|
Yaşantımız her
geçen gün daha da hızlanıyor. Hayatın hızlanmasıyla birlikte
kendimize ayırdığımız zaman günlük programımız içinde giderek
daha az yer kaplıyor. “İleri al” tuşuna basılmış gibi yaşamaktan
başka yol olmadığını düşünüyoruz. Bu noktada çoğumuz bu telaştan
uzaklaşıp bir nefes almak istiyoruz. Sizce de biraz yavaşlamak
iyi olmaz mıydı?
Çoğumuz
yaşantımızın gereğinden fazla hareketli ve duygusal anlamda iyi
gitmediğini söylüyor ve iş hayatımızla özel hayatımız arasındaki
dengeyi yeniden kurabilmenin yollarını arıyoruz. Daha çok özen
gösterdiğimiz bir hayata doğru yol almaya çalışıyoruz. Ancak,
böyle bir hayata sahip olmak geçmişe göre günümüzde daha zor.
Hızlı hayat çevremizi çoktan kuşatmış; hızlı yenen hazır yemek,
hızlı otomobiller, hızlı sohbetler, hızlı tatiller ve hatta
hızlı aile hayatı. Mükemmel bir hayata sahip olabiliriz, fakat o
hayatın güzelliklerinin tadını çıkaracak zamanımız yok.
Arkadaşlarımıza, ailelerimize ve yediğimiz yemeklere fazla zaman
ayırmadan yaşıyoruz. Hayatımız akıp gidiyor ve biz bu akıntıya
dâhil olabilecek bir fırsat arayıp duruyoruz. Oysa bu fırsat o
kadar yakınımızda ki... Biraz yavaşlarsak hayatımızı gerçek
anlamda yaşamaya başlayabiliriz.
Çözüm “yaşanılan
an”a değer vermekte. Gelecek hakkında hepimizin kaygıları var
elbette, ancak önemli olan şimdiki zamanı kaçırmadan gelecekteki
hedeflerimizi gerçekleştirmek için çalışmalar yapmak.
Hızlı Hayatın
Etkileri
Eğer vücudumuzun
bize gönderdiği “yavaşla” sinyallerini -ufak ama tekrarlayan
sağlık problemleri- umursamadan yaşamaya devam edersek kendimizi
hızlı ve stresli hayatımızın sonuçlarıyla karşı karşıya
bulabiliriz. Stresli bir hayatın biyolojik bedeli kalp-damar
hastalıkları ve diğer sistemik hastalıklara yakalanma riskinin
artması ve hatta yeni araştırmalara göre yaşlanmanın hızlanması
olarak gösteriliyor. Yönetilmeyen stresin psikolojik bedelleri
ise kaygı, depresyon, yeme bozuklukları ve diğer ruhsal
hastalıklar.
Minnesota
Bölgesel Uyku Bozuklukları Merkezi müdürü, nöroloji profesörü
Mark Mahowald’a göre 100 yıl önce yaşayan insanlardan üçte bir
oranında daha az uyuyoruz, oysa onlardan daha az uykuya
ihtiyacımız olduğunu gösteren en ufak bir kanıt yok. Bu durum
bedenimizi yıpratıyor. Mahowald, “Toplumun farkına varması
gereken esas nokta, ne boyutta olursa olsun uyku eksikliğinin
performansı azalttığı” diyor ve ekliyor, “Uyku eksikliğinin
başlıca belirtileri dikkat eksikliği ve asabiyettir. İkinci
belirtinin ölçülmesi daha zor, ama o daha kötü sonuçlar doğurur.
Örneğin, bazı durumlarda insana normalde söylemeyeceği sözler
söyletir.”
Hayatlarımız
hızlandıkça dinlenme arzusu da artar. Aslında organlarımızın
hayatlarımızı yavaşlatmamız için bize yaptığı çağrıdır dinlenme
arzusu. Dünyanın birçok yerinde insanlar işleyen bir saate karşı
yarıştıklarını varsayarak günlük programlarını etkinliklerle ne
kadar çok doldururlarsa, kendilerine ne kadar az zaman
ayırırlarsa onlar için o kadar iyi olacağına inanıyorlar. Bu
olgu “zaman hastalığı” diye tanımlanıyor ve filozoflara göre
hayatlarımızın bu hızlı akışı “yoksulluğun yeni bir türü”.

Vücudumuzun
strese karşı tepkisi, stresin kaynağı ne olursa olsun benzerdir.
Eğer karşıdan karşıya geçerken bir kamyonun üzerinize doğru
geldiğini görürseniz nabzınız hızlanır, kan basıncınız artar ve
bunların sonucu olarak strese sebep olan hormonlar –epinefrin ve
adrenalin gibi- salgılanmaya başlar. Vücudun bu tepkisi kana
karışan şeker miktarını etkiler ve kanınızdaki insülin oranı da
bundan payına düşeni alır. Üzerinize doğru gelen bir kamyonla
karşı karşıya olduğunuzda kandaki bu değişiklikler olumlu
tepkilerdir; hızlı düşünmenizi ve çabuk karar vermenizi sağlar.
Tehlike geçtiğinde bu tepkiler de devre dışı kalır ve
vücudunuzdaki her şey normale döner. Ancak iş hayatındaki gibi,
etkisi hiçbir zaman azalmayan, hatta artan bir stresle karşı
karşıya olduğunuzda, vücudunuzun verdiği tepkiler sürekli artan
seviyelerde olur. Stres üst seviyesi yükselir. Bu koşullarda
strese girmeniz giderek daha kolay olur, buna karşılık
vücudunuzun normale dönmesi zorlaşır. Stres hormonlarının
salgılanmasının duracağı referans noktası ne kadar yükselirse
uzun dönemli kortizol hormonu seviyesi o kadar artar ve bu
yükselen kortizol hormonu seviyesi de her türlü kronik hastalığa
yol açabilir.
Hızlı hayatın
etkileri sadece vücudumuzda hissedilmiyor, aile yaşantımızda da
birçok değişikliğe sebep oluyor. Aileler akşam yemeklerini
eskisinden daha az hep birlikte yiyor ve birbirleriyle daha az
sohbet ediyorlar. Bir sorun da çocukların programlarının
yetişkinlerin programlarıyla yarışır nitelikte olması. Aileler
çocuklarının hiçbir şeyden geri kalmamalarını istiyor; ama bu da
beraberinde yoğun günlük programlar getiriyor. Uzmanlara göre
çocukların büyüklerin denetimi olmadan, arkadaşlarıyla oyun
oynayarak geçirecekleri zamana ve hayal güçlerini kullanmaya
ihtiyaçları var. Çocukların yoğun programları için uzmanlar
velileri suçlamıyor. İyi bir veli olmanın yerleşmiş
önyargılarının baskısı altındaki yetişkinler, çocuklarının diğer
çocuklardan geride kalmaması için yoğun programlarının olması
gerektiğini düşünüyorlar.

İnsanları hızlı
yaşamaya sürükleyen diğer bir neden de iş hayatında çalışma
saatlerinin fazla olması. Ülke ekonomilerinin ilerleme
kaydetmesi için daha fazla üretim ve daha fazla satış olması
gerekiyor. Peki, daha çok üretim hepimiz için daha mı iyi?
Ekonomilerin gelişme kaydetmesi için daha çok üretimi daha
verimli olarak yapmaya odaklanmış iş alanları farkında olmadan
da olsa çevreyi kötü yönde etkiliyor. İşyerinde çalışma saatleri
arttıkça tüketilen enerji miktarları da artıyor ve karbon
salımının artışıyla birlikte doğaya daha çok zarar veriyoruz. Şu
an dünyada harcanan enerjinin % 15-% 20 oranında artması karbon
emilimini arttıracağından, ortalama hava sıcaklıklarının 1 ila 2
°C yükselmesine, yani küresel ısınmaya katkıda bulunabilir.
İş hayatında
artan iş yükü zorlukları da beraberinde getiriyor. İşlerin daha
da hızlı yapılmasını sağlamak için belirlenen teslim tarihleri
çalışanların stresini arttırıyor ve sağlık problemlerine yol
açıyor. Stockholm’deki Karolinska Enstitüsü’nün yaptığı bir
araştırmada teslim tarihlerinin çalışanlar üzerinde yarattığı
baskının, teslim tarihini izleyen gün boyunca çalışanların kalp
krizi geçirme riskini altı kat arttırdığı bulunmuş.
Teknolojinin
çalışma hayatına getirdiği kolaylıklar elbette tartışılmaz.
Verimliliğin artmasında teknolojik gelişmelerin payı büyük.
Ancak çalışmamız gerekli ya da gereksiz, sürekli gönderilen
e-postalarla kesintiye uğruyor ve yapılan araştırmalara göre bu
da çalışanların IQ’sunu 10 puan birden düşürüyor. Bazı şirketler
cuma günlerini e-postasız gün ilan etmiş ve bunun sonucunda en
verimli geçen günün o olduğu görülmüş.
Yavaşlama
Hareketi
Eski kültürlerde
zaman geçen her günün sonunda başa dönerdi. Dolayısıyla eski
medeniyet insanları yeni doğan günü nasıl değerlendireceklerine
o günün başında karar verirlerdi. Ancak günümüzde zaman kavramı
her günün başında bir önceki gün olduğumuz yere dönmüyor, aksine
her gün bir adım daha ileri gidiyor. Geçen zamanın telafisi
maalesef mümkün olmuyor. Bu koşullarda insanlar zamanı geri
dönüşü olmayan sınırlı bir kaynak olarak algılıyor ve kaybedilen
zaman kaybedilen parayla eşdeğer tutuluyor. İnsanlar bilinçsizce
de olsa daha çok şeyi daha kısa zamanda yapmaya çalışıyorlar ve
yapılan işin kalitesi de ona ayrılan süreyle ters orantılı
olduğu için kalitesiz iş yapma olasılığı artıyor.
“Yavaşlama
Hareketi” bu verimsizliğe ve zamanı bilinçsizce kullanmaya bir
tepki olarak doğmuş. Bu akımın savunucularından Norveç Oslo
Üniversitesi’nde profesör olan Guttorm Fløistad Yavaşlama
Hareketi’nin arkasında yatan düşünceyi şu şekilde özetliyor,
“Kesin olan tek şey her şeyin değişiyor olması. Değişim hızı
giderek artıyor; buna ayak uydurmak istiyorsanız hızlanmak sizin
için doğru bir seçim olacaktır...” Buna karşılık
ihtiyaçlarımızın değişmediğini hatırlatmakta fayda var. Fark
edilmek, takdir edilmek, yakınlık hissetmek ve önemsenmek
insanın kendini bir yere, kişiye veya nesneye ait hissetmesini
sağlayan olgulardır. Bu ihtiyaçlar, ancak insan ilişkilerinde
yavaşlama sağlanırsa giderilebilir. Değişimin üstesinden
gelebilmek için yavaş olmayı, derinlemesine düşünmeyi ve
birlikte olmayı geri kazanmamız gerekli. Ancak bu şekilde
gerçekten kendimizi yenileyebiliriz.
Yavaş Yemek
“Yavaş Yemek”
akımı ilk kez İtalya’da, çabuk hazırlanıp hızlı yenen hazır
yemeğin (fast food) topluma ve çevreye olumsuz etkilerine karşı,
1986 yılında ortaya çıkmıştır. Bu akım, yemek yemenin sadece
karın doyurmaktan ibaret olmadığını, ayrıca yemekten zevk almak,
yemeğin nerden geldiğini, soframıza gelene kadar hangi
aşamalardan geçtiğini –dolayısıyla üzerinde harcanan emeği–
anlamak olduğunu savunuyor. Ayrıca bilim insanlarının yaptığı
araştırmalarda hazır yemeklerin obezite ve şeker hastalığı
riskini arttırdığının saptanması, sağlıklı yemeklerin önemini
gözler önüne seriyor.
Biyobölgesellik
Biyobölgesellik
farklı bakış açılarından farklı anlamlara gelebilir, ancak yavaş
yemek açısından biyobölgesellik sürdürülebilir tarıma ayrılmış
arazilerin yaygınlaştırılması olarak tanımlanıyor. Dünya
üzerindeki her yerin kendine özgü fiziksel, ekolojik, tarihi ve
kültürel özellikleri var. Yemekler de farklı bölgelerin
özelliklerini yansıtan kültürün bir parçası olarak görülüyor ve
hazır yemek kültürüne karşı yemeklerde biyobölgeselliği
savunarak bölgesel özelliklerin ortadan kaybolması engellenmeye
çalışılıyor. Genel anlamda biyobölgesellik, köklerimizi bilerek,
yaşadığımız yerin ekolojik, ekonomik ve kültürel özelliklerinin
farkına vararak ve verdiğimiz her türlü kararda bu özellikleri
göz önünde bulundurarak yaşamak olarak ifade ediliyor.
Yavaş Kentler
(Cittaslow)
Akşam yorgun
argın işten eve geldiğinizde dalından koparılmış domateslerle
salata yapmak, günün üç saatini trafikte geçirmeden yaşamak
nasıl olurdu? Bunun gibi küçük ama önemli detayları yaşamımıza
yeniden katmak için “Yavaş Kentler” adı verilen bir akım ortaya
çıktı. Yavaş Kentler insanları daha yavaş yaşamaya yönlendiren
bir yaşam tarzını benimser. Gelenekler ve geleneksel yöntemler
yavaş kentlerde değerlidir. Dünyanın diğer kentlerinde görülen
hızlı ve aynılaştırılmış yaşam, Yavaş Kentler akımı tarafından
desteklenmez; yavaş kentlerde trafik, gürültü ve kalabalık daha
azdır. Yavaş kent ilkeleri çalışma hayatının stresini azaltmak,
doğayı kirletmeden yaşamak, enerji tasarrufu planlamasına önem
vermek, yöresel sebze ve meyvelerin korunmasıyla birlikte
üreticileri desteklemek, tarihi eserlerin yıpranmadan
hayatımızın içinde kalmasını sağlamaktır. Çevremizde her gün
gördüğümüz güzelliklerin farkına varmamızı sağlamakla birlikte
hayatımızdan zevk almanın mümkün olduğunu göstermeyi hedefleyen
bu akım, bölgesel ekonomilerin güçlenmesi için ve insanların hem
ruhsal hem de fiziksel sağlıklarının hormonsuz yiyecek, temiz
çevre ve temiz hava ile korunması için çalışır.
Yavaş kent
olabilmek için bir şehrin çeşitli kıstasları sağlaması gerekli.
Yavaş kent olmak isteyen il ya da ilçelerin nüfusu 50.000’den
fazla olmamalı. Toplam sayısı 55 olan kriterler altı bölümde
toplanmış:
Ø
Çevre politikası
Ø
Altyapı
Ø
Kentsel doku kalitesi
Ø
Yöresel ürünlerin ve üretimin desteklenmesi
Ø
Konukseverlik
Ø
Yerel halkın Yavaş Kent kavramını tanıması.
Dünya’daki yavaş
kentlere İtalya’dan Genea, İngiltere’den Ludlow, Almanya’dan
Hernsbruck ve Schwarzenbruck örnek olarak verilebilir.
Türkiye’den ise Seferihisar Türkiye’nin ilk yavaş kent adayı.
Yavaşlama
hareketi değişik kavramları da beraberinde getirmiştir. Ancak
burada dikkat edilmesi gereken nokta, insanların
tembelleşmesinin kesinlikle desteklenmediğidir. Yavaşlama
sözcüğünün seçilmesindeki kasıt hızlı hayatları eleştirmektir.
Yavaşlama Hareketi kendinize veya yapmak istediğiniz fakat vakit
bulamadığınız için yapamadığınız etkinliklere, örneğin uzun
zamandır görüşmediğiniz arkadaşlarınızla buluşmaya,
akrabalarınızı ziyaret etmeye zaman ayırmayı savunur.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Ekim 2009
Gizem Karlılar'a
teşekkürlerimizle
Denizce

|