| |

Bir ilkbahar sabahı, Yesemek köyünde caminin kubbesine yuva
yapan leyleği seyrediyorum. Kımıldamaksızın, sabırla
yumurtasının üzerinde oturuyor. Tarlalar mor dağ sümbülleriyle
kaplanmış, uzaklardan arıların vızıltıları geliyor. Mavi önlüklü
ilkokul öğrencileri okula gidiyorlar ve Tahtaköprü Barajı'nın
sularına yorgun bir pelikan sürüsü iniyor. Uyanan doğa, o bildik
şarkısını yeniden söylüyor. Köye sırtımı dönüp küçük bir dereyi
geçiyorum. Başımı kaldırdığımda bir başka eşsiz görüntü
gözbebeğime düşüyor: Karatepe sırtının yamacında bir heykel
tarlası; başka bir deyişle, Eski Yakın Doğu'nun en büyük heykel
atölyesi... Tarihin suskun tanıkları, yarım bırakılmış halde,
kimi ayakta, kimi yan yatmış bana bakıyorlar. 1890'da buranın
kâşifi sayılan Felix von Luschan'a da böyle mi baktılar acaba?
Peki, onları orada bırakıp sırra kadem basan ve gizleri hâlâ
çözülemeyen Hitit taş ustaları, ayrılırken yarım kalmış
aslanlarına son kez hangi duygularla baktılar? Tarihin en çekici
yanı, böyle çözülmesi zor sorularla bizi olmadık düşlere
sürüklemesi değil mi?

Ama şimdi, biz o düşlere dalmayalım ve Yesemek'le ilgili
gerçekleri şöyle bir gözden geçirelim.
Ülkemizin en önemli tarihi ve turistik eserlerinden biri olan
Yesemek Açık Hava Müzesi, tarihte bilinen ilk açıkhava heykel
atelyesi. Yesemek, Gaziantep'in İslahiye ilçesine bağlı bir köy.
İl merkezine 113 kilometre uzaklıkta. Yesemek heykel atölyesi ve
taş ocağı, 300 x 400 metre ölçülerinde. Buradaki ilk sistemli
kazılar, 1958-61 yılları arasında Prof. Dr. Bahadır Alkım
başkanlığındaki bir ekip tarafından yapılmış. Araştırma
sonuçlarına göre, ocak ve atölye bölgenin Hitit hâkimiyetine
girdiği dönemde açılmış. Açılış tarihinin İmparator I.
Suppilluma zamanında, MÖ 1375-1335 arasında olduğu sanılıyor.
Yesemek taş ocağından çıkarılan malzeme, bazalt. Bu volkanik
taş, menekşemsi koyu gri renkte. Kazılarda, Hurri taş
ustalarının yaptığı 300'ün üzerinde heykel ve heykel taslağı
saptanmış ya da ortaya çıkarılmış. MÖ 8. yüzyılda Friglerin
kentlerini birer birer ele geçirmesiyle geri çekilmeye başlayan
Hititler, Güneydoğu Anadolu'da feodal krallıklar kurmuşlar.
Bunlardan biri olan Sam'al Krallığı, taş ocağını yeniden işler
duruma getirmiş. Bu krallık da Asurlular tarafından yıkılınca,
Yesemek'te çekiç ve balyoz sesleri kesilmiş.

Kimi tarihçiler, taş ustalarını Asurluların sürüp
götürdüklerini ve kendi anıtlarının yapımında kullandıklarını
iddia ediyorlar. Peki, Asurlular bu değerli ustaları birer köle
gibi mi çalıştırdılar? Gerçekten de öyleyse, bir sanatçı için ne
büyük trajedi! Heykel atölyesinde, otlar üzerinde bir yürüyüş
yaptığınızda, yapıtların sfenksler, kapı aslanları, dağ tanrısı
kabartmaları ve mimari parçalardan oluştuğunu görüyorsunuz.
Sfenksler kadın başlı, aslan gövdeli yaratıklar. Alacahöyük ve
Hattuşaş'da olduğu gibi şehir kapılarında koruyucu olarak yer
almışlar. Bugüne kadar işçiliği bitirilmiş bir tek sfenks
bulunmuş. Kapı aslanları da, sfenksler gibi şehirleri çevreleyen
surların kapılarını koruyorlar. Bunların en ilginçleri, Eski
Yakın Doğu sanatında az rastlanan kanatlı kapı aslanları.
Kanatların cepheden tasvir edilişi, onları benzersiz kılıyor.
Yesemek, Lu Hartagga adlı ayı adamı da karşınıza çıkartıyor. Ayı
kafalı, insan gövdeli bu yaratığın kökeninde, dini törenlerde
Hitit tapınak memurlarının çeşitli hayvan maskeleri takmaları
yatıyor.

Kazıbilimciler, bu yaratığın ısmarlama bir iş olabileceğini
de düşünüyorlar. Yesemek heykellerinde üç işçilik evresi görmek
mümkün. Birinci evrede taslakların kabaca biçimlendirilmesi,
ikincisinde yer yer perdahlama yapılarak bazı ayrıntıların
işlenmesi, son evrede de ince perdahla birlikte heykel
taslaklarının nakledilecek duruma getirilmesi söz konusu. Bir
heykelin hangi evrelerden geçerek şekillendiğini görmek ilginç.
Heykellerin ince ve son işçilikleri ise, gönderildiği yerde
yapılıyormuş. Bu tonlarca ağırlıktaki taş bloklar kimbilir
nerelere, ne şartlarda yolculuklar yaptılar? Yesemek'te
dolaşırken, aklıma sorular, sorular, sorular geliyor. Çoğunun
yanıtı yeraltında gizli. Her biri 500-8000 kilo arasında değişen
ağırlıktaki bu taş bloklar nasıl çevrilip kaldırıldı sorusuna
yanıtı, o zamanlar birer sedir ve meşe deryası olan Amanus
Ormanları'nın ağaçları verebilir ancak.
Yapılan ahşap manivelalar insan gücüyle desteklenince, taşlar
yerlerinden oynatılabilmiş ama, nasıl taşındıklarına ilişkin en
küçük bir ipucu bulunamamış Yesemek'te.

Felix von Luschan ve arkadaşlarının buldukları Hadad
heykelini, Gerçin'den Zincirli'ye seksen kişiyle naklettiklerini
ve mesafenin yalnızca yedi kilometre olduğunu düşünürsek, bu
işin ne denli güç olduğunu anlamak kolaylaşıyor. Aylar sonra,
kafamdaki sorulara yanıtlar aramak için yeniden Yesemek'e
gittiğimde, kurutulmak için yerlere serilen biberlerin
kırmızılığıyla karşılaşıyorum. Aslan heykellerinden birine
sırtımı dayıyorum ve güneşin dünyanın günlüğüne yazdığı son ışık
demetlerini izliyorum. Tepeler kızıl, mor, turuncu renklerin
eşliğinde yitip gidiyor. Biber toplamaya gelen işçilerin
çadırlarında lambalar bir bir yanıyor, ateşler canlanıyor ,
yufkalar saca yayılıyor. Çıt çıt yanan yıldızların altında,
aslanların soluk almaya başladığını duyuyorum. Onlar, tarihin
karanlıklarına gömülen gecelerde, kendilerini yaratan Hititli
taş ustalarını anımsayıp iç çekiyorlar. Belki de, geri dönüp
kendilerini tamamlamalarını bekliyorlardır, kimbilir...
Kaynakça:
Skylife
Ocak-2001
Akgün Akova'ya teşekkürlerimizle
Denizce

|
|