|
Sibirya’dan gelmiş bir kamyonun kasasında eski Likya
topraklarını dolaşıp, Avusturya kökenli Haflingerlerin sırtında
Carette Carettaların ülkesine misafir olmayı ve Ksantoslularla
aynı nehirde kürek çekmeyi düşleyebilir misiniz? Olanaksız gibi
görünsede, Anadolu size bu olanağı sunuyor.
Akdağlar ile Akdeniz’in buluştuğu bu renkli rotalar kavşağı,
Ksantos – Patara – Letoon - Antiphellos’un yer aldığı,
Patara’dan Kalkan ve Kaş’a, ordan yukarı Akdağ yamaçlarındaki
Bezirgan, Yeşil Üzümlü ve İslamlara uzanan eski Likya ülkesinde.
Üstelik bir atlasın sunabileceğinden öte, gerçekle düş arası
ince bir çizgide.

Bizim kamyonun kocaman tekerleklerine göre oldukça narin
kalan bu ince çizgiye yol deniyor. Bir yanımızda Akdağ’ın dik
yamacı, diğerinde Akdeniz’e uzanan derin uçurum, bulutlara doğru
yükseliyoruz. Kamyonumuz görmüş geçirmiş 1970 model bir Ural.
Sovyetler Birliği yapımı. Sibirya’yı, Afganistan’ı görmüş.
Babacan tavrında sırtladığı tarihin ağırlığı var. Sadece tarihi
değil, Patara ve Kalkan’da tura katılan turistleri de sırtlayıp
beyaz tenteli kasasına atmış, Kaş’dan Yukarı Akdağlara
tırmanıyor.

O tırmandıkça Kaş’ın beyaz boyalı evleri, koca karınlı
yatları küçülürken, Akdeniz büyüyor. Akdeniz büyüdükçe, dantel
örgülü kıyı şeridi ve küçük bir adacık atlastaki yerini alıyor.
3200 metre yükseklikteki zirvenin çok altındayız ama kıyıdaki
sıcak havanın aksine, burada 800 metre rakımda hava biraz serin.
Yazın ortalama 32°C olan sıcak havadan kaçanlar, dağın serin
havasına sığınıyorlar.
Yayla Köyleri
Yörede gelenekleşmiş bir yayla hayatı var. Yazbaşında
yaylalara göçen yöre halkı, Ekim’de tekrar evlerine dönüyor. Bu
geliş gidişler yayla köylerine ayrı bir canlılık veriyor;
bölgede hayvancılık ve tarımın yanısıra ticaretin de gelişmesini
sağlıyor. Şimdiki yayla köylerinin yakınındaki asarlık denilen
tarihi harabeler de bu hareketliliğin binlerce yıldır sürdüğünü
gösteriyor. Evlerin yanıbaşında görülen üçgen alınlıklı
kulübeler, ahşap tahıl depolarıdır. Likyalıların
sarkofaguslarıyla aynı üçgen formu taşırlar. Estetik gelenek
binlerce yılı aşabilmiştir. Ural kamyon, ağır ve olgun tavrıyla
yolları arşınlarken sizi zamansız koyaklara götürüverir.
Gece, Patara’nın kafe ve restoranlarındaki canlılığa bakıp
ertesi günün geç başlayacağını sanmayın. Kamyon safari, kano ve
at turları güneşi ilk uyandıranlardır. Sabah 9 da başlayan
hareket bütün gün sürer. İlk yola çıkanlar kanocular olur.
Ksantos antik kentinin eteğinde Eşen’le buluşurlar. Günün
programı ve emniyet konularını kapsayan kısa bir toplantının
ardından kürekler çayın tatlısuyunu kulaçlamaya başlar.
Kanocuların
Gözdesi Eşen Çayı
Bu topraklara can veren suyun adı Eşen Çayı. Antik adıyla
Ksantos. Akdağlar’dan Akdeniz’e soluk soluğa koşturup, adını
verdiği Likya kenti Ksantos’un gölgesinde biraz yavaşlıyor.
Kanocular, burada küreklerini suya daldırıp nehirle denize
akmaya başlıyorlar. Eşen, 8 km boyunca narin kıvrımlarla
kanoculara yarenlik ediyor. Arada bir de çamur banyosu var.
Rivayet nehrin alüvyonlu çamurunun tedavi edici özelliği
üzerine. Bunun doğruluğunu bilemesekte, çamurdan heykellere
dönüşen bedenlerin ilginç görüntüsü neşe kaynağı oluyor.
Sazlıkların arasında yemek molasından sonra denize akmaya devam.
Buzul Çağından
Günümüze
Çayağzında denize kavuşurken, nehrin sakinliği yerini hiç
ummayacağınız bir canlılığa bırakıyor. Bir tarafta çayağzının
bereketli sularına ağ atan, denize açılan balıkçılar; diğer
tarafta kumun, denizin ve güneşin tadını çıkarmaya çalışan
tatilciler ve onlara eşlik eden kanocular, biniciler... Bu
renkli görüntünün altında daha da ilginç bir öykü yatıyor. Eşen
ve kumsalın hikâyesi, çok eskiye, buzul çağına kadar uzanıyor.
Eriyen buzullarla yükselen sular, önce Eşen Ovası’nın yer aldığı
çöküntü alanını doldurur ve küçük bir körfez oluşturur. Ksantos
da sonsuz bir sabır içinde, dağlardan sırtladığı alüvyonlarla bu
körfezi doldurmaya uğraşır. Denizlerin yükselmesi altı bin yıl
önce durulunca, Eşen Çayı’nın sabrı meyvelerini verir ve
alüvyonlarıyla bir lagün oluşturur. Bu arada Akdeniz, onun
alüvyonlarındaki mili yutarken kumları sahile yığar. Denizin
güçlü soluğu ile kumlar, ovanın içlerine kadar yayılır. Rüzgârla
işbirliği yapıp kum tepelerini oluşturur.
Atlı Turlar
Patara kumsalı, 18 kilometrelik uzunluğuyla Türkiye’nin en
uzun kumsalı. ‘Dünyanın En İyi Kumsalları’ listesinde de ilk
sıralardaki yerini hep koruyor.
Atlı Patara turlarının başlangıç noktası burası. Altın yeleli
Haflingerler, buradan kumsalla çam ormanı arasındaki rotalarına
ilerliyor. Haflingerlerin ataları, Avusturya’nın zorlu
doğasından geliyor. II. Dünya Savaşı sırasında yük atı olarak
kullanılan ve Türkiye’ye de gönderilen bu güçlü atlar, daha
sonra Bursa Karacabey’deki harada yetiştirilmeye devam edilmiş.
Altın sarısı rengi, uzun beyaz yelesi ve kuyruğu ile dayanıklı
ve dost canlısı bu atlar, uysallıklarıyla tanınıyor. Binicilik
deneyiminiz olmasa bile, kısa bir eğitimin ardından ilk
turlarınıza başlayabiliyorsunuz.

Haflingerlerin rotası, çay ağzından sonra hemen çam
ormanlarının serin güzelliğine dönüyor. Güçlü toynakların ürkek
adımları sizi şaşırtmasın. Ağustos ve eylül ayları, Akdenizli
dostlarımız Caretta caretta’ların yumurtlama zamanı. Batıdaki
Dalyan kumsalı ve Patara, Caretta caretta’ların kalan son
yurtlarından. Ve Haflinger’ler de bunun bilincinde; rotayı küçük
dostlarının kuma gömülü yumurtalarına zarar vermeden
içgüdüleriyle çiziyorlar. Çam ormanının ardından kum tepeleri
başlıyor. Kervan, sarı kum yamaçlarında kocaman izler bırakıp,
birbiri ardına sıralanıyor.
Uyuyan Güzel
Doğuda, kumulların ardında, arkeologların ‘Uyuyan Güzel’i
Patara var. Likya’nın altı büyük kentinden biri ve en önemli
limanı olan Patara’nın MÖ 5. yüzyılda başlayan hikâyesi,
limanının güzelliğiyle zenginleşerek devam etmiş. Liman, deniz
ticaretinin ve bazen de deniz filolarının ana üssü haline
gelmiş. Roma İmparatorluğu zamanında, Likya eyaletinin başkenti
olmuş Patara’nın 1600 metre uzunluğunda ve 400 metre
genişliğindeki limanını zaman içinde kumlar doldurmuş. Böylece
ticari özelliğini yitirirken, kumulların altında uykuya dalmış
Patara.. Şimdi arkeologlar, bu güzelin üstündeki kumdan yorganı
üfleyerek kaldırmaya çalışıyorlar. Arkeologların son armağanı,
dünyanın en eski üç deniz fenerinden birinin bulunması oldu.

Görünen o ki, bu topraklarda yeni sürprizler bizi bekliyor.
Düşün yollara. Ya Eşen Çayı’yla Akdeniz’e akın, ya bulutlarla
Akdağ’ın yamaçlarına tırmanın, tarihin ve doğanın coşkusunu, bu
ülkede yaşayan kültürlerin devingen gücünü damarlarınızda
hissedin.
Kaynakça:
SkyLife - Temmuz 2009
Yazı - Foto: Faruk Üründül
Faruk Üründül'e teşekkürlerimizle
Denizce

30.09.2009
|