| |

İstanbul'un
yedi tepesi, bugün 'Tarihi Yarımada' olarak tanımladığımız
alanda, eski kentin sınırları içinde kalır.
‘Yedi tepeli
kent' denince aklımıza doğal olarak İstanbul gelir. Oysa sadece
İstanbul değil, Roma da 'yedi tepeli' bir kenttir. Boğaziçi,
Haliç ve Marmara'nın buluştuğu kavşağa uzanan ve karşısına
Asya'yı alan İstanbul ile Tiber Nehri'nin kenarında Avrupa'nın
göbeğindeki Roma kenti arasındaki ilişki sanıldığından çok daha
kuvvetli, çok daha canlıdır.

Sarayburnu,
Ayasofya ve Topkapı Sarayı'nın bulunduğu alanda kurulan ilk
yerleşimden itibaren kent surlarla çevriliydi. Roma İmparatoru
Konstantin'in bizzat mızrağıyla çizdiği 'yeni' kara surlarının
inşası üzerinden henüz yüz yıl geçmeden İmparator II. Teodosius,
Ayvansaray (Haliç)'dan Kazlıçeşme (Marmara Denizi)'ye kadar
uzanan ve bugün hâlâ izleyebildiğimiz kara surlarını
yaptırmıştı. Kentin sınırları böylece son kez belirlenmiş oldu.
Peki, 'asıl İstanbul' olarak nitelendirdiğimiz Tarihi
Yarımada'daki yedi tepe nerededir?
Yedi Tepe
Şehrin Neresinde?
Tarihi
Yarımada'nın coğrafyasında aranan tepeler, üçgensel bir
geometriye sahip kentin yaklaşık üç köşesinde bulunur. Coğrafi
olarak kentin en yüksek üç tepesinden Haliç'e paralel olan iki
tanesini, daha güneyde kalan diğer tepeden Bayrampaşa (Likyus)
Deresi ayırır. Sarayburnu'ndan başlayıp yükselen sırt, birinci
ve ikinci tepeleri içine alarak Haliç kıyısına paralel batıya
doğru devam eder. Bu merkezî sırt, Unkapanı civarında Haliç
kıyısına dik bir vadi ile bölünmektedir. Bu bağlamda kent
coğrafyasının, zirveleri ve etekleri ile ayrı ayrı tepelerden
çok, birbirinden vadilerle ayrılan yüksek sırtlardan oluştuğu
söylenebilir. Sorulması gereken, kalan dört tepenin nerede
olduğu, daha doğrusu nerede aranması gerektiğidir. Yedi tepe,
kentin coğrafyasında mıdır? Coğrafyada değilse, kollektif
belleğimizde yer etmiş olan bu 'yedi tepeli kent' imgesinin
kaynağı nedir?
Mistik 'Yedi'
Babillerden
beri mitolojide, paganizmde, tek tanrılı dinlerin hepsinde ve
diğer inanışlarda yedi sayısına kutsallık atfedilmiştir. İnanç
sistemleri içinde çeşitli şekillerde karşımıza çıkan mistik
'yedi', Roma kent kurgusunda da belirleyici olmuş ve kent, yedi
sayısına atfedilen bu kutsallık nedeniyle yedi tepe üzerine
kurulmuştur. Roma'ya öykünen Yeni Roma da onun kadar kutsal
olmak, yedi tepenin üzerinde kurulmak durumundaydı. Her iki
kentte de 'yedi tepe', yedi kentsel odak yaratılarak
tanımlanmıştır.
Yıldızların
Kesişme Noktası
Nasıl Romulus
MÖ 753 yılında Roma'yı Palatinus Tepesi'ne bir 'mundus' kazarak
kurduysa, Konstantin de MS 330 yılında Yeni Roma'yı, kentin
ikinci tepesine bir mundus kazarak kurmuştur. 'Mundus', Roma
kentinin tam merkezine açılan bir çukurdu. Romalılar şehirlerini
temel bir plana bağlı kalarak kurarlardı. Plancılar tarafından
gökyüzü incelenir, güneşin hareketi doğu-batı ekseni,
yıldızların hareketi de bu eksene dik açı yapan kuzey-güney
ekseni olarak okunur ve yeryüzüne yansıtılırdı. Tespit edilen
doğu-batı ekseni Decumanus maximus ile kuzey-güney ekseni Cardus
maximus/Kardo'nun kesişme noktası; kentin merkezi, göbek bağının
kesildiği yer, yani umbilicus olarak kabul edilirdi. Kentin ana
eksenleri ve bunların kesişme noktasındaki merkez saptandıktan
sonra kentin kutsal sınırlarının belirlenmesi kolaydı.
Kentin
Kurgusu
İstanbul'da
Mese adını alan doğu-batı ekseni, Ayasofya'nın önündeki
Augusteion Meydanı'ndan başlayıp kentin yedi odağından altısının
bulunduğu merkezî sırt üzerinde batıya doğru uzanır. Şehzade
Camii civarında ikiye ayrılır ve iki noktada kara surları ile
buluşur. Bu iki nokta, iki önemli sur kapısını işaret eder;
Edirne Kapı (Charisius) ve Yaldızlı (Altın) Kapı. Kuzey-güney
ekseni Kardo ise, bir liman kenti olan İstanbul'un kuzeyde
Haliç, güneyde Marmara Denizi ile ilişkisini kurar. Mese ve
Kardo kent içindeki hareketi yönlendiren ana yollarken, bu
yollar üzerindeki durak noktaları, etrafındaki yapılar ile
tanımlanan kent meydanları-forumlardır. Kuruluştan itibaren
yüz-yüz elli yıllık bir zaman dilimi içerisinde Yeni Roma'da
Augusteion, Konstantin, Teodosius (Tauri), Filadelfion,
Amasterianon, Bovis ve Arkadius forumları inşa edilecektir.
Likyus Deresi'nin bulunduğu vadide yer alan Bovis Forumu
haricinde, tüm forumlar denizden en az kırk metre yükseklikte,
birbirlerine yaklaşık olarak eşit mesafede yer alır. Yeni
Roma'nın kent kurgusunun temel ögeleri zaman içinde iç savaşlar,
doğal afetler, ekonomik bunalımlar ve özellikle 13. yüzyılda
yakıp yıkılır ve büyük zarar görür. Latin İmparatorluğu
(1204-1261)'nun yıkılmasından sonra restorasyon çalışmaları
yapılsa da, Bizans İmparatorluğu'nun ekonomik çöküntü içinde
olması nedeniyle kent, fethe kadar bir daha eski ihtişamına
kavuşamaz. İstanbul'un fethiyle birlikte kent, çöküş dönemindeki
Bizans'tan, yükselme devrindeki Osmanlı yönetimine geçer. Ve
'yedi tepeli kurgu' kentte yeniden hayat bulur.
Sütunlardan
Kubbelere Forumlardan Külliyelere
Roma
döneminde forumların ortasına, imparatora ithaf edilen sütunlar
dikilirdi. Düşey eksen, gökyüzü, yeryüzü ve yeraltını
birleştiren bir çizgi oluşturduğundan mistik bir anlama sahipti.
Osmanlı döneminde sütunların yerini, kent siluetinin temel
unsurları olarak minareler ve kubbeler almıştır.
Kentin Haliç
tarafındaki altı tepesi, kente Osmanlı damgasını vuran anıt
eserlerle, başta selâtin camilerle donatılır. Kentsel odakları
işaretleyen selâtin camileri Osmanlı devri kent imgesinin temel
ögeleri olarak karşımıza çıkar. Kent can damarı Haliç'ten
beslenmektedir. Dolayısıyla Osmanlı devrinde, Haliç yüzünde kent
siluetine hakim olacak anıt eserler inşa edilir. Üçüncü tepenin
anıt eserlerinden Süleymaniye Camii'nin kent siluetindeki
olağanüstü konumuna karşın, kurulduğu arazinin elverişsizliği,
yer seçimlerinin bir tesadüf olmadığının kanıtı olarak ele
alınmalıdır.

Birinci
tepede, Ayasofya Kilisesi kentin ulu camiine dönüştürülür ve
Topkapı Sarayı inşa edilir. Sultan Ahmed Camii ise 17. yüzyıl
başında Ayasofya'nın tam karşısında yerini alır. İkinci tepede
Konstantin Sütunu-Çemberlitaş'ın hemen yanındaki Nuru Osmaniye
Camii; Osmanlı'nın kentteki ilk sarayının yapıldığı üçüncü
tepede Şehzade, Beyazıt ve Süleymaniye camileri; dördüncü tepede
Fatih Camii; beşinci tepede Yavuz Selim Camii ve altıncı tepede
Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii, Osmanlı imzasını taşıyan anıt
eserlerdir. Camisiyle, aşeviyle, medresesiyle, hastanesiyle
külliyeler; sadece dini değil, kentteki siyasal, sosyal ve
kültürel merkezleri tanımlamaktadırlar. Camilerde kademeli
olarak yükselen kütlede yarım kubbeler ve merkezi kubbe, adeta
yapay bir tepe oluşturmaktadır. Osmanlı döneminde Mimar Sinan
tarafından mükemmelleştirilen bu üst örtü, tepe vurgusunun en
güzel örneklerini sergilemektedir.
Kentin
Tarihsel Katmanları
Osmanlı, kent
imgesini kendi kültürünü yansıtan anıt eserler aracılığı ile
yeniden yaratmıştır ancak bu yeniden yaratma, geçmişle dialog
içinde olan kent kurgusunun sürdürülmesine engel olmamıştır.
Osmanlı'nın Divanyolu, Roma Mese'sinin izindedir. Hipodrom'da
yüzyıllardır yapılamayan araba yarışları yerini cirit oyunlarına
bırakmıştır. Saraylar yeniden üçüncü ve birinci tepeye
taşınmıştır. Camiler vasıtasıyla kentsel odaklar yaratılmış,
çevreleri şenlendirilmiştir. Forum Tauri bu şekilde günümüze
Beyazıt Meydanı olarak ulaşmıştır. İstanbul'un tarihsel
katmanları, kent silueti üzerinden okunabilmektedir. Bunda hem
coğrafyanın hem de kentin kuruluşuna esas teşkil etmiş olan
anlam dünyasının payı vardır. Dolayısıyla yedi tepe, coğrafyada
olduğu kadar, kentin tarihinde ve belleğimizde aranmalıdır.
Not:
Bu metin 'Uygarlıklar Beşiği İstanbul, Kent Belleği/Mekânsal
Süreklilikler' (2007) ve 'Kentin Anlam Haritaları Gravürlerde
İstanbul' (2008) kitapları üzerine temellendirilmiştir.
Yazı: Prof. Dr. Sercan Özgencil
Foto: Ali Konyalı
Kaynakça:
SkyLife - Haziran 2008
Prof. Dr. Sercan Özgencil ve
Ali Konyalı'ya teşekkürlerimizle
Denizce

11.07.2008
|
|