|
Antarktika hâlâ büyük ölçüde ulaşılmaz ve zorlu bir kıta.
Varlığı kuramsal olarak MS 1. yüzyıldan beri bilinen kıta, ilk olarak
Piri Reis’in 16. yüzyılda çizdiği haritalarda yer aldı. Coğrafi
keşifler döneminde Dünya üzerinde ulaşılmadık yer kalmayıncaya kadar
süren yarış, 18. yüzyılda keşfedilmemiş son büyük kıta olan
Antarktika’ya yöneldi. Güney Kutup Dairesi’ni ilk kez İngiliz denizci
ve kâşif James Cook 1773’te geçti. Ne var ki kötü hava koşulları daha
çok ilerleyip gizli kıtaya ulaşmasını engelledi. İnsanlar
Antarktika’ya ancak 19. yüzyılın ilk yarısında ayak basabildi.
Antarktika özellikle 20. yüzyılın başından bu yana
-sanayileşmenin de etkisiyle- insanların ilgisini daha çok çekmeye
başladı. 1907’de Manyetik Güney Kutbu’na ulaşıldı. 14 Aralık 1911’de
Norveçli kaşif Roald Amundsen, İngiliz Robert Falcon Scott
liderliğindeki ekipten yalnızca bir ay önce Coğrafi Güney Kutbu’na
ulaşan ilk insan oldu.
Tüm bu yıllar boyunca giderek artan keşif gezileri, birçok
ülkenin bu topraklar üzerinde hak iddia etmesini de beraberinde
getirdi. Günümüzde bile bazı ülkeler Antarktika üzerinde hak iddia
etmeyi sürdürse de 1959’da imzalanan Antarktika Antlaşması’na göre
kıta, herhangi bir ülkenin toprağı değil; yalnızca bilimsel araştırma
ve çevresel koruma çalışmalarının yapılabileceği bir bölge olarak
kabul ediliyor. Kıtada her türlü askeri etkinlik de bu antlaşmayla
yasaklanmış durumda. Antlaşma, Antarktika’yı 60° güney enleminin
güneyinde kalan tüm kara ve buz sahanlıkları olarak tanımlıyor.

Güney
Antarktika’da yer alan McMurdo İstasyonu kıtadaki en büyük
istasyonlardan biri.
1956’da hizmete açılan istasyon ABD tarafından işletiliyor.
Her türlü olumsuz koşula ve yüksek maliyetlere karşın
Antarktika’da bilimsel çalışma yapmanın Dünya’nın başka yerlerinde
yapılan çalışmalara göre bazı üstünlükleri var. Örneğin temiz havası
nedeniyle hava kalitesi çalışmaları için, ışık kirlenmesinin olmaması
ve altı ay süren kutup gecesi nedeniyle de gökbilim çalışmaları için
yeryüzündeki en uygun yer. Kilometrelerce kalınlıktaki buz tabakası da
paleontoloji çalışmaları için dünyanın geçmiş iklim kayıtlarının
tutulduğu milyonlarca yıllık bir arşiv niteliği taşıyor. Kıtanın
bilimsel açıdan çekici olması, geçtiğimiz yüzyılın başlarında kurulmuş
az sayıda araştırma merkezinin ve gözlem istasyonunun yüzyılın ikinci
yarısından sonra hızla artmasına yol açmıştır. Günümüzde 30 ülkenin
Antarktika’da sürekli ya da geçici olarak kullandığı merkezler var. Bu
merkezlerde yapılan çalışmalar genellikle uluslararası ekiplerce
gerçekleştiriliyor ve elde edilen sonuçlar tüm insanlığın
yararlanabilmesi için herkesin kullanımına sunuluyor. Tüm bu bilimsel
çekiciliğine karşın, zorlu iklim koşulları nedeniyle bu büyük kıtada
yaşayan insan sayısı kış aylarında 1000, yaz aylarında da en çok 5000
dolayında oluyor.
Bilim insanları başta olmak üzere birçok insanı
heyecanlandıran bir buzulaltı gölü olan Vostok’un keşfi de bu
uluslararası bilimsel etkinliklerin sonucunda gerçekleşti.
Antarktika’da buzulaltı göllerle ilgili çalışmalar 1960’lı yılların
sonlarında, buzun altını gösterebilen radar görüntüleri sayesinde
başladı. Rusya’nın Antarktika’daki araştırma merkezlerinden biri olan
ve 1957’de açılan Vostok İstasyonu’nun yaklaşık 4 km altında kıtanın
en büyük buzulaltı gölüne rastlandı. Aslında kimse bu kadar zorlu
iklim koşullarının olduğu bir bölgede sıvı halde suya rastlamayı ve bu
suyun da çok büyük bir tatlı su gölüne ait olmasını beklemiyordu. Ne
var ki radar sonuçları buna işaret ediyordu. Bu buluşun bilimsel
olarak kanıtlanabilmesi için 20 yıldan çok bir sürenin geçmesi
gerekti. 1996’da İngiliz ve Rus bilim insanları radar sonuçlarını
uzaydan elde edilen yükseklik haritalarıyla birleştirerek Vostok
gölünü hatasız bir şekilde tanımladı.
Peki, bu keşif yalnızca yaşlı Dünya’nın üzerinde yeni bir
coğrafi alan bulunması nedeniyle mi önemli? Tam olarak değil. Bilim
insanları özellikle geçmiş iklim bilgilerine ulaşmak amacıyla buz
tabakalarından buz çekirdeği adı verilen örnekler çıkarır. Vostok
gölünün varlığının kesin olarak kanıtlanmasından çok daha önce Rus
bilim insanları kalın buz tabakasında sondaj çalışmalarına başlamıştı.
Bu sondajın sonucunda 1998’de Vostok Araştırma Merkezi’nde çalışan
Rus, Fransız ve Amerikalılardan oluşan bir ekip şimdiye kadarki en
büyük buz çekirdeğini elde etti. 3623 m uzunluğundaki bu çekirdek, göl
suyuyla buz tabakasının birleşme noktası olduğu tahmin edilen yerin
yaklaşık 100 m yakınına kadar açılan sondaj kuyusundan çıkarıldı.
Çekirdeğin göle yakın bölümlerinin incelenmesi sonucunda buzun yaşının
yaklaşık 420.000 olduğu ve göl suyunun atmosferle bağlantısının
500.000 ile 1.000.000 yıl önce kesilmiş olması gerektiği hesaplandı.
Yani Antarktika’nın Amazon ormanları kadar yeşil olduğu bir dönemde.

Vostok İstasyonu
Antarktika’nın en ulaşılmaz bölgelerinden birinde yer alıyor.
Bölgede tüm yıl boyunca sert iklim koşulları hüküm sürüyor.
Çekirdeğin en derin bölümlerinin göl suyunun donmasıyla
oluşan buz tabakası olduğunun düşünülmesi ve bu bölüm- göl suyunun
yaşama olanak verdiği düşüncesini kuvvetlendirdi. Araştırmacılara göre
gölde, gen havuzlarının dünyada benzeri olmayan, en az 500.000 yıllık
bakterilere rastlanabilir. Yaklaşık 4 km kalınlıktaki buz tabakası
sayesinde gölün suyu belki de Dünya’nın en el değmemiş ve en eski
suyu. Göl suyunun ortalama yaşının milyon yıl mertebesinde olduğu
tahmin ediliyor. Benzer büyüklükteki Ontario gölünde bu süre, yaklaşık
altı yıl.
Vostok gölünün bu kadar eski zamanlardan kalmış olması doğal
olarak bilim çevrelerini çok heyecanlandırdı. Göl suyunda yaşıyor
olabilecek bitki ve hayvan türlerini keşfetmek en ilgi çeken
konulardan biri haline geldi. Düşük sıcaklıkta, atmosfer basıncından
yüzlerce kat fazla bir basınç altında ve fotosentez yapmak için ışık
olmayan bir ortamda eğer yaşam varsa, bu şimdiye kadar hiç
rastlamadığımız türden bir yaşam olmalıydı. Peki, böyle bir ortamda
canlıya rastlanması gerçekten de olası mıydı?
Romanya’daki, yakın bir zamana kadar bilinmeyen ve tıpkı
Vostok gölü gibi dış dünyayla ilişkisi olmayan bir mağarada yapılan
bazı keşifler bu konuya ışık tuttu. Mağaranın derinliklerinden elde
edilen örneklerde daha önce hiç rastlanmamış 33 yeni canlı türü
bulundu. Bunlar, ışık kullanarak fotosentez yapmak yerine hidrojen
sülfit yardımıyla kemosentez yapıyordu (ışık yerine kimyasal madde
kullanarak enerji elde etme). Bu tür canlıların benzerlerine Vostok
gölünde de rastlanabilir. Buna ek olarak, Vostok gölünün
derinliklerinde sıcak su kaynakları var olduğuna ilişkin yeni bulgular
elde edildi; bu da gölde daha başka canlı türlerinin bulunması
olasılığını artırıyor.
Vostok gölünün ileri derecede oligotrofik (besin maddesi
yönünden kıt) ve oksijen bakımından Dünya’nın hiçbir tatlı su gölünde
rastlanmayacak düzeyde zengin (normalin yaklaşık 50 katı) olduğu
düşünülüyor. Oksijen değerlerinin bu kadar yüksek olmasında gölün
üstündeki 4 km’lik buz tabakasının oluşturduğu yüksek basınç etkili.
Gölde yaşama rastlanması durumunda bilim insanları bazı şaşırtıcı
gerçeklerle de karşılaşacak. Örneğin göl canlılarının bilinen hiçbir
su kütlesinde karşılaşılmayan bu yüksek oksijen değerlerine uyumlu
olmasını sağlayan bazı özellikleri (örneğin yüksek miktarda koruyucu
enzimleri) olmalı. Vostok’ta herhangi bir canlı türüne rastlanması,
benzer özellikler gösteren Jüpiter’in uydusu Europa’da ve Satürn’ün
uydusu Enceladus’ta da yaşama rastlanma beklentisini arttırabilir.
Ayrıca 2005’te gerçekleştirilen bir çalışma, göl suyunda 1-2 cm’lik
gelgitlerin olduğunu ve bu hareketin yarattığı çevrintinin
mikroorganizmalara gereksinim duydukları hareketlenmeyi sağlayacağını
gösterdi.
Buz çekirdeğinden elde edilen mikroorganizmaların kaynağıyla
ilgili bazı kuşkular var. Mikroorganizmalar Vostok gölünden mi yoksa
örnekleme yapılırken kullanılan donanımdan bulaşan bir kirlilikten mi
geliyor? Bu konuyu araştıran ve mikroorganizmaların çeşitliliğini
belirlemeye çalışan birçok araştırmacı var. Montana Devlet
Üniversitesi Karasal Kaynaklar ve Çevre Bilimleri Bölümü’nde çalışan
ekolog John Priscu da bu araştırmacılardan biri. Priscu ve ekibinin
gerçekleştirdiği son çalışmalara göre mikroorganizmaların
fizyolojileri çeşitlilik gösteriyor. Priscu, Vostok gölünün yüzey
sularında mililitrede yaklaşık 10.000 mikroorganizma olduğunu
düşünüyor. Bu değer, deniz suyunda karşılaşılan miktarın yaklaşık
%1’i. Benzer görüşü destekleyen başka çalışmalar olsa da, bu
mikrobiyolojik etkinliğin insan kaynaklı olduğunu düşünen gruplar da
var. Bunu öğrenmenin tek yolu 4 km’lik buz kütlesini delerek göl
sularına ulaşmak gibi görünüyor.

Vostok gölünde
gerçekleştirilen sondaj çalışması su-buz sınırının 100 m kadar üstünde
durduruldu
Ancak gölün hassas koşulları ve kıtanın sert iklimi bu amaca
ulaşmanın çok kolay olmayacağını gösteriyor. Kalın buz tabakasını
delmek hiç de kolay değil. Bir başka zorluk da bu büyüklükte bir
projenin getireceği ekonomik yük. Büyük Britanya’daki Bristol
Üniversitesi Coğrafi Bilimler Okulu’ndan buzulbilimci Martin Siegert’e
göre bu çalışma adım adım gerçekleşmeli. Vostok gölüne yönelmeden önce
daha uygun koşulları olan başka bir buzulaltı gölünde örnekleme
çalışmaları yapılmalı. Örneğin Batı Antarktika’daki Ellsworth gölü,
daha küçük olması ve üzerindeki daha ılıman koşulları olan buz
tabakasıyla iyi bir seçenek gibi görünüyor. Siegert, çok daha düşük
bir bütçeyle gerçekleştirilebilecek bu projede göl ekosistemindeki
canlılarla ilgili beklenen sonuçlar alınırsa, sonraki aşama olarak
Vostok gölünde de benzer çalışmaların yapılabileceğini belirtiyor.
Göl suyuna sondaj yoluyla ulaşma konusuna bilim çevrelerinin
yanı sıra, başka çevrelerden de kuşkuyla yaklaşanlar var. Bunlardan
biri Antarktika ve Güney Okyanusu Koalisyonu (ASOC). Koalisyon
yetkilileri, Vostok gölünün bilimsel çevrelerde haklı bir ilgi
uyandırdığını kabul etmekle birlikte gölün gizemi çevresinde yaratılan
ortamın, bilim insanlarını Vostok gölüne mutlaka sondaj yapılması
gerektiği konusunda koşullandırdığını öne sürüyor. Bu nedenle de
yapılan tartışmaların en zararsız sondaj yönteminin bulunmasına
odaklandığını, bu benzersiz ve duyarlı ekosistemin korunması
düşüncesinin ise ikinci plana atıldığını ekliyor. Koalisyon
yetkilileri göl sularının atmosfere açılması sonucunda, bu farklı
ekosistemde yaşıyor olabilecek canlı türlerinin zarar görebileceğini
de belirtiyor. Hatta ters taraftan bakıldığında, benzer bir
tehlikenin, bağışıklık sistemlerinin tanımadığı yeni
mikroorganizmalarla karşılaşabilecek insanlar, hayvanlar ve bitkiler
için de var olduğunu ekliyor.
Koalisyon’un itirazına en önemli dayanak, Antarktika
Antlaşması Çevre Protokolü’ne göre (Madrid Protokolü) kıtada
gerçekleştirilecek çalışmaların teknolojik araştırma-geliştirme odaklı
olmaması zorunluluğu. Protokole göre, Antarktika’da yalnızca temel
bilimler uygulanabilir. Antarktika’nın hiçbir şekilde ileride
kullanılabilecek bir teknolojinin deneme alanı olamayacağını belirten
Koalisyon, buzulaltı göllerde yapılacak deneme amaçlı bir sondaj
uygulamasının Antarktika yerine örneğin Grönland’da yapılmasını
öneriyor.
Ruslar Antarktika’nın bu en sert koşullarının egemen olduğu
bölgede yıllardır sürdürdükleri sondaj çalışmalarını göl yüzeyinin 100
m kadar üstünde durdurmuş durumda. Göl suyuna ulaşma konusunda
uluslararası bilim çevrelerinin katılımını da destekliyorlar. Bununla
birlikte atılacak yeni adımın, var olan sistem içinde yapılması
konusunda da ısrarlılar. Hatta ucunda eritici bir sonda olan bir
mekanizmayla ilerleyen sondaj deliğinden içeriye bir iletişim ve güç
kablosu da göndermeyi düşünüyorlar. Sonda su-buz sınırına ulaştığında
suyun altına bir “hidrobot” bırakacak. Bu hidrobot, kamera ve başka
aygıtlar yardımıyla suda canlı arayacak. Ancak bu noktada da bazı
itirazlar var. Öncelikle var olan sondaj kuyusu gölün sığ bölümlerinin
birinin üzerinde yer alıyor ve bu durum uygun bilimsel çalışmaların
yapılabilmesi için en iyi seçenek olarak görünmüyor. İkincisi ve belki
de daha önemlisi, sondaj kuyusunda kullanılan teknoloji. Sondaj
sırasında donmayı önlemek amacıyla bolca kullanılan gazyağı hem elde
edilecek örneklerin hem de göl suyunun kirlenmesine neden olabilir.
Ayrıca yüksek basınç, gölün derinliklerinde oksijenin ve başka
gazların, toplanmış kar kümesi şeklinde gözlenen bir takım yapılar
oluşturmasına neden oluyor. Sondaj sırasında göldeki yüksek basıncın
atmosfer basıncıyla karşılaşmasıyla gölün suyu tıpkı gazlı bir içecek
gibi köpürerek yüzeye doğru fışkırırken derinlerde bulunan bu yapılar
da göl yüzeyine doğru yükselerek kararsız hale geçebilir.
Kısacası ASOC, milyonlarca yıldır buz kütlesinin altında
herkesten ve her şeyden uzak bekleyen gölün, tüm risklerin saf dışı
olduğundan emin olunana kadar, belki birkaç kuşak daha beklemesi
gerektiğini düşünüyor. Yetkililer gölün ve özellikle de karşılaşılması
olası yeni canlı türlerinin büyüsüne kapılarak aceleci ve yanlış
kararlar vermek yerine sakin ve adım adım ilerlemenin önemini
anımsatıyor.
Heisenberg’in belirsizlik ilkesinden yola çıkarak soralım:
Bir gözlemcinin gözlemlediği şeyi hiç değiştirmeden gözlem yapması
olanaklı olabilir mi? Belirsizlik ilkesinin düşünsel boyutundan öte,
bu eşsiz ve narin ekosistemi hiçbir müdahalede bulunmadan
gözlemleyebileceğimizden emin olabilir miyiz? Her türlü önlemin
alındığından emin olunsa bile, insanlar yeni bilgilere ve türlere
ulaşmak için bu bilgi kaynağının var olma koşullarını ortadan
kaldırabilecek bir girişimde bulunmalı mı?

Buz
çekirdeğinden çıkarılan örneğin açık pembemsi rengi
buzun buzulaltı suyundan oluştuğunun bir göstergesi.
Buzulaltı Gölleri ve
Vostok Gölü
Bir buz başlığının ya da kalın bir buz tabakasının altında
kalan göller buzulaltı gölü olarak adlandırılır. Antarktika’nın
tamamında 140’a yakın buzulaltı gölü olduğu biliniyor. Bu göllerde
kalın buz tabakasının uyguladığı yüksek basınç, sıcaklığı 0°C’un
altında olan göl suyunun sıvı halde kalmasını sağlar. Vostok gölünün
su sıcaklığının ortalama -3°C olduğu düşünülüyor. Buz kütlesinden
kaynaklanan ısı kaybı jeotermal etkilerle dengelenir. Ayrıca kalın buz
tabakası dışarıdaki zorlu iklim koşullarına karşı da bir örtü görevi
görür (Vostok, 1983’te ölçülen -89,4°C hava sıcaklığıyla şu ana kadar
yeryüzünde kayıtlı en soğuk yer olma rekorunu elinde bulunduruyor).
Bir buzulaltı gölü, kışın en soğuk zamanlarında üzeri buzla kaplanan
göllerden ayıran en önemli özellik, göl yüzeyinin üzerinde bulunan
buzun hareket halinde olmasıdır. Buzun bu hareketi yapabilmesi için
yaklaşık 30 m kalınlığında olması gerekir. Bu yüzden kışın donan
göllerin kendi kendilerine buzulaltı bir göle dönüşmesi pek olanaklı
değildir. Jüpiter’in uydusu Europa’da ve Satürn’ün uydusu Enceladus’ta
buzulaltı göllerin bulunduğuna yönelik güçlü kanıtlar vardır.
Columbia Üniversitesi’nde jeofizik dalında çalışan
araştırmacılar Robin Bell ve Michael Studinger, Vostok gölü
araştırmaları sırasında buz başlığının altında iki yeni göle daha
rastladıklarını belirttiler. Buzulaltı göllerin yeraltı ırmaklarıyla
bağlantılı olabileceği de düşünülüyor. Buzulbilimci Duncan Wingham ve
Martin Siegert’e göre bu durum, değişken basınç koşulları nedeniyle
geçici olarak da olsa gerçekleşiyor.
Vostok gölü adını, Rusçada “doğu” anlamına gelen Vostok’tan
alıyor. Göl 250 km’ye 50 km’lik büyüklüğüyle ABD’deki Ontario gölü
kadardır. Ortasında yer alan bir sırt, gölü iki havzaya böler. Sırt
üzerinde ortalama derinlik 200 m, kuzey havzada 400 m ve güney havzada
800 m’dir. Türkiye’nin en büyük gölü olan Van gölünden, alan
bakımından yaklaşık dört kat, hacim bakımındansa dokuz kat büyüktür.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Şubat 2009
Cumhur Öztürk'e
teşekkürlerimizle
Denizce

11.09.2009
|