| |
Farkındalık:
Yaşamak
doğaya direnmek midir? Hemen her insanı çeker doğa, çok azımız
şehrin gürültüsünden usandığımızda doğayı hayal etmeyiz. Büyük
bir çam ormanının içinde yumuşak torf üzerinde yürümek, reçine
kokularının gölgesinde ürpermek, uçsuz bucaksız başakların
sarılığı ya da arsız gelincikler arasında gezinmek, yüksekten
dökülen bir şelalenin güneş altında oluşturduğu tayfı izlerken
kendini onun bir parçası gibi hayal etmek, sakin deniz ya da
arsız dalgalara karşı oturup enginliği hissetmek, batan güneşi
izlemek; eski bir köy evinde horoz ötüşü ile uyanıp doğanın
diğer sesleri ile kendine gelmek, sabah ezanından bile önce
yakılmış çamur fırından tüten odun ateşinin dumanı genzini
yakarken taze köy ekmeğinin kokusunda cenneti görmek, akşam
sağılmış sütün kaymağını ayırmak, kızarmış taze keçi peynirinin
kokusunda kendinden geçmek, kırma, yeşil acı zeytinin tadında
var olmak, ocak ateşinde dem bulmuş çayın sarsıcı lezzetinde
güne başlamak, kavrulmuş kaymağa batırılmış köy ekmeğinin
üzerine gül reçeli koyup yemek hangimize cazip gelmez ki. Bizim
gibi şehirliler için özlenen, özenilen yaşamdır bu. Bunaldığımız
zamanlarda sığındığımız kaçamak hayallerdir. Ancak hayal yetmez.
Kaçımız
kendimizi doğaya attığımızda gerçekten toprağa karışırız.
Kaçımız gerçekten farkına varırız doğadaki devinimin. Doğa
dirençtir. Doğa mücadeledir. Doğa yaşama sarılmaktır. Doğa
gerçekten yaşamak ve zafer kazanmaktır. Toprağa karışmayı bilen
yeniden doğup doya doya yaşamayı da bilir. Ancak serttir doğa,
hırçındır. Defalarca fırsat verir ama acımaz. Kuralı asla
bozdurmaz. Ben varım diyeceksen sert olacaksın. Yılmayacaksın.
Korkmayacaksın. Yenilgiyi tatsan da yok olmayı tatmayacaksın.
Vazgeçeni sevmez doğa. Boş vereni sevmez. Azmin varsa mutlaka el
verir sana. Fırsat verir. Hayat bulman, büyümen, üretmen için
güç verir.
Sıcak ekmeğin
üzerine sürüp yediğimiz balın bir gramını üretmek için bir arı
kaç kilometre uçar, kaç milyon kere kanat çırpar, kaç çiçeğe
konar, 41 günlük ömründe. Binlerce km uçup milyonlarca kez kanat
çırparak kaç gram bal üretir. Hiç düşünür müsünüz bir solukta
yuttuğumuz bir kaşık balı kaç arı ne kadar zamanda üretir?
İçtiğiniz bir bardak sıcak süt sofranıza kadar nasıl gelir? 1 lt
süt vermek için ineklerin dakikada 400 lt kan pompalamak zorunda
olduklarını ve kaç kilo yem yemeleri gerektiğini kaçımız bilir.
Coşkuyla yediğimiz yumurtanın aslında tavuk için hergün yeniden
doğum yapmak olduğu kimin aklına gelir. Her doğum yarı ölümdür
aslında.
Harmanladığımız buğdayın hikayesini kaçımız düşünürüz. Öyle
güçlü bir nimettir ki o yaşayan her canlıya hayat verir.
Hayvanlar da yer buğdayı ama onlara vermeden önce de işkence
etmek, öğütmek gerekir buğdayı. Büyük taş silindirli ya da metal
bıçaklı makinalardan geçiririz onu ve neredeyse un haline
getiririz. Ancak hepsinin kaderi bu değildir. Kimisi
silindirlerin arasından kurtulur fakat yine de bütün kalamaz.
Parçalanır o küçük buğday üçe beşe bölünür. Hayvan ahırlarına
dökülen buğday parçaları betondaki çatlaklara saklanır ve
beklerler. İnekler büyük dilleri ile ulaşamaz küçük
çatlaklardaki kırık buğdaylara. Ortam betondur, loştur ve ağız
salgılarıyla da nemli. Ahır pencerelerinden sızan güneş ışığı
ise enerji. İşte toprağın olmadığı bu ortamda dahi doğa
parçalanmış buğday tanelerine yeşerme fırsatı verir. Çünkü
buğday güçlüdür. Parçalanmış olsa da iç güdü ile donanmıştır.
Görevini bilir yeşerecek, büyüyecek kendi bir bile değilken yüz
üretecek ve sürekli bir değişim ile sürecek sürecektir. Bu her
tohum için böyledir. Bu düşünmeyen, içgüdü ile donatılmış her
canlı için değişmez kuraldır. Hedefe odaklanmak ve şartlar ne
olursa olsun görevi tamamlamak. Nankörlük yoktur. Riya yoktur,
dedikodu yoktur. İhanet yoktur. Tembellik yoktur. Aynı toprakta
birbirini ezerek değil omuz omuza buyür tohum taneleri... Farklı
yerlerde farklı şeyleri yese de aynı sütü verir süt üreticileri.
Yumurtanın şekli de tadı da değişmez dünyanın hiç bir yerinde.
Ben sana yumurta veriyorum sen bana ne vereceksin dediğini duyan
var mıdır bir tavuğun? Afiyetle yediğimiz kalın bir dilim biftek
soframıza nasıl gelir hiç düşünür müsünüz? Bir inek iyi bir
bakımla yılda bir yavru verir. Gebelikten sonra tam 9 ay ve 15
gün sayarsın doğuma, bir de bakarsın bir çift ayakla bir burun
kendini göstermiş hayata. Tutar çekersin o ayaklardan yavruyu
yaşama, anne hiç itiraz etmez ona yardımına. Konuşmasa da
minnetini hissedersin acılı, nemli bakışlarında. Ve o an başlar
yavrunun ilk mücadelesi memeye doğru bu yaşamda. İç güdü ile
donatılmışların farkındalığı en üst seviyededir yaşamları
boyunca... Bu mücadele en az 18 ay sürer. İlk kez kucağınıza
alıp annesi ile beraber temizlediğiniz, ilk soluğunu burnundan
üflediğiniz, ilk sütünü ellerinizle emzirdiğiniz yavru yaklaşık
18 ay sonra gelir sizin tabağınıza. Doğduğu andan itibaren
onunla yer, onunla içer, onunla hasta olup, onunla iyileşir bir
çiftçi. Sonra da tutar ipinden götürür onu hiç tanımadığı
sofralara. Bilir misiniz bir çok çiftçi hayvanına isim vermez,
veremez hatta göz göze bile gelmek istemez onunla, öylesine
riyasızdır ki iç güdülü hayvanlara bağlanıverirsiniz ve sonra
hiç anlamazlar sizin nankörlüğünüzü onlar. Akıldan yoksun;
sadece içgüdü ile donatılmış canlılara baktığınızda, riyasız,
yalansız, sadece üreten yaşamlarında çok mu güçlüdürler akılla
donatılmış insan karşısında? Yoksa akıl insanlara verilmiş bir
ceza mıdır aslında?
Bir gün
zeytin ağaçaları arasında bir kovan bal arısının hemen yanına
uzanmış onları izliyordum. Kovanın 4-5 santimlik minik kapısının
bir yarısı kovan girişlerine, diğer yarısı ise çıkışlara
organize edilmişti. Bir pistten sürekli kalkan uçaklar gibi
peşpeşe kovanı terk eden arılar, görevini tamamlayıp geri dönen
uçaklar gibi sürekli kovana dönen arılar. İçgüdüsel bir şekilde
organize olmuşlardı. Tamamen telaş gibi görünen hareketlerindeki
uyumu epey sonra fark ettim. Kimisi çıktığı gibi geri dönerken
(çünkü bal keseleri dışarıdan gözükmez, bal kursaklarındadır.)
Bir kısmı ayaklarında altın tozları ile geri dönmekteydiler.
Yani polenlerle. Fark ettim ki arıların tamamı bal toplamaz, bir
kısmı da peteklerin oluşumu için gerekli polenleri toplar.
Aradabir bir arı, kovanın girişine tam ortaya konup garip bir
dansa başlar. Dansını tamamladıktan sonra aynı dansı tekrarlar,
bu dansı izleyen işçi arılar kovandan ayrılıp teker teker aynı
yöne uçarlar. En son; dansçı arı da aynı yönde diğer arılara
katılır. Sonradan öğrendim ki yeni bir çiçek bahçesini keşfeden
arı derhal kovana döner ve mistik dansıyla bahçenin hangi yönde
ve kaç metre uzakta olduğunu işçi arılara anlatır. Bu, yaşama iç
güdüsü ile donatılmış bireylerin hedefe ulaşmak için gerekli
paylaşım ve ekip ruhunu nasıl uyguladıklarının çok somut bir
göstergesidir. Amaç üremek, larvaları beslemek ve kışı
geçirmelerine yardım edecek balı kovanda biriktirmektir. Tüm bu
büyülü gösteriyi izlerken bir eşek arısının düzenli bir şekilde
kovandan çıkış yapan arıları avladığını, bir ağacın dalına
asılarak kanatları hariç tüm bedenlerini yedikten sonra yeni bir
av için tekrar kovana geldiğini fark ettim. Aptalca bir öfkeyle
kovanın önüne konmuş olan eşek arısını, kafamdaki şapkayı
vurarak öldürmek istedim. İşte o anda arı kovanındaki savaşçı
arıların, kendi arılarımın saldırısına uğradım. Ne yaparsam
yapayım onlardan kaçamadım. Yüzümü ellerimle kapatmaktan başka
hiç bir sey yapamadım. Onların iç güdüsünde kovana saldırmıştım.
Onlarcası hedefine dalış yapıp her biri iğnesini öfkeyle batırdı
bana. Batırdı ve öldü. Ölüm önemli değildi görev önemliydi.
Görevleri kovanı, kovandaki yavruları, ballarını canları
pahasına savunmaktı. Onlara yardım etmek istediğimin farkında
değillerdi. Onlar bal üretirken nasıl bana ihtiyaç
duymuyorlarsa, kendilerini savunmak için de bana ihtiyaçları
yoktu. Yanlarında yatarken benden hiç rahatsız olmayan arılar,
aklınca onlara yardım ettiğini sanan zavallı bana iyi bir ders
verdiler. Biz içgüdülerimizle yaşarız ve aslında sizler için
de üretiriz, bizim düzenimize karışma. Hastanede
geçirdiğim iki saatin ardından bir hafta boyunca hissettiğim
yaralarımdaki acı ve peşinden gelen acımasız kaşıntı bunu fark
etmem için yetti. Doğada uyum vardır. Acımasız mücadele, aslında
eşsiz bir düzen içerir. Bir kovanda yaklaşık 80.000 arı bulunur
ve bunların %10 kadarı erkek arıdır. Kovanda bulunan tek kraliçe
arı, çiftleşme dansına başladığı zaman bunca erkekten sadece
birini seçer ve havada bir kez çiftleşir. Diğer erkekler
sonbahar bitimine kadar kovan içinde hiç bir işe yaramadan
sadece tüketirler. Sonbaharın bitişine doğru ise tüm erkekler
kovandan kovularak ölüme mahkum edilir. Bu toplu ölümler bizler
için de o yılki son bal hasadı demektir. İçgüdü ile yaşayanlar
yeri geldiğinde devamlılığı sağlamak için bu kadar katı olurlar.
Bu, doğanın acımasız kurallarından biridir. 41 günlük ömrünü
tamamlayan işçi arılar ise kovandan son kez uçarlar. Ta ki
güçsüz kalıp düşene kadar. Kovanlarının etrafında asla ölmezler.
Sonraki nesilleri asla kirletmezler. Bunun gibi acımasız görünen
kurallar arı kolonisinin devamlılığını sağlar. Doğadaki uyum ve
paylaşım kendi kuralları içinde devam eder. Bizlere düşen ise
farkındalığımızı artırarak yaşamak, hedef koymak ve ekip ruhuyla
hedefe yürümektir. Belki de aklımızın yanına, biraz duygu ve
biraz iç güdü koymaktır.
Doğaya
çıkmak, toprağa karışmak ve farkında olmaktır yaşam. Aklınızın
ceza değil, cennetiniz olduğunu fark etmektir yaşam. Kırık bir
buğday tanesinin beton uzerinde yaşama fışkırmasındaki pes
etmeyen gücü hissetmektir yaşam. İçinde barındığın doğaya ve
ondaki diğer tüm canlara saygı duymak, korumaktır yaşam. Doğaya
direnmek değil, onun bir parçası olabilmek, onunla
üretebilmektir yaşam.
H. Nevzat Özkardeş'e
teşekkürlerimizle
Denizce

|
|