok ciddi olmasa da mide ya da kalp rahatsızlıkları olduğu,
hiçbirimizin dişlerinin tamamen sağlam olmadığı ve işin ilginç yanı,
anne-babalarımızda bu tip hastalıkların çok daha az görüldüğü ortaya
çıktı. Yanlış mı beslendik? Zamanında aşılarımızı mı olmadık? Hayır,
aksine hepimiz son derece bol beslenmiş, aşılarımızı zamanında olmuş
ve hatta büyüme dönemimiz boyunca vitaminlere ve nefret ettiğimiz
balık yağlarına boğulmuştuk. Peki o zaman ne olmuştu da 25-26
yaşlarında olmamıza karşın böyle sağlık sorunlarımız olmuştu?
Günümüzden 40-50 yıl
önce, çocuklar çıplak ayakla etrafta koşuşturur, bütün gün güneşin
altında sokakta oynar, topraklara bulanıp yuvarlanır, ağaçlara
tırmanıp dalından meyveler koparır ve yıkamaya bile özen göstermeden o
meyveleri yerdi.
Şimdiyse çocuklar,
sokakta hasta olacakları bahanesiyle evden dışarı çıkarılmıyor.
Hormonlu ve yağlı gıdalara ek olarak bir dolu vitaminle takviye edilen
öğünlerle beslenip, hareketten uzak bir şekilde büyüyorlar.
Arkadaşlarıyla güneşin altında koşturmak ve ağaçlara çıkmak bir yana,
acaba günümüzün çocukları güneşin altında yarım saat dolaştıklarında
başlarına güneş mi geçer? Ya da ağaca tırmanmaya çalıştıklarında düşüp
bacaklarını mı kırarlar? Elimizden geldiği kadar "hijyen" koşulları
altında yetiştirdiğimiz çocuklarımızın acaba bağışıklık sistemlerini
farkında olmadan sabote mi ediyoruz? Eve kapanıp tüm zamanlarını
bilgisayar oyunları ve televizyon karşısında geçirerek insanlardan
uzak büyüyen çocuklarımız, ileride insan ilişkilerinde yeterince
başarılı olabilecekler mi?
|
 |
Bilim ve
teknoloji, insanlığın bazı sorunlarını çözerken, yeni sorunlar
ortaya çıkarıyor. Bakterileri öldürmek için antibiyotikler yaptık,
ama bakteriler bu antibiyotiklerle savaşabilmek için mutasyonlar
geçirdiler. İş öyle bir noktaya geldi ki, geçtiğimiz yıl
Tayvan'da, tüm ilaçlara karşı dayanıklı olan bir bakteri
keşfedildi. Karşı karşıya olduğumuz hastalıklar, benzer
nedenlerden ötürü sürekli olarak bir evrim geçiriyor. Zaten
gelişmesine yeterince olanak tanımadığımız doğal bağışıklık
sistemimiz de, bu evrim karşısında çaresiz kalıyor. Termodinamiğin
ikinci yasası; çevremizde gelişen tüm olayların sonucunda,
kullanılabilir ya da yararlı enerjinin azalarak, kullanılamayan
düzensiz enerjinin (entropinin) arttığını, bunun da sonuçta
evrenin bütününde kaosun artışına neden olduğunu önerir. |
Bunu doğrularcasına;
insanın mutlak hakimiyet isteğiyle sürekli tahrip ettiği doğa, ozon
tabakasının hasar görmesi, sera etkisi, hava ve su kirliliğindeki
artış, toprak kalitesindeki bozulma, doğallıktan uzak besinler, gün
geçtikçe ağırlaşan iş ve yaşam koşulları nedeniyle, sayıları devamlı
olarak artan yeni hastalıklar ortaya çıkıyor. Kökenleri bu nedenlere
dayanan kanser, stres, kalp, cilt ve solunum hastalıkları, astım,
çeşitli allerjiler ve psikolojik hastalıklar, uygarlığın insanlığa
"hediyeleri" olarak kabul ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO)
kayıtlarına göre, dünya çapındaki ölümlerin %60'a yakın bir kısmının
nedeni, kalp-damar rahatsızlıkları, obezite ve diyabet (şeker) başta
olmak üzere "uygarlık hastalıkları". Bu durumda iyileşme sağlayabilmek
için uzmanlar, daha düşük kalorili besinler, daha az tuz, daha fazla
sebze ve meyve içeren bir diyet öneriyorlar. Tabii ki düzenli fiziksel
egzersiz de, olmazsa olmazlar arasında.
Biyologların bir
kısmı, tıp bilimindeki gelişmelerin, insan türü üzerindeki doğal
seçilim etkisini ortadan kaldırdığı görüşündeler. Hastalıkların,
bedensel ve zihinsel özürlerin, çevre koşullarına uyumda yetersizlik
ve üreme başarısında düşüklük nedeni olarak görüldüğü doğada, böyle
bireyler doğal seçilime yenik düşüyorlar ve bu olumsuz özellikler de
türlerin gen havuzlarına yerleşemeden silinip gidiyor. Ancak, modern
tıp artık hemen her türlü hastalığa ya da yetersizliğe karşı çözüm
bulabiliyor. Ama insanoğlunun kendi kendisiyle verdiği bu savaş,
gerçekten bir çözüm yolu mu? Belki de, hastalıkları sonradan tedavi
etmek yerine, bunların ortaya çıkış nedenleriyle savaşmamız gerekiyor.

Eskiden nadiren
görülen bazı çocuk hastalıkları, şimdi adeta birer birer şaha
kalkıyor. Sağlık Bürosu istatistiklerine göre, çocuk ölümlerinin
nedenleri arasında, kazalardan sonra ikinci sırayı kanser ve
konjenital (doğuştan gelen) hastalıklar alıyor. Allerjiler, obezite,
astım ve psikolojik rahatsızlıklar gibi öldürücü olmayan diğer
hastalıklar da, anne-babaların başını gün geçtikçe daha fazla
ağrıtıyor. Hava kirliliği ile doğrudan ilişkisi olan solunum yolları
rahatsızlıkları ve astım gibi allerjik hastalıkların çocuklarda
görülme oranı, dehşete düşürücü ölçüde yüksek.
Motorlu taşıtların ve
fabrikaların dışında, hava kirliliğinin ilk anda aklımıza gelmeyen
başka gizli suçluları da var. Restoranlar, kuru temizleyiciler ve
oteller gibi sabit mekanlar da, kapkara dumanlar püskürtmüyor
olmalarına karşın, havaya verdikleri organik çözücüler ve yağlı
dumanlarla kirliliğe hatırı sayılır derecede katkıda bulunuyorlar.
Çeşitli üniversitelerin tıp bölümlerince yapılan araştırmalar, yüksek
miktarlarda sülfür dioksit, nitrojen oksitleri ve ozon gazlarına maruz
kalan çocukların, 3 yaş civarında astım hastası olmaları olasılığının
çok yükseldiğini gösteriyor.
Allerjilerin tek
nedeni, tabii ki hava kirliliği değil. Daha modern bir sosyal yaşam,
daha "modernleştirilmiş" besinlerin hayatımıza girmesi anlamına da
geliyor. Yağ ve protein içeriği zenginleştirilmiş, daha yüksek kalori
içeren besinler, anne sütünün yerini alan inek sütü ve ticari bebek
mamaları, metabolizma hastalıklarının yanında, allerjiler başta olmak
üzere çeşitli cilt hastalıklarına da davetiye çıkarıyor.
|
 |
Beslenme
uzmanları, vücudumuzu asit oluşturucu yiyecek ve içeceklerle
doldurduğumuz görüşündeler. Öğünlerimizde yer alan birçok besinin
metabolik son ürünleri, dışarı atılamadıklarında çeşitli asitlere
dönüştürülüyorlar. Vücudumuz, dokuları bu asitlerin olumsuz
etkilerinden koruyabilmek için, onlardan kurtulmaya çalışıyor. |
Dışarı
atamadıklarınıysa, çözünmesi zor tuzlar haline getirerek, bunları
yaşamsal önemi yüksek olan organlardan uzak yerlere depoluyor. Yani,
kol ve bacaklarımıza, boyun ve omuz bölgesine, ya da bel bölgemize. Bu
sert tuzlar da, selüloit, böbrek ya da safra taşlarına, romatizma,
artrit (eklem yangısı) ya da baş ağrısı gibi rahatsızlıklara yol
açabiliyor. Vücutta gereğinden fazla asit varlığının, kalp ve damar
hastalıklarına bile neden olabileceği biliniyor. Yine modern
yaşantıyla birlikte tüketimi artan alkol ve sigara gibi maddeler de,
vücudumuzun vitamin ve mineral depolarını tüketiyor.
Evlerimizde ve
işyerlerimizde saatlerimizi geçirdiğimiz ortamları da unutmamak lazım.
Hava kirliliğinden ve dışarıdaki gürültüden korunmak için sımsıkıya
kapattığımız pencereler, temizlemesi zor hammaddelerden üretilen
duvardan duvara halılar, koltuklar ve perdeler, allerjilere neden olan
bakterilerin gelişmesi ve çoğalması için son derece uygun ortamlar
yaratıyor. Halılarımız akarlara ev sahipliği yaparken, kontrplak
mobilyalar havaya formaldehit yayıyor, televizyonlar, bilgisayarlar ve
cep telefonları da radyasyon... Çalışma ortamlarımızda bütün gün
bilgisayar ekranları karşısında oluşumuzun yanında, hareketsiz
geçirdiğimiz onca saat, ortopedik sorunlara, omurga, eklem ve kas
rahatsızlıklarına yol açıyor. Yoğun iş temposunun yarattığı stresin
konusunu bile açmaya gerek yok.

Yazının en başında da
değinildiği üzere, kentleşmenin etkilerinden biri de gerçekten
gözlerimiz üzerinde. Yapılan araştırmalarda, göz hastalıklarının,
uygarlık düzeyinin artışıyla doğru orantılı olarak arttığının ortaya
çıkması hiç de şaşırtıcı bir sonuç değil. Ancak, göz bozukluklarının
başladığı yaş grubunun ilkokul öncesi döneme çekilmiş olması endişe
verici. Televizyon ve bilgisayar gibi teknoloji ürünlerinin
gözlerimizi çok yormasının yanında, vücutlarımızın gereğinden fazla
dinleniyor olması da ayrı bir sorun. Artık her şeyin bir uzaktan
kumandası var, iki kat için bile merdiven yerine asansörü tercih eder
olduk, on dakikalık bir mesafe için bile arabalarımıza biniyoruz.
Kısacası, daha az hareket etmek ve vücutlarımızı tembelliğe alıştırmak
için elimizden geleni yapıyoruz.
Sosyal yaşamımızın
psikolojimiz üzerine etkileriyse, okul yıllarımızda başlıyor.
Anne-babalar, çocuklarına, okullarında başarılı olmalarını ve grup
içinde göz doldurmalarını öğütlüyor. Eğitim sistemi, birlikte
çalışmayı değil, rekabetçi olmayı öğretiyor. Ailelerinin ve toplumun
baskısını üzerinde hisseden çocuklarda da, doğal olarak psikolojik
kökenli birçok hastalık ortaya çıkıyor. Anne-babaların çocuklarının
rahatlaması amacıyla aldırdıkları müzik dersleri bile, çoğu zaman
yalnızca "ilave bir baskı kaynağı" olmaktan öteye gidemiyor. Rekabet,
yaşamımızın her parçasında yer alıyor. Kitapçılarda bile raflar
"Başarılı Olmanın 50 Altın Kuralı", "40'ından Önce Zengin Olmanın
Yolları" ya da "Rekabeti Kazanmanın Anahtarı" gibi adları olan
kitaplarla dolup taşıyor. Neden biraz durup soluklanmıyoruz? Derin bir
nefes alalım, pencerelerimizi açalım, güneşi ve oksijeni içeri alalım,
bırakalım çocuklarımız ağaçlara tırmansınlar, bırakalım birazcık
toprak pisletsin onları, bizler de zamanla yarışacağımıza, biraz olsun
insan olmanın tadını çıkaralım.

Biraz Sessizlik!
Gürültü kirliliğinin
insan nüfusu üzerindeki etkileri konusunda uzun zamandır çalışmalar
yapılıyor. İlk akla gelenlerden biri, tabii ki uyku düzensizliklerine
ve dolayısıyla da uzun vadede psikolojik kökeni olan (psikosomatik)
fiziksel rahatsızlıklara neden oluşu. Dünyanın en kalabalık
şehirlerden biri olan Prag'da, 300'er kişiden oluşan gruplar üzerine
yapılan incelemede de, uygulamanın yapıldığı bölgelerdeki gürültü
düzeyiyle doğru orantılı olarak "uygarlık hastalıkları" olarak
tanımlanan hastalıklarda belirgin bir artış kaydedilmiş. Özellikle baş
ağrısı, yüksek tansiyon, sürekli yorgunluk hissi ve nevroz gibi
rahatsızlıklar, listenin en başlarında yer alıyor.
Uygulamanın
yürütüldüğü "sessiz" olarak tanımlanan bölgelerde alınan ortalama
gürültü düzeyi gündüz boyunca 45 dB (desibel) ve gece boyunca da 39 dB
iken, kalabalık ve gürültülü bölgelerde bu düzeyler gündüz boyunca 75
dB, gece boyuncaysa 70 dB olarak ölçülmüş. Uzun süreyle maruz
kalındığında, ciddi işitme sorunlarına yol açabilen alt düzeyin 90 dB
olduğunu düşünürsek, kalabalık ve hareketli bölgelerde neredeyse 2 kat
artarak 75 dB'e varan gürültü düzeyinin, insanlar üzerindeki
etkilerinin ciddi boyutta olacağı, su götürmez bir gerçek.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
S: 448
Mart-2005
Deniz Candaş'a
teşekkürlerimizle
Denizce
 |
|