
Yalan
söylediğinde burnu uzayan Pinokyo, zihnimizde çocukluğumuza
ilişkin renkli bir anı olarak saklanadursun, görmüş geçirmiş
büyüklerimizin ağzından hep aynı sözcükler dökülür: “Sözlere
değil, gözlere inan”. Çünkü günlük yaşam içinde çoğumuz “beyaz”
sıfatıyla masumlaştırdığımız ufak yalanların ardına saklanır,
gerçek duygu ya da düşüncelerimizi ifade etmekten kaçınırız.
Peki, yalanların ortaya çıkartılması adına bilimi harekete
geçiren etkenin kriminolojik davalar olduğunu biliyor muydunuz?
Bundan yaklaşık bir yüzyıl kadar önce kan basıncı ve nabız
ölçümleri yapan bir makineyle, suçluların verdiği ifadelerin ne
ölçüde dürüst olduğu hakkında yorumlarda bulunan Lombroso, bugün
kriminolojinin babası sayılmakta. Lombroso’nun çalışmalarını
kaynak alan “poligraf”lar, daha yaygın adıyla yalan
makineleriyse gerek güvenilirlik, gerekse etik bakımından halen
tartışmalı bir konu.
Yalan
makineleri, bedendeki istemsiz fizyolojik değişimlerle, kişinin
doğru ya da yalan söylendiğinde beliren duygu durumları arasında
bir bağlantı olduğu varsayımıyla işliyor. Psikologlar, yalan
makinelerini bir tür psikolojik test olarak görme eğiliminde
olduklarından, teste alınan herkesin aynı soruları aynı koşullar
altında yanıtlaması gerektiği fikrini savunuyorlar. Sorguyu
yapanın, kuralları belli bir eğitimden geçmesiyse testin, yani
yalan makinelerinin güvenilirliğini artırıyor.
Yalan makinesine
bağlanmış bir kişinin sorulara verdiği üç farklı fizyolojik
yanıt (nefes alıp verme ritmi, kişinin iki parmağına takılan
elektrotlarla ölçülen deri yanıtı ile, kan hacmi ve nabız hızı),
onun doğru ya da yalan söylüyor olduğuna ilişkin güçlü ipuçları
veriyor. Suçunu inkar eden bir suçlunun yüzünün kızarması, kalp
atışlarının hızlanması ve ağzının kuruması bekleniyor. Bedendeki
bu değişimlerin şiddetiyse şüphelenilen kişinin içinde bulunduğu
stres durumuna ve kendisini ne ölçüde tehlikede gördüğüne bağlı
olarak değişiyor. Bu fizyolojik tepkilerin bir tür savunma
mekanizması olduğunu söyleyenler de var.
Yalan makinesine
bağlanacak kişi öncelikle testle ilgili bütün ayrıntılar
hakkında bilgilendiriliyor; testin amacı ve nesnelliği kendisine
anlatılıyor. Bu aşamada, bir de durumdan tamamen bağımsız, ancak
söz konusu suç davranışına gönderme yapan kontrol soruları
veriliyor. Örneğin, şiddet suçundan suçlanan bir şüpheli için
sorulacak kontrol sorusu “Hayatınızda hiç pişmanlık duyduğunuz
bir şey yaptınız mı?” olabiliyor. Bu şekilde, aralarında 15–20
saniye bırakılarak 9 ila 10 adet soru soruluyor. Herhangi bir
karara varmadan, tüm soruların üzerinden en az üç kez tekrar
geçiliyor. Daha sonra, sorulara verilen yanıtlar bir şema haline
getiriliyor. Şema, şüphelinin sözkonusu suçla ilgili olarak
sorulan sorulara verdiği fizyolojik yanıtların yanı sıra,
kontrol sorularına verdiği yanıtları da içeriyor. Veriler, bu
şemalarda doğru söyleyen şüphelilerin duygusal dikkatlerinin
kontrol sorularında, yalan söyleyenlerininkinin de suça ilişkin
sorularda yükseldiğini gösteriyor.

Peki, yalan
söyleyen bir kişinin yalan söyleyip söylemediğini anlamak bizler
için neden bu kadar zor? Her ne kadar yalan makinelerinin tahmin
gücü 90%’lara kadar çıkabiliyor olsa da, suçlu olduğundan
şüphelenilen bir kişi için verilecek hükümle ilgili bir karar
sözkonusu olduğundan, bu rakam bile mahkemeleri düşündürmeye
yetiyor.
Duygular üzerine
uzun yıllar çalışmalar yürütmüş olan Paul Ekman’ın 1996 yılında
yayımlanan makalesinde yönelttiği soru işte tam da bu: “Yalanı
davranışlardan yakalamak neden bu kadar zor?” Ekman’ın verdiği
“yalancı” tanımında kişi, diğerlerini isteyerek yanlış
yönlendiriyor ve karşısındakiler onun yanlış yönlendirmeler
yapma eğiliminde olduğunun farkında değiller. Örneğin, nezaket
kuralları çerçevesinde akşam yemeğine davet edildiğimiz bir
yerde yemeklerin kötü olduğunu düşündüğümüz halde ev sahibine
çok lezzetli olduklarını söylememiz, yalan sayılmıyor.
Ekman,
karşımızdakinin hareketlerine bakarak bize yalan söyleyip
söylemediğini anlamakta neden bu denli zorluk çektiğimizi
evrimle ilişkilendiriyor. Avcı - toplayıcı toplum düzeninde
sosyal ilişkilerin yardımlaşmaya dayalı olduğuna dikkat çeken
Ekman, o zamanlarda bireylere özgü özel alanların pek
olmadığını, bireyselleşmenin de gelişmemiş olduğunu söylüyor. Bu
koşullar altında, toplumun diğer elemanlarından birşeyler
saklamanın ne kadar zor olabileceğini vurguluyor. Ekman’a göre,
avcı-toplayıcı bir toplumda yalan söylediği açığa çıkan birinin
günümüzdeki gibi yeni bir eve taşınması, şehir değiştirmesi ya
da yeni bir evlilik yapması da mümkün olamayacağından, ödemek
zorunda kalacağı bedel oldukça ağırdı. Kurama göre, işte tüm bu
nedenlerden insanların yalan söyleyebilme, buna bağlı olarak da
‘yalanı okuma’ becerileri pek de fazla gelişmedi.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Şubat-2006
Eski Ama Eskimeyen M