|

Sözcükler, kelimeler ve harfler birbirimizle iletişime
geçmek istediğimizde hepsi bir araya gelir ve anlatmak
istediklerimizin giysileri oluverirler. Varoluşumuzdan itibaren
başlayan kovalamacanın içerisinde derdimizi, sevgimizi, üzüntümüzü,
mutluluğumuzu ve daha bir çok duygumuzu anlatan dünyayı bir uçtan
diğer ucuna götüren kelimeler. Kimi zaman divitin ucuna takılarak,
kimi zaman kalemlerin tercümanı olarak, kimi zaman da günümüz
teknolojisi bilgisayarların klavyelerinde hayat bularak çıkıyor
karşımıza..
Zaman içerisinde ise sözlü iletişimin yetersiz kalması
insanoğlunu çeşitli arayışlara itmiş olmalı ki dumanla başlayan bu
serüven, kuşlarla devam etmiş. Ardından geçilen her yerde, yaşanılan
her mekanda duvarlardaki resimler anlatılmak istenen birçok kelimenin
tarifi olmuş, iletilmek istenen mesajlar her birine anlam yüklenen
eşyalarla gönderilmiş, ilerleyen tarih ise bir çok yeniliğe sahne
olduğu gibi dil denen sistemi belli işaretlerle birleştirerek yazı
olarak adlandırdığımız ifade şekli kağıda yansımış. Sözler, alfabe
denilen seslerin yerini tutan işaretlere dönüşmüş.
Hiç kuşkusuz ki yazının insanlık tarihindeki önemini
yadsıyamayız. Bu başlangıç tam 5000 yıl önce Sümerlerde tarihleniyor.
Sümer ve Mezopotamya'da kullanılan yazı, çivi yazılarından Mısır
hiyerogliflerine, hat sanatından kaligrafi çalışmalarına ve Çin'in
düşünce yazılarına dek zaman içinde farklı biçimler alarak var oluyor.
|
 |
|
Bugün bilinen en eski resim-yazı türü, eski Mısır
hiyeroglifleri. Binlerce yıllık eski Mısır kültürü bu resim-yazılar
sayesinde günümüze kadar ulaşabilmiş. Bilim adamları bu hiyeroglifleri
çözebilmek için uzun yıllar harcadılar. Bazı resimler oldukça açıktı;
savaş kazanan bir firavun, atlar üstünde askerler. Fakat bazı sıkça
kullanılan semboller çözülemiyordu; kuşlar, kertenkeleler, böcekler,
elleri havaya kalkık adamlar ve geometrik şekiller.
1822 yılında
Fransız bilgini Champollion nihayet sırrı çözdü; Mısırlılar karışık
bir sistem kullanıyorlardı. Bazen kelimeleri bazen de heceleri bir
sembolle gösteriyorlardı. Daha sonra bazı sembolleri harf olarak da
kullanmaya başladılar. Böyle kullandıkları 25 tane sembolleri vardı
ama bir alfabe yapmak akıllarına gelmedi. |
Bugün bilinen ilk alfabeyi eski Mısır’ı işgal eden ve
Mısırlıların Hiksoslar (istilacılar) dedikleri can düşmanları olan bir
Sami kavmi geliştirmiştir. Her bir harf için bir sembol bularak 21
harflik bir alfabe oluşturdular.
Mısırlıların yazılarının daha resmi andırdığı dönemlerde,
Babillilerin ve Perslerin yazıları resim olmaktan çıkmış, irili ufaklı
çizgiler haline gelmişti. Bunun nedeni de, kullanılan malzemenin
kullanışsız olmasıydı. Mısırlılar genellikle taş veya papirüs kağıdı
kullanıyorlardı. Oysa Babilliler ve Persler kilden yapılmış tuğla
üstüne ve sivri çubuklarla kazıyorlardı. Çiviye benzeyen çizgiler
ortaya çıkıyordu ve böylece çivi yazısı meydana geldi.
Kil üzerinde bir türlü başarılı sonuç alamayan Babilliler
bu işten vazgeçerek resimler yerine kelimenin ilk hecesini göstermeye
çalıştılar. Persler ise tamamen değişiklik yaparak harfli sisteme
geçtiler.
Çivi yazısını ilk çözen bilim adamı Alman profesörü
Grotefend oldu. Gerek hiyeroglifler ve gerekse çivi yazısı hükümdar
isimlerinden hareket edilerek çözülebildi.
Hititler de hiyeroglif yazısı kullanıyorlardı. Bir Çek
profesör 1915'te bu yazıları çözdü ve bu sayede tarih içinde
Anadolu'da yaşamış ve o güne kadar bilinmeyen bir çok ulus da ortaya
çıkarılmış oldu.
İlk vatanı Mısır olan harfler, gemici bir ulus olan
Fenikeliler aracılığıyla kıyıdan kıyıya ve sonunda Avrupa'ya ulaştı.
Yaşamları denizde geçen Fenikeliler resimle uğraşmaya pek zamanları
olmadığı için, Mısırlılardan öğrendikleri harfleri biraz daha
sadeleştirdiler. Fenikelilerden öğrendikleri harfleri daha da
sadeleştiren eski Yunanlılar kendi alfabelerini; onlardan öğrenen
Romalılar da bugün kullanılan Latin alfabesini oluşturdular.
9. yüzyılda Yunanistan'da yaşamış olan Kiril ve Metodiy
adlı iki papaz, Hıristiyanlığı yaymak için Moldovya'ya giderler. Fakat
Moldovyalılar yazıyı bilmedikleri için, bu papazlar çoğunu Yunanca
alfabeden, bazılarını da kendileri uydurarak yeni bir alfabe yaptılar.
Bu alfabe zamanla Rusya'ya kadar yayıldı ve bugün hala geniş bir
alanda kullanılmaktadır.
|
 |
|
Harflerin Mısır'dan başlayan yolculuğu Sina yarım adasına,
Fenikelilerden Yunanlılara, Slavlardan Rusya'ya, Hindistan'a, Tibet'e
ve Kore'ye kadar ulaşması yaklaşık olarak dörtbin yıl sürdü. Harflerin
biçimleri sadeleşerek değişti fakat hep aynı sembol olarak kaldı.
Yazıyla başlayan serüven beraberinde yazmaya yarayan
araçların keşfiyle de oldukça hareketlendi diyebiliriz. Hiç kuşkusuz
ki yazı yazmak için çok çeşitli araçlar kullanılmış. Taşların
üzerinden, papirüse, mumlu levhalara, parşömene ve kağıda geçen
harfler her malzemede daha bir başka şekil almış.
Geçmiş dönem yazı araçları arasında taş, koyunun kürek
kemiği, balçık
yaprağı, çanak çömlek parçaları, yırtıcı hayvan derileri ve ağaç
kabuklarını görmek mümkün. |
Bütün bunların üzerine ise sivriltilmiş bir kemikle ya da
çakmak taşıyla kabaca çiziktirmeler mevcut.
Koyunların kürek kemiğine, çanak çömleğe; ardından ise
palmiye yaprakları ile ağaç kabuklarına yazılan harfler papirüsün
bulunmasıyla şekil değiştirse de eskilerde kullanılan taş üzerine
yazmalar halen de günümüzde görülmektedir.
Bu saydıklarımızın dışında ilginç bir yazı yazma yöntemi
ise bir zamanlar Dicle ile Fırat boylarında yaşayan Asurlularla
Babilliler'in kullandığı sistemdir hiç kuşkusuz. Koyuncuk'ta, eski
başkent Ninova yıkıntıları arasında bulunan Asur hükümdarı Asur
Banibal'ın kitaplığındaki tüm kitaplar lüleci çamurundan yapılmıştı.
Bu sistemde Lüleci çamurundan oldukça büyük ve kalın
levhalar hazırlanırmış. Yazıcı yazısını üç köşeli sivri çomağıyla bu
levhaların üzerine yazarmış. Çomak çamurun içine batırılıp hızla
çekilince kalın başlayıp incecik kuyruk halinde biten bir iz meydana
gelirmiş. Babilliler ve Asurlular böylece çok çabuk yazı yazarak çivi
yazısının düzgün ve incecik satırlarıyla levhaları (tabletleri)
doldururlarmış. Bu iş bittikten sonra daha dayanıklı olması için
çömlekçiye verilirmiş. Eski Asurlularda da çömlekçiler kitap
pişirirlermiş. Böylece taş gibi dayanıklı kitaplar oluşurmuş.
Mısırlıların icat ettikleri kitap ise çok daha değişik.
|
 |
|
Uzun, çok uzun ve yüz metrelik bir şerit ki bu şerit kağıttan
yapılmışa benzerse de bu genelde "acayip" bir kağıt olmuş. Bu
kağıdı ışığa tuttuğunuzda incecik bir çok çapraz çizgilerden
yapılmış karelerden meydana geldiği görülmektedir. Bir parçasını kopardığınızda ise tıpkı hasıra benzeyen bir takım şeritlerden örülü olduğu kolayca
anlaşılır. Üzerindeki satırlar şeridin uzunluğunca değil de, dikine;
onlarca hatta yüzlerce sütunlar halinde yazılmıştır. |
Bu kağıt kendisinden daha garip bir bitkiden elde
ediliyormuş. Nil kıyılarının bataklık yerlerinde çıplak, uzun gövdeli
ve tepesinde püskülü olan yine bir bitki, bu bitkinin adı papirüs. Dil
bilim olarak da kelime bir çok ulusun diline yerleşmiştir. Papier
(Almanca ve Fransızca), paper (İngilizce) olarak dünya dillerinde
örnekleri vardır.
Romalıların icad ettiği balmumundan kitaplar ise neredeyse
Fransız devrimine kadar kullanılmış. Sanırım gelmiş geçmiş icadların
en ilginci olsa gerek, eriyebilen bir kitap. Her levhanın ortasında
buraya sarı ya da siyaha boyanmış balmumu doldurulurmuş. Bu levhaların
iki köşesinde delikler varmış. Bu deliklerden geçirilen kurdelalarla,
levhalar birbirine bağlanarak bir kitap halini alırmış. Birinci ve
sonuncu levhanın dış yüzeylerinde balmumu bulunmaz, böylece kitap
kapandığında balmumu iç yüzündeki yazıların silinmesinden
korkulmazmış.
Bu levhaların üzerine ise bir ucu sivriltilmiş, öteki ucu
yuvarlaklaştırılmış çelik kalemler kullanılmış. Kalemin sivri ucu ile
yazar, yuvarlak ucu ile de düzeltir ya da silerlermiş. Bir bakıma
bizim bugün kullandığımız lastik silgilerin de ilkleri diyebiliriz bu
araçlara. Balmumu yazı tahtaları çok ucuz olduğundan karalamalar,
notlar günlük hesaplamalar bunların üzerine yazılmış. Roma'ya uzak
Mısır'a getirilen papirüs ise oldukça pahalıya geliyormuş. Bu yüzden
de yalnız kitap yapmakta kullanılmış.
|
 |
|
Papirüsün en parlak döneminde ise ona zorlu bir rakip
türemişti. Parşömen! Eski Mısır'ın İskenderiye kentindeki
İskenderiye kitaplığı uzun yıllar boyunca dünyanın en önde gelen
kitaplığı oldu. Fakat bir süre sonra bir başka kitaplık,
Anadolu'daki Bergama kenti kitaplığı onunla yarışmaya başladı.
O
sırada hükümdarlık eden Mısır Firavunu, Bergama kitaplığını
acımasızca cezalandırmaya karar verdi ve ülkesinden papirüs
gönderilmesini yasakladı.
Bergama hükümdarı da buna karşılık şöyle bir önlem düşündü: Yurdunun
en usta adamlarını yanına çağırıp koyun ya da keçi derisinden papirüs
yerini tutacak ve yazı yazmaya yarayacak bir madde hazırlamalarını
buyurdu, işte o günden sonra Bergama Dünyaya parşömen satan bir yer
haline geldi. |
Yunanca "pergament" adını alan Parşömen, doğduğu kentin
(Pergamon) adını alarak böyle icat olmuştu. Kısa bir süre sonra
Parşömenin katlanabileceği ve defter haline getirilebileceği
anlaşıldı. Ayrı ayrı yapraklardan dikilmiş kitap da böyle ortaya
çıktı.
Zamanla Mısır'da Papirüs daha az üretilmeye başlandı. Hele
Araplar Mısır'ı aldıktan sonra Mısır'dan Avrupa ülkelerine olan
papirüs gönderilişi büsbütün durdu. İşte ancak o gün parşömen kesin
bir zafere ulaştı.
O çağlarda kullanılan mürekkep de Romalıların ya da
Mısırlıların kullandıkları mürekkepten ayrıydı. Parşömen üzerine
yazmak için deriye iyice sinen ve silinmesi kolay olmayan, özel
dayanıklı bir mürekkep icat olunmuştu. Bu mürekkep, bugün de bir çok
mürekkeplerin yapıldığı gibi mazı soyundan (mürekkep kozası), demir
sülfattan ve reçineden (yada Arap zamkından) yapılırdı. İşte artık
kağıdın icat edilmiş olduğu günlerden kalma eski bir elyazmasında
bulunan ve o zamanki mürekkeplerin nasıl yapıldığını anlatan bir
reçete:
"Mazıları bir Ren şarabı içine atarak güneşe ya da sıcak
bir yere bırakınız. Elde edilecek sarı suyu bir bezden süzdükten sonra
ve mazıları da ezdikten sonra bu suyu başka bir şişeye doldurunuz.
Bununla karıştırılmış, demir sülfat katınız. Sık sık, bir kaşıkla
karıştırınız. Güzel bir mürekkep elde etmiş olursunuz. Mazıların yeter
derecede, Ren şarabının damazıların içinde kaybolacak miktarda olması
gerekir. İstediğiniz ölçüyü tutturabilmeniz için demir sülfatı azar
azar koyunuz. Mürekkebi kaleminizle kağıdın üzerinde bir deneyiniz.
İstediğiniz kadar siyah olmadığını görürseniz, koyultmak için bir
reçine tozu katınız, sonra da dilediğinizi yazınız."

Bu eski mürekkebin şaşırtan bir özelliği ise, yazının rengi
yazarken çok soluk olur daha sonradan kendi kendine kararırdı.
Günümüzde kullanılan mürekkep ise içine boya katılabilir olmasından
dolayı böyle bir şey yaşanmıyor tabii ki bu da yazan kişinin de okuyan
kişi kadar iyi görebilmesini sağlıyor.
İşte böylesine serüvenler yaşayan yazı malzemesi papirüs
nasıl parşömene yenildiyse, eninde sonunda parşömen de yerini
hepimizin bildiği kağıt'a bırakmak zorunda kaldı.
Kağıdı ilk yapanlar, Çinliler. 2000 yıl kadar önce, daha
Avrupa'da Yunanlılar ve Romalılar ünlü Mısır papirüsleri üzerine yazı
yazarken, Çinliler kağıt yapmayı çoktan biliyorlardı. Kağıt yapmak
için bambu lifleri, bazı otlar ve eski paçavralar kullanılıyordu.
Bunları, bir dibek içinde suyla karıştırıp hamur haline
getiriyorlardı. Bu hamurdan da kağıt yapılıyordu. Burada kalıp olarak
incecik bambu kamışıyla ipekten kafes şeklinde örülmüş çevreler
kullanılıyordu. Kalıbın üzerine kağıt kurumadan biraz dökülüp,
liflerin birbirine yapışması ve keçe haline gelmesi için kalıp her
tarafa eğilirdi. Su, kafesin deliklerinden akar, kafesin üstünde de
ıslak kağıt tabakası kalırdı. Bu tabakayı dikkatle kaldırır, bir
tahtanın üzerine serer ve güneşte kuruturlardı. Sonunda bu kurutulmuş
kağıt yapraklarından bir tomarını tahtadan yapılmış bir baskı aracının
altına koyarlardı.
Kağıdın Asya'dan Avrupa'ya gelmesi yıllar aldı. Bu iş bazı
aşamalardan geçti: 704 yılında Araplar, Orta Asya'da Semerkant kentini
aldılar. Orada ellerine geçirdikleri bir çok ganimet arasında kağıt
yapmanın sırrını da alıp ülkelerine götürdüler. Bu yolla Arapların
eline geçen kağıt nedeniyle Sicilya, İspanya ve Suriye gibi ülkelerde
kağıt fabrikaları kuruldu. Suriye'nin Avrupalıların Bambiç diye
adlandırdıkları Manbiç kentinde de bir fabrika kurulmuştu. Arap
tacirleri karanfil, biber ve güzel kokular gibi doğu mallarıyla
birlikte Avrupa'ya Manbiç kağıdı da götürüyorlardı. Kağıtların en
iyisi bütün tabakalar halinde satılan "Bağdat Kağıdı" sayılıyordu.
Mısır'da çeşitli kağıt türleri yapılmaktaydı. Bunların arasında çok
büyük tabakalar halinde yapılan "İskenderiye kağıdı"ndan tutun da,
güvercin postalarında kullanılan küçücük tabakalara kadar her türlü
kağıt vardı.
Bu tür kağıt eski paçavralardan yapılmaktaydı. Siyah
benekli bir rengi vardı. Işığa tutulduğunda, yer yer paçavra parçaları
bile görülüyordu.
|
 |
|
Kağıdın bulunması ise yazı yazmayı sağlayacak aracın yani
kalemin çıkışına sebep oldu. Önceleri sivri uçlu kemiklerin ya da
çakmak taşlarının kullanıldığını görsek de zaman içinde bu aletler
yine sivriltilmiş olmak üzere demir parçalarına dönüşerek divit ismini
almışlar. Mürekkebe daldırılarak kullanılan bu ucu tüylü kalemler,
hokka denilen mürekkep kutularının içine daldırılıp renk almasını
sağlayarak kağıdın üzerinde kelimelerin hayat bulmasına yardımcı
olmuşlar. Hokkanın ve divitin kullanımını uzun yıllar görmek mümkün.
Özellikle Müslüman dünyasında Hat Sanatında kullanılan ve dönem
içerisinde bir çok önemli yazışmaların tanığı olan divitlerin fazlaca
çeşidi yaratılarak kullanılmıştır.
|
Yine zaman içerisinde divitlerin yerini kurşun, tükenmez,
ispirtolu ve daha bir çok çeşidiyle kaleme bıraktığına da tanık olmak
mümkün.
Bununla da yetinmeyen insanoğlu yazıyı düzgün sıralı, aynı
boyutlarda, aralıklı değişik karakterlere büründürebilmek için
daktiloyla çıkıyor ortaya. Eni boyu eşit, tek sıra halinde, aralıkları
ayarlanabilir yazılar yazabilen daktiloyla.
Ucu sivriltilmiş çelik çubuklardan, tüylerle süslenmiş
divitlerden, doğanın binbir rengini dağıtan kalemlere kadar geçen bu
sürede ise bilgisayarın gelişi hepsini çoktan unutturdu. Hal hatır
sormak için yazılan o güzelim el yazısı mektuplar da yerini elektronik
ortamda e-mail denilen sisteme bıraktı. Mektup arkadaşlığı dediğimiz
yabancı ülkelerle bağlantı kurmaya, yabancı dilimizi geliştirmeye
çalıştığımız mektuplar ise yine elektronik ortamda chat adı altında,
hatta görüntü yollayabilecek kapasitede haberleşme oldu. Bunlarda
yetmezmiş gibi aslına bakacak olursanız yazı yazmayı da bir kenara
bırakıp kelimelerin baş harflerini kullanarak yaşantımız içindeki bir
çok şeyi de kısaltarak ifade eder olduk.
Yanlış anlamayın tüm bu yeniliklerden, gelişen teknolojiden
şikayetim yok ama el yazısı, mürekkep kokan mektupları, küçük not
defterlerini özlüyorum hepsi bu. Kendimizi ifade etmenin güzel
yollarından biri yazmak. Belki konuşamadığımız, söyleyemediğimiz bir
çok kelimenin yansıması. Aşkı, sevgiyi, hüznü anlatan ve bize ait olan
duyguların özgürlüğü belki de. Geçmişten bizlere, bizlerden geleceğe
uzanan tarih yolculuğunun, varlığımızın kanıtı bir anlamda.
Böylesine önemli ve gerekli bir iletişim sistemini
kısaltarak sağından solundan kırparak kullanmaktansa geleceğe
bırakacağımız bilgiler olarak düşünerek daha doğru kullanmamız
gerektiğine inanıyorum. Yazının noktaları, virgülleri arasında
çıktığınız yollarda, iyi yolculuklar...
Yazı
: Tuba Özgür
Fotoğraflar: Gönen Gerzile - Nihat Gündüz
Kaynakça:
Varan'la Yol Boyunca
Sayı: 74 Eylül-2002
Tuba Özgür'e teşekkürlerimizle
Denizce
 |