|

Obezitenin giderek arttığı yer küremizde beslenme alışkanlıkları
ve beslendiğimiz yiyeceklerin içerikleri çok daha önem
kazanıyor. Genetik olarak müdahele edilmiş sebze ve meyveler,
fabrika atıklarının sızdığı topraklarda yeşeren buğdaylar,
ürünleri daha uzun süre depolayabilmeyi olanaklı kılan
kanserojen katkı maddeleri, tarlalarda bilinçsizce
gerçekleştirilen ilaçlamalar... Öyle ya da böyle her gün
bünyemize hiç de "doğal" olmayan, bir o kadar da tehlikeli pek
çok madde giriyor. Tüm bu etmenlerin obeziteyle olan ilişkileri
farklı bilimsel araştırma konuları olarak yanıt bekleyedursun
aşırı kilo alımına neden olan bir başka hastalık da dürtüsel
(kompulsif) yeme olarak anılıyor. Dürtüsel yeme davranış
üzerindeki kontrolü kaybetmişçesine aşırı miktarda yiyecek
tükettikten sonra pişmanlık ve utanç duyma hislerini de
beraberinde getiriyor. Tahmin edilebileceği üzere bu yeme
bozukluğu tedavi edilmediğinde kaçınılmaz olarak obeziteye neden
oluyor. Ancak bu çıkarımın her obez kişinin yeme bozukluğu
olduğu anlamına gelmediğini belirtmemizde fayda var.
Uzmanlar dürtüsel yeme hastalığının belirtilerini şöyle
sıralıyor:
-
Kontrol dışı aşırı yemek yeme davranışı.
-
Yemek yedikten sonra pişmanlık duyup katı diyetler uygulama,
kendini aç bırakma, kusma.
-
Vücut kilosunu aşırı önemseme; yemek yemeyi, zayıflığı,
şişmanlığı ve kiloyla ilişkili diğer düşünceleri bir türlü
akıldan çıkaramama.
-
Depresyon ya da duygu durum dalgalanmaları.

Her
ne kadar bio-psiko-sosyal bir rahatsızlık olarak dürtüsel yeme
hastalığının nedenleri arasında psikolojik ve sosyal sebepler
yer alsa da genetik yatkınlığın da önemli bir paya sahip olduğu
biliniyor. Diğer risk faktörleriyse hastanın kişilik tipi
(olaylar karşısında çabuk endişelenen, diğerlerinin
düşüncelerini aşırı önemseyen, onlara yardım etmeye odaklanan),
alkol tüketimi, özellikle de kiloya ilişkin öz güven eksikliği,
zayıflamaya yönelik sosyal baskı olarak sıralanıyor.
Peki, hastalık seyrince vücut ne gibi bir yıkıma
uğrayabiliyor... Hastalar yoğun yeme süreci sonrasında
hissettiği pişmanlıkla katı diyetler uygulamaya başlayabiliyor.
Bu katı diyetleriyse tokken bile aç hissetme, şekere "aş erme"
ve sonuç olarak kilo alım dönemleri izliyor. Çünkü uzun süre aç
kalan metabolizma bünyesine aldığı her yiyeceği yağa çevirerek
depolama ihtiyacı duyuyor. Bu kilo alımı hastada daha da fazla
öz güven kaybı yaratırken vücut bu düzene bir şekilde "uyum"
gösteriyor: Aşırı yeme kandaki şeker oranını yükseltip
pankreasın kan şekeri dengeleyici hormonu ola insülinin normalin
üstü miktarlarda salgılanmasını tetikliyor. İnsülin
seviyesindeki bu artış kişi her ne kadar yerse yesin kanındaki
şeker oranının düşük kalmasına, beyindeki açlık merkezlerininse
kişinin glukoz yani şekere ihtiyaç duyuyormuşçasına yanlış
sinyal vermesine yol açıyor. Dolayısıyla hastanın şeker isteği
artarak devam ediyor. Vücudundaki bu fizyolojik değişimin
farkında olmayan hastaysa yeme davranışından ötürü kendisini
suçlamaya devam ediyor ve giderek öz güvenini kaybediyor.
Hastalığın ilerleyen dönemlerinde karın ağrısı, sıcak ve soğuğa
karşı aşırı hassasiyet, baş ağrısı ve kalp problemleri baş
gösterebiliyor. Bu fizyolojik sıkıntıların yanı sıra depresyon,
panik atak, konsantrasyon bozuklukları, umutsuzluk ve kaygı da
gözlemleniyor.
Tedavide Etkili Yollar:
- Hastaya düşük
kan şekeri ve diyetin ilişkisini açıklamak; pişmanlık duygusunu
azaltmak.
- Vücut algısı
ya da ideal vücut ölçülerine yönelik katı fikirleri silmek.
- Doktor
gözetiminde bir diyet programı uygulamak.
- Günlük tutarak
hangi olayların açlık hissini tetiklediğini keşfetmek.
- Kişinin
problemlerle başa çıkabilme yetisini arttırmak.
- Öz güven
arttırıcı bir terapi süreci.
- Okuyarak
hastalık hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak.
Kaynak:
http://www.biltek.tubitak.gov.tr
|