İnsanoğlunun yaşlılıkla tanışması çok eski değildir. Daha
20.yüzyılın başlarında ortalama yaşam 40’lı yaşları yeni geçmeye
başlamıştır.
20. yüzyılda mikrobik hastalıklar; hijyen, aşı ve ilaç
(antibiyotik, vitamin, serum vb…) alanında devasa gelişmelerle
kontrol altına alındı.
Tıbbi hizmetlerin gelişmesi, koruyucu hekimlik kavramının
yaşama geçmesi bebek ve anne ölümlerini büyük ölçüde azalttı.
Yaşam standartlarının yükselmesi beslenme, barınma
sorunlarının büyük ölçüde iyileştirilmesine olanak sağladı ve
insanların daha sağlıklı ortamlarda yaşamalarına fırsat verdi.
Tüm bu gelişmeler ortalama yaşam süresini arttırdı.
Diğer yandan tarım toplumlarına özgü olan fazla doğurganlık,
sanayi toplumlarında azalmaya başladı.
Artan ortalama yaşam süresi, azalan doğurganlık, nüfus yaş
dağılımını değiştirmeye başladı. Yaşlıların nüfus içindeki oranı
hızla artmaya başladı.
Sanayi toplumları, tarım toplumlarına özgü büyük aileyi
çekirdek aileye doğru parçalarken, uzayan ömür nedeniyle de
yaşamda aynı anda 3 kuşağın bir arada bulunmasına daha sık
rastlanmaya başladı.
Kentsel yaşamdaki çekirdek aile büyükanne ve büyükbabaların
ailede yer almasına sıklıkla olanak sağlamıyor. Çocukları
yanından ayrılmış büyükanne ve büyükbaba kendi evlerinde
yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Ekonomik ve fiziksel güçleri
buna yettikçe ciddi sıkıntı yaşamadan ömürlerini sürdürürler.
Eşlerden birinin kaybında ve/veya fiziksel olarak kendilerine
yetemeyecek duruma düştüklerinde sorunlar başlar.
Çekirdek ailedeki büyükanne ve büyükbabanın çocuklarının
dikkati kendi ailesine ve kendi çocuklarına yöneliktir. Anne ve
babalarına ayıracakları yeterince zamanları ve uygun mekanları
yoktur. Bazıları da büyükanne, büyükbaba da olamamıştır ve
yetersiz bile olsa onlarla ilgilenecek akrabaları yoktur.
Yaşlılığın doğal sonucu gelişen fiziksel kısıtlılıklar, artan
kronik hastalıklar nedeniyle zaten zorda olan yaşlıların
yaşamları daha da çekilmez hale gelmeye başlar. Ailesinin ve
toplumun gelişmesine katkısı olduğunu düşünen yaşlılar
yaşadıkları sıkıntıların ailesi ve toplum tarafından çözülmesini
isterken, ailesi ve toplum onları tüketici birer yük olarak
görmeye başlar. Bu çatışma yaşlıların daha da yalnızlaşmasına,
daha da sosyal yaşamdan kopmasına neden olur. Yaşadıkları
mutsuzluk çok kısa zamanda yerini depresyona terk eder.
Öncelikle uzun yaşama şansı olan her insanın yaşlanacağını ve
son yıllarda bu olasılığın çok arttığını bilmek gerekiyor. Ve
ardından büyük ailenin yaşlıya yönelik koruyucu şemsiyesinin
artık kalmadığını anımsamakta yarar var çünkü; hem büyük aileler
yerini çekirdek ailelere bıraktılar, hem de artan yaşlı sayısı
ailelerin koruyucu şemsiyesinin altına sığmaz oldular.
Bu bilgiler ışığında şimdiden yaşlılarımızın yaşamlarını
kolaylaştıracak, sosyalleşmelerini sağlayacak bir şeyler
yapamaya başlamamız gerektiğini söyleyebiliriz. Bunu
gerçekleştirebilirsek şu andaki yaşlıların mutluluklarına
katkıda bulunarak görevimizi yapmış olmanın huzurunu
yaşayacağımız gibi geleceğimize yönelik depresyondan korunma
hazırlığı da yapmış oluruz.
Yaşlılarımıza yaptığımız katkı; insani bir davranış olması
yanında, kendi geleceğimize yaptığımız yatırımdır.
Dr. Nedim İnce
www.guneydeimece.com