e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Yalan mı Yanlış mı?

Prof. Dr. Yankı Yazgan    

 

 

http://www.yankiyazgan.com    

Bir yalan söylemiş kişinin bu yalanı söylemek için para almış olması ne değiştirir? Hayal kırıklığımızı ya da öfkemizi daha yoğunlaştırması bir yana, söylenenin gerçeğe aykırılığı açısından bir fark doğmaz gibi geliyor. 

1998’de sindirim sistemindeki problemler ile otizm arasında bir ilişki olduğunu öne süren ve bunun için bazı kanıtlar (endoskopiyle alınmış mukozada virüslerin varlığına ilişkin izler) bulduğunu yazan Andrew Wakefield’ın (saygın tıp dergisi Lancet’ta yayımlanan) kısa makalesinin yankıları büyük olmuştu.  Aşılarla sağlanan bağışıklık sürecinin özellikle bazı çocuklardaki barsak duvarındaki geçirgenlik sorunları ile birleşerek otizme yol açtığına ilişkin tezler hızla yayıldı. Yerleşik akademik bilimsel düzen tarafından (Lancet’taki vaka serisi dışında) kabul görmese de, bir çözüme, bir açıklamaya aç durumda olan otizm camiası (otizm tanılı çocukların aileleri, otizmle uğraşan bir kısım meslek erbabı) bu yeni açıklamaya büyük ilgi gösterdi. 

İlk başta karma aşıların uygulanmasına karşı hareketler örgütlendi; bunların bir kısmı aşının kendisinin değil, (bazı tiplerinin) içerdiği civa miktarlarının bu duruma yol açtığı iddiasına geçti. Her durumda, aralarında Prens Charles gibi “meşhur”ların olduğu bu örgütlenme “aşı tekelleri”ne karşı bir duruş söylemini de benimseyerek radikal bir görüntü de sergileyerek, toplumda sempati kazandı.

Aşı ile otizm arasında bir ilişki olmadığını gösteren çok sayıda makale yayımlandı. Bilim çevrelerinin aşı ya da ince barsaktaki geçirgenlik değişiminden yararlanarak beyne ulaşan protein komplekslerinin otizme yol açtığını kabul etmesi için gereken bazı ölçütler iddia sahipleri tarafından hiçbir zaman ortaya konmadı. Ancak bilimsel yayından ziyade propaganda ve reklam mekanizmaları ağır metallerin ya da belli besinlerin otizme yol açtığı gibi bir takım başka kanıtlanamamış ve iddialı fikirlerle işledi. Bu kökten iddialar kanıtsız spekülasyonlar olmakla kalmadı. Kanıt bulmaya tenezzül etmeksizin, rasgele “biyomedikal” tedavilerle  (hiperbarik oksijen, vücutta nasıl emildiği ve beyini etkileyip etkilemediği anlaşılamayan aminoasitler ve vitaminler, psikotrop ilaçlardan oluşan kokteyller) ailelere sahte umutlar satıldı. Benim de aralarında bulunduğum bir çok doktor ya da bilim insanı bu uygulamaların işe yaramazlığını söyledikçe, toplumdan “gamlı baykuş” yakıştırmasını bolca işittiler. 

Ailelerin umutsuzluğa kapılıp, bazı uygulamaları denememiş duruma düşmemek için yaptıklarına kim ne diyebilir? Ama bu durumdan yararlananlara söyleyecek ve yapacak çok şey  var.  Ama ben Wakefield örneğine döneyim. Yaklaşık son 10 yıldır bulguların pek anlamı olmadığı, güvenilirliğinin tartışılabilir olduğu ve bu bilgilerden herhangi bir pratik sonuç çıkartılamayacağı söylendiyse de, toplum Wakefield’a sırtını dönmek için aşı-karşıtı lobiden para almış olduğunun ortaya çıkmasını bekledi. Araştırmadaki verilerin çarpıtılmış ya da uydurulmuş olmasından daha önemli görülen bu “para yedirilme” durumunu anlamaya çalışırken, aklıma geçen yılki domuz gribi meselesi geldi.

Benim de aralarında bulunduğum bir kısım insan, (genellikle karamsar tarafta yer aldığım dikkat çekebilir!, “endişeli modern” kavramına uyuyoruz  galiba)  olası salgını önlemek için riskli kesimlerin aşılanması gereğini savundu. Başbakan’ın da (ve büyük olasılıkla, bu gazetenin okurlarının çoğunun da) aralarında olduğu büyük çoğunluk da aşıya maşıya gerek olmadığını öne sürdü. Beklenen büyük salgın olmadı. Bilim adamlarının tahminlerinde yanıldıkları anlaşıldı. Bilimsel bir yanılgının doğallığını bozan bir haber meseleyi karıştırdı. Salgın saptamasını yapan  Dünya Sağlık Örgütü’nün “para yemiş” olabileceği, eldeki aşı stoklarının tüketilmesi için böyle bir salgın tehlikesinin menfaat temin etmek için uydurulduğu, toplumun çoğunluğunda büyük bir rahatlama hissi yarattı. Ancak geriye dönüp bakıldığında saptanabilen bir hata (Meksika sağlık örgütünün kendi salgınlarına ilişkin olarak sahadan aktardığı bilgilerin yanlışlığı) olsa da, olay anında eldeki bilgilerin analizi o sırada aşılamanın doğru olduğunu düşündürüyor olsa da, para yenmesi ihtimali herkesin benimsediği bir açıklama oldu.

Yanılgı olasılığı, nedense,  ne domuz gribi salgını uyarısı için, ne de otizmin aşılarla ilişkili olduğunu söyleyen çalışma için pek kabul görmedi. Bilim adamlarının yanılmış olabileceğine inanamadığımızdan mı, ya da bir yanılgının ancak kasten ve kötü niyetle gerçekleşeceğine inandığımızdan mı?

Şarlatanlık sayılan yöntemlerle çalışan doktor, psikolog ya da başka uzmanları değerlendirirken, söylediklerinin yanlış ve uyduruk olduğunu söylesem ciddiye almayabilirsiniz. Genellikle şarlatanca uygulamalar yapanlar, yaptıkları işin “doğruluğu”na iman ettikleri için  inandırıcıdırlar. Onların inancından o kadar etkileniriz ki, (ve o kadar güveniriz ki) ancak ve ancak para yemiş olmaları (güvenimize ihanet etmeleri) bu ilişkimizi sarsar.

Bir bilimsel yöntemi değerlendirmemizi, bulguları geliştirenlerin güvenimize layık olup olmaması üzerinden yaptığımızda  hayal kırıklıkları yaşamak kaçınılmaz olabiliyor.  Wakefield para yedi mi, yemedi mi, belli değil. Ama yazdığı makaleye baktığınızda geçersizliği ilk başta anlamasanız da, bulgularını kendisinden başka hiç kimsenin kanıtlayamamış olması bu konuda bilimsel olarak güvenilir bir zeminin oluşmamış olduğunu göstereli neredeyse 10  yıl olmuştu. Üstelik, bir gün birisi çıkıp da, düşük olasılıkla da olsa, barsak-otizm ilişkisini kanıtlayabilse, bu para yemiş olduğu gerçeğine rağmen söylediklerinin doğruluğuna bizi ikna edebilir.

Yanılgı olduğu gerçeğinin kanıtlanması için ahlaki bir nedene ihtiyaç duymamız, rasyonel bir açıklama olmasa da, insani bir durum. Para yemiş olmak, yalan ya da yanlış söylüyor olmaktan daha önemli diye düşünüyorsanız, o başka... Yalanı para karşılığı söylemiş olmak, söylenenlerin “yalan olduğu” gerçeğini ne kadar değiştiriyor?  Belki hiç değiştirmiyor, ama kimseye güvenemeyeceğimiz bir dünyada yaşadığımızı düşündürmesi belki de yalan yanlış bilgilerden daha sarsıcı geliyor.

 


Prof. Dr. Yankı Yazgan'a teşekkürlerimizle

Denizce

01.03.2011